22 Ağustos 2023 Salı

Anı: Sana Gitme Demem




    SANA GİTME DEMEM

 

Gülün dikenine konan kelebeğim.

Narin elleri buz gibidir şimdi. Mavi gözleri gri çökük. Pencereyi açıp serin İzmir sonbaharına baktım. İnsan sevdiğine çektirirmiş, şöyle ağız dolusu küfür edesim var ona. İsyan etmek yasak bizim evde, susmak sessizce kimseye belli etmeden üzülmek, kapalı odalarda ağlamak doğru olan. Harcayacak gücüm de yok zaten. Bittim. Biteli aylar oluyor. Uzak tuttuğumu sanırken, ölüm ağzıma yakıştıramadığım bir sözcükken, kalbime doldu taşıyor. Sinsice bekleyen dev bir canavar gibi duruyor kapımızın önünde. 

Asansör kalabalık yine. İçindeki insanlarla birbirimize, bizim göremediğimiz bir bağla bağlayan tek ortak yanımız var. Onlar da bahsetmiyor ve isyan etmiyor. Susmak daha zor oysa.

Kapısı açık odaların içinde yaşananlar renklenmiş, gözüme vuruyor. Hastane değil resim galerisi sanki. Boya kokusu geliyor her odanın beyaz soğuk duvarından. Burnum yanıyor. Etrafta serkeş gezen hüzünlü bir başkaldırı, tabloların yalansızlığı buraya yakışmamış. Renkler gerçek yalan olan bizleriz. Kalacak olanlar ve gidecek olanlar. Kalacaklar yalan gidecekler gerçek. Her an orayı terk edebilir ya da renklerini yere akıtıp ardında gri kara soluk bir tablo bırakıp gidebilirler. Odaya birkaç adım kaldı. Son tablonun önünde durdum, oyalandım. Ha gayret, giriverdim içeri.

Kocaman bir gülüşle. Öyle büyüktü ki gözlerimin yaşı ışıl ışıl parladı. Kelebeğim kanatlarını çırpıyor. Annesini kreşin kapısında gören küçük bir çocuk gibi. Ne zaman annen oldum ben. Keyifli bir kahkaha ile girdim içeri. Her şey yolunda anneciğim, merak etme. Sen gidince biz hiç üzülmeyeceğiz senin emin ellerde olduğunu bilerek mutlu mutlu yaşamayı sürdüreceğiz. Rahat rahat git sen kelebeğim, dudak kenarımdaki kalkık çizgilerde böyle söylemek yersiz fakat gerçekleşiyor. Grileşmiş gözlerinde bizi bırakmak istemediğini görüyorum. Üzgün bakıyorsun, gitmekten korkuyorsun sanırlar. Merak etme, sana gitme demem kelebeğim.

Böyle anlarda hep çocukluğumu, içine sıcak süt koyduğun kırmızı termosu anımsarım. Nerede acaba o termos? Sütün yanına geceden yapılıp bırakılan mozaik pastalar geldi aklıma şimdi. Kokusu evin her tarafını sarardı. Gecenin bir yarısı Mesut ile uykumuzda sırıtırdık. Her öğlen işten eve gelip yemeğimizi ısıtırdın sen. Ders çalıştığımız odada sobayı harlardın ya, mozaik pastayı erimesin diye salondaki masanın üstüne bırakırdın. Süt soğumasın diye kırmızı termosta.

Aklıma şimdi geldi, sen hangi ara öğle yemeğini yiyordun o zamanlarda? Yemiyordun değil mi? Yemeden iş başı. Bir de dikiş dikerdin sürekli. 18 yaşıma kadar giydiğim en gözde elbiselerim, montlarım, askılı bluzlarım senin diktiklerin. Hâlâ da öyle galiba! Her bayram yenilerimiz olurdu. Büyük bir özenle temiz tutar sonraki bayramda da giyebilmek için saklardık. Ama üzerimize olmazdı, küçülürdü. En derin hayâl kırıklığını yaşardık o zaman. Sırf biz mutlu olalım diye otururdun meşhur dikiş makinesinin önüne. Mutfak ocağının altında kocaman bir fırınımız vardı. Bizim zenginliğimizdi o ve içinden mucizeler çıkaran sen!

 Ciğerine takılı hortumu hemşire çıkarırken gözünü benden ayırmadı. Gıkı çıkmıyor. Gözlerindeki kalabalık, acısı dolu. Geçecek kelebeğim bitecek. Hiçbir şeyin unutulmadığı her şeyin anımsandığı minicik bir an olmaya görsün. Su yeşili gözleri gizlendiği yerden parlayan bir yıldız gibi çıkıverdi. Yıka beni…

Açılan berrak alnının altında pembeleşti. Cömert bir gülücük yayıldı yanaklarına. Bir an dünyanın nimetlerini yaşamaktan keyif aldık ikimizde. 

Magmalaşmış bir anne sızısı çörekleniyor içime. Gözümde canlanan her bir karenin içindeki o tek varlık. Bir daha asla görmemek ve koklayamamak. Küçücük bir kız çocuğuyum, masum. Ürkek, ihtiyar bir kadın gibi güçsüzüm, yorgunum. Dört yaşımdaydım, kreşe bıraktığı ilk gündü. Merdivenlerinden ince topuklu ayakkabılarının melodik sesiyle uzaklaşıyordu. Anne, anne gitme, diye bağırdım. Koşarak geldi yanıma sımsıkı sarıldı bana. Seni asla bırakmam. Attığım çocuksu çığlığın yüksek notalarını duyuyorum şimdi. Yine o büyülü ayakkabı sesini duyana kadar aynı coşkuyla bekledim seni.

Bezi hafifçe aşağıya doğru çektim. Kalbinde mor menekşeler ve göğüs kafesinde kırmızı güller açmış. Güneşe yüzünü çevirmişçesine tavandaki floresan lambaya kalktı kafası. Alnındaki gergin kırışıklık yok oldu ve dudakları inceldi, yayıldı. Gülümsedim. Ayaklarım geri giderek girdiğim ıslak odadan çıkmak istemiyorum. Ama sana gitme demem artık.

 

 

21 Ağustos 2023 Pazartesi

KÖPEK DİŞLERİ

 

KÖPEK DİŞLERİ

Yavaşça yanına uzanıyorum. Öyle yavaşım ki ciğerlerimde dolaşan havanın sesini duyabiliyorum. Gürültülü, vahşi, anaç. Cüssemin yatağa kurulma gerginliğiyle çarşaftan hışırtılı sesler çıkıyor.  Ay vurdu. Örtmek gerek. Battaniyenin çarşaftaki yolculuğu uzun, hışırtılı. Gök yere indi, yer göğe çıktı. Ak boğumları örtüyor. O kıpırdıyor. Üzerinde eğreti duruyor gök mavisi battaniye.  Yolculuğun bitmesini beklerken dişlerimi sıkıyorum. Dudağımı ısırıyorum, ağzımın sularını yutkunuyorum.

Durduramıyorum coşkumu. Bir şeylerin arasında sıkışıp kalmış gibi, kıpırdanıyorum. İçimden geçenler uykumu kaçırıyor. Başka şeyler düşünmeye çalışıyorum. Odanın ay ışığında,  gözlerimdeki parıltıyı yatağın yanındaki aynada görüyorum. Sonra köpek dişlerimi. Gömülü kalan köpek dişlerim aynada. Ben onlarsız yaşadığımı sanırken, onlar içimde, etimin içinde var olduklarını ve görünmeseler de yaşamaya devam ettiklerini gösteriyorlar bana.  Bir belgesel anımsıyorum. Ceylanı gören kurdun gözleri, kısık keskin ve canlı. O kurdu yanımda, içimde hissediyorum, ruhuma girdi. Beni ele geçirdi sanki. Korkuyorum kendimden, yapacaklarımdan. Kapatıyorum gözlerimi. Açınca geçsin, bir iki üç… Sık dişini, ısır dudağını.

Komodindeki yarım bardak suyu içiyorum. Nefesimi tuttuğumu o an fark ediyorum. Bir bırakışım var ki açık olan göğüs uçlarım ürperiyor. Bir tutam ay ışığı hâlâ oynuyor üstünde. Bana garezi var onun, ezelden beri. İçimin yağlarını eritiyor haspa! Yanaklarından süzülen ay, pembesini gösteriyor bana, cennet gibi…

Tanrım beni affet. Isırıyorum bir parça. Kıpırdanıyor, bacakları gıdıklanıyor. Bu benden mi çıktı? Yoksa ben mi ondan doğdum, onunla doğdum?  Hazdan bir parça duruyormuş içimde. Boyut değiştirmiş. Yaratmanın hazzına dönüşmüş. Anne dediğin böyle bir şey. Doğa gibi, toprak gibi, ana. Yavrusunu yiyen ilk ana da ben değilim dünyada. Bazı hayvanlar yiyor. Hangisiydi? Çok da uzağa, vahşi doğaya gitmeme gerek yok. Kedi. Kedi değil miydi? Hoş, kediler diğer yavrularını korumak, onları besleyebilmek için yer yavrusunu. Biz insanoğlu, yavrusunu böyle yemeyiz. Belki daha farklı yollarla. Doğru bir çıkarım da değil. Daha tutkusal bir gerçeklik var bunda. Gizil bir vahşilik, doğal bir anaçlık. Parmağım ilk boğumunun üstünde duruyor. Biraz dursam burada!

Kolunu tutuyorum, yumuşak. Sonra. Her seferinde doyma noktasından uzaklaşıyor daha çok doyumsuz oluyorum. Dudaklarında kalanlar mememin şişkin ucuna yapışık. Beyaz beyaz akıyor. Kollarımı atıyorum yatağın ucuna. Onlarla işim artık yokmuş gibi. Güneş kadar aya, hayat kadar ölüme, haz kadar huzura ulaşıyorum o an. Çek içine beni, ısırıklarımı doldur.

Ay ışığı üzerimizde, kurt içimde... Her şey onunla başladı ya…


11 Ağustos 2023 Cuma

BALIK CESARETİ

   

 
    

BALIK CESARETİ

 

 

Gölün dibindeyim. Soluksuz kalana kadar duruyorum. Zaten hep burada yaşıyordum. Yüzgeçlerimin çıktığını, kısa, hızlı, ıslak nefeslerde küçük bir balık endamıyla guluk guluk sesler çıkararak yüzdüğümü, balık arkadaşlarla oynaştığımı anımsıyorum. Bacaklarına sürtünüyorum, arasına, içine. Gıdıklıyorum. Kumral bacak tüylerin kalkıp iniyor soğuk ve gergin tenimde. Gıdıklanıyorum. Beni yakalamaya çalışıyorsun. Tutuyorsun da. Bir balık kahkahası kopuyor denizde. Küçük baloncuklar yatmadığımız yatağın pürüzsüz çarşafı kadar soğuk ve ölgün gölün yüzeyinde dans ediyor. Göl sırdaşımız bu saatten sonra. Başka çıt yok. Yakamozdayız. Göle yansıyan yıldızların iç çekerek söylenişleri geliyor kulağıma. 'Bırak. Kendini bırak.' Sonrayı merak etmediğimi mi sanıyorsun? Deniz tuzundan dudakların, benimkinin üstünde duruyor. Şu an bile… Saatler öncesinden. Gecenin enkazı bedenim, hâlâ nemli. Hep öyle kalsaydım belki de…

Yüzüme uzun derin sonsuz bir gülümseme oturdu. Otobüsün loş karanlığında parlayan. Yan koltuğa oturan genç adam; “İyi yolculuklar ağabey, yolculuk nereye?”

Hiçliğe, boşluğa. Hiçlikteki o boşluğa, gömülmeye…

Bu son yolculuğum, bir daha gitmeyeceğim, artık hiç gelemeyeceğimden.

“Git, bekleme.” Elimin beş parmağı kalktı pencereden.

“Gitme kal...” İçim ayrı dışım ayrı konuşuyor.

 "Haydi git!" Gitmezsen, olacaklardan sorumlu değilim bu andan sonra.

Yıldızların altındaki o göl  parlıyor gözlerimde. Dayanamıyorum. Camdan, kırılgan ve pürüzsüz bir heykel gibi bekledikçe sen, ben sana yüzmek için açarım yüzgeçlerimi.

Otobüs yürümeye başladı. "Durun durun!"

“Otobüsü durdurun?”

Koşuyorum balık cesaretiyle, sana doğru.

4 Ağustos 2023 Cuma

Son Resim

SON RESİM

 

Banka oturdum. Gün batarken, bir dakika bile olsa, gözlerimin hizasına gelmeni bekliyorum. Yanımda deniz, önümde sen, üçümüz baş başayız, o gün gibi. Sessizlik istiyorum. Dünya telaşı, bilirsin. Yürüyenler, koşanlar, oturanlar. Altıma kıvrılmış kedi, arkamdaki uzun ağacın yaprakları, dala konan kuş, kaldırım taşlarının ritmi, dalganın betona vuruşu. Ne çok ses var. Senin öncende kalıyor hepsi. Dünya telaşı dediğime bakma sen, düpedüz senin gidişinin telaşı işte.

Artık daha iyi hissediyorum seni. O günden sonra hele, bana bir şey oldu. Bir köpeğin, bir kedinin o güçlü, mükemmel algısı var bende, duyargalarım hiç durmuyor. Cemre düştü. Burnum bayram etti, kulaklarım her şeyi duyuyor artık. Denizin, kedinin, asfaltın kokusu, sesi. Seni iliklerimde hissediyor, içine giriyorum; içime giriyorsun. Asfaltta tekerleğin ciyaklaması, akşamın iniltisi. Rüzgâr esiyor kulaklarıma. Biraz hırçın, ona kalsa esip gürleyecek ya, sen varken. Hükmediyorsun ona. Çekiniyor, korkuyor senden. Ben de nasıl korkmuştum! Korkum yok artık, korkacak bir şeyim kalmadı ki, şimdi sana tutkuyla bağlıyım ben. Tam bu anlarda serkeş bir çırpınış başlıyor bende, kalbim çarpıyor. Gidiyorsun, bitiyor bir gün daha. Böyle böyle bitecek bir gün. Hiç bitmeyecek değil tabi. Dünle aynı, tekdüze, tekinsiz, sakınımsız. Bu canımı sıkıyor benim. Yalnızlık kadar zor. Hiçbir şeyim kalmadı bir sen varsın. Asıl bu koyuyor, ondan.

“Tartar tartar tartar…” 

Bir balıkçı motoru yanaşıyor limana. Annesinin koynuna sokulan bebeğin huzuru var motorun sesinde. Yavaşça susuşunda.  Yüklü, belli. Marmara’yı boşaltmış tekneye, Silivri balıkçıları. Martılardan bile belli. Çıldırdılar! Balık ve yosun kokusu yayılıyor sahile. Köpük sıçrıyor kaldırım taşlarına. Elim tuz oldu, su soğumuş. Sonbahar nemi bu, kışa var daha neyse ki.

Kaptan susturunca motoru, anlaşıldı; gitme vaktin iyice yaklaştı demek. Başlamışsındır, renklerle oynamaya. Onları da hissediyorum. Tenime yavaş ve sinsice işliyor. Yüzüm kırmızı oluyor, ellerim alev sarısı, kollarım deniz yeşili. Şehvetli bir kadın gibisin şerefsizim… Seversin çok. Sen yok musun sen? İnsanın aklını alıyorsun. Âşık gibi divane geceye vuracağım ardından, dalgaların betona vurması gibi. Ama bak şunda haklısın; ateş sarısı alaca rengin, en gözde olanı. Hiç acelen yokmuş gibi keyfini ala ala bu renkte kalırsın ya. Of, o güzelliğine!  Karşında eriyorum işte, görmüyor musun? Biliyorsun ve küstahça gülümsüyorsun.

Işığın gözlerimi aldığı gün, işte tam böyle karşımdaydın. Uçuruma yuvarlandığımız o anda çizdim ben gözlerime seni. Çizmişim. Herşeyi unuttum. Hatırlıyorum, Aysel’in yasemin kokan saçları savruluyordu önümde ama ben sana kilitlenmiş, seni kokluyordum. Oğlum, miniğim Kemal’imin cıvıltılı gülüşleri kulağımda… Bir o kaldı beynimdeki uğultuda. Severdi arabada gezmeyi. Uçurumun yankısında, senin şımarık çığlığında, orada kaybolup gitti. Kemal’im şimdi yirmi ikisindeydi. Nasıl görünür gökyüzünün pembesi, denizin yeşili, yaprakların moru? Bilmez o… Gözümde kalan o son resmin, işte tüm gördüğüm bu.

Önünde serili denizin üstünde kahkahaların. Dalga geçmiyorum seninle, duyuyorum onları. Sağır değilim hiç değilse. Denizle arandaki fısıltı geliyor kulağıma; sen olmasan o renksiz kalırmış da, sen olunca koyu coşkun mavi oluyormuş da akşamına alaca renge dönüyormuş da, dinginleşiyormuş. Laf...

Sustu dalgalar. Sessizlik oldu. Ardından kanat çırpınışları, zavallı martıların. Yükseğe uçmanın derdindeler belli. Sana ulaşmaya çalışıyorlar herhalde. Güleceğim tuttu. Bana benzetiyorum onları. Kanatlarım olsaydı, ben de…

Kızıla döndün. Veda rengin. Sana ait değil artık, bu veda benim. Zavallı ben! Her şeyimi aldın kalleş! Ailemi, coşkulu ve özenli hayatımı, ruhumu, aklımı… Hâlâ daha peşindeyim ya; uslanmaz bir deli coşkusuyla, her sabah ve her akşam senin önümden geçmeni bekliyorum ya! Olsun.

Işığın göz bebeklerimden giriyor. Tam karşımdasın şimdi. Hizama geldin demek. Beynimde resim beliriyor. Hep o aynı resim. Görmeye ne hacet! Orada yaşıyorum zaten.

Kestane satan kadınla sözleşmişsin yine, bağırmayı kesti birden. Zaman da susuyor. Ne büyülü bir an. İyice devleşiyorsun. İçine alıyorsun dünyamı. Her seferinde bir daha kapılıyorum ya sana, olacak iş değil! Senin kadar uzaktayım her şeye. Sana yakın bir yer bulup sıkıştırdım kendimi oraya.

Yüzümü kaldırdım havaya. İmbat sonrası dinginliği okşadı yüzümü. Gösterini bitiriyorsun. Aceleci, gölgeli bir serinlik yalıyor vücudumu, hani şu aklını başına getiren cinstekilerden. Hiç işte! İmkânsız bir kavuşma bu bizimkisi. Beni bırak artık, umutlandırma, yeter! Bırak da kabulleneyim…

Arkamdaki çay bahçesinin yeni yetme garsonu geliyor yanıma. 

'Amca çay vereyim mi dünkü gibi? Güneşe veda çayı. Aysel dediydi böyle.  '

'Ver.' diyorum. Bir koşu alıp geliyor. 

'Güneş kırmızısı çay, buyur amca. ' diyor.

Senin her yerde olman, her şeyde. Benim içimdesin ya daha ne! Çayımı içiyor ve kalkıyorum.

Sopamı açıp zifiri karanlığımın içinde, aksayarak uzaklaşıyorum.

 

31 Temmuz 2023 Pazartesi

Anı: Döl


                       DÖL

Dağlar denize Akdeniz’de paralel, Ege’de dik uzanır. Bunu unutmadım hiç. Şimdi bu manzaraya bakarken, coğrafya bilgimi kendime ispatlıyorum. Denizi dimdik kesen bir dağın karşı sahilinde, küçük bir kasabadayım, Sığacık’ ta.

Sırtı çarşıya, denizi sola verip yürürken yol kenarında dizilmiş iki katlı binaların sonuncusunda bir pansiyonda kalıyorum. Sahibesi Çağlar Hanım, Kanada’nın Amerika sınırında bir sanayi kentinde yirmi sekiz yıl yaşadıktan sonra, gelmiş buraya. Oraların eksi yirmi derecelerdeki soğuğunda donmuş kanını burada ancak ısıtır, diye geçiyor aklımdan. İnsanlar ailesinin gömülü olduğu toprakların üzerinde ölmek istiyor. Galiba  kan çekiyor.

 Kasaba, pansiyonun az ilerisinde bitiyor. Denizin ardından yükselen yaban bir dağ saklıyor kasabayı. Güneşin batışını izlemek için pansiyonun önünde kaldırıma dizili küçük tahta masalardan birine oturuyorum. Ilık bir rüzgâr esiyor. Dingin, telaşsız bir hava. Tablo gibi bir manzara duruyor önümde. Kollarımı uzatsam sarılacak kadar yakınımda. İçine giriverecek gibiyim.  Doğanın sakinliğinin ardındaki o büyüleyici coşkuyu hissediyorum. Benimle konuşuyor gibi geliyor bana. Belki de olağan karşılanan bir durumdur burada. Alacalı deniz ve karşıdaki dağla saatlerce dertleşmek. Bir parçası olduğumu düşünmeden edemiyorum. İçindeki enerji, damarlarımda akan kan kadar canlandırıcı ve güzel.

 Pansiyon çalışanlarından yanık  tenli ve genç olanı mutfak penceresinden bir göz attı bana. Elinde domates bıçağıyla adeta evindeymiş gibi seslendi sonra:

“İçecek bir şey ister misiniz?”

Yanıma kadar gelmeye gerek görmüyor. Göstermelik tavırlardan, büyük laflardan bıkmıştım,  bu rahatlık hoşuma gidiyor. Ne içsem diye düşünürken, delikanlı:

 “Güneş batışına soğuk bir beyaz şarap iyi eşlik eder. Bir şişe açmıştık. Bir kadeh verebilirim size.”

 “ İyi fikir.” diyorum.

Önümde halı gibi serili denizin ardına bakıyorum. Yamaçtaki ıssız eve gözüm dalıyor. Tepesindeki tekdüze rüzgâr türbinleri olmasa yalnız, ürkek, adeta rengi alınmış tek başına bir ev. Manzaraya enteresan bir çekicilik, sebebini tanımlayamadığım bir hüzün vermiş bu ev. Evin içinde yaşayan hayatları merak ediyorum o anda. Delikanlı, buğulu kadehte şarapla masama geliyor. Soruyorum ona: “ O evde… Şu karşı evde. Birisi yaşıyor mu?”

“Ben geldim geleli orada kimseyi görmedim. Ama geceleri ışığı yanar evin. En iyisi siz onu Çağlar Hanım’a sorun,” diyor ve imalı bir bakış atıyor.

Çağlar Hanım bir müşterisini odaya yerleştirip yanıma geliyor. İlginç yaşamı, hayata farklı bakışı, enerjisi, pansiyona başka bir hava veriyor diye düşünüyorum o yanıma otururken. Yüzünde ilk bakışta anlamlandıramadığım ama zamanla düşüncelerime yerleşen harika bir uyum var. Mona Lisa’nın yüzü gibi ikiye bölünmüş. Bir tarafı hüzünlü ve umarsız, diğer tarafıysa Akdeniz enerjisinin ve ölçülü rehavetin neşesiyle gülümsüyor. Onda bir şeyler anlatmak ister bir hava var. Tıpkı doğa gibi; doğallık ve naiflik akıyor üstünden. Dudaklarının ucunda bekleyen kelimelerin sabırsızlığını seziyorum.

 “Karşıdaki evi sormuşsun. Madem yazıyorsun sana bir hikâye anlatayım, yazarsın belki,” diyor. İşte diyorum içimden, bu doğanın konuşması…

“Savaş zamanı kimsecikler vermedi bu dağları. Geçit yok dediler.” Deyip susuyor Çağlar Hanım. Bekliyorum. Sonra, sesi daha derinden çıkmaya, galiba ondan sonra yüreğiyle konuşmaya başlıyor;

“ Düşman gitti ama kirli postallarının kanlı çamurunu evlerin içine, kadınların yüreklerine bırakıp gitti. Ben sana bir şey diyeyim mi? Zafer kadınların fedakârlıklarıyla kazanıldı…”

Gözlerimle onayladım. Henüz daha konuya girmediğinin farkındayım. Sanki anlatmak istediği hikâye için cesaretini toplamaya çalışıyor; akmıyor sözcükler, durağan.  Kafasıyla o evi gösterdi, yüzü ciddileşti:

 “Yaşlı bir adam tek başına yaşar orada," dedi.

Ev gözümün önüne kadar geliverdi. Çıplak, mezar kadar sessiz görünüyor. Birden sis bulutları kaplıyor üstünü. Gerçekten de o an bir bulut dolaşıyor. “Yağmur geliyor.” diyorum. Ama büyüyü bozmak niyetinde değilim, susuyorum.

"Gelmez. Ne zaman bu konuşulsa bulutlar saklar evi. O zaman anlarız anlatıldığını...”

O anda, içime sığmayan merak duygusu tüm vücudumu sardı. Kahkahaları duyulan bir araba geçiyor yanımızdan. Bunu duyuyor fakat umursamıyoruz ikimiz de. Bazı anlar vardır ki hiçbir şey o anki duygu yoğunluğunu bozmaz. O anlardan birini yaşıyoruz. Çağlar Hanım konuşmaya devam ediyor:

 “Savaş bitmiş. Sokaklarında acı kolay kolay diner mi? Kasabalıda çaresizlik, bir başınalık, yokluk. Kadınlar hem erkek hem anne, işçi, savaşçı da. Tencereler boş. Cepheye gitmeyen kadınlar birebir vuruşmasa da heyhat en dibine kadar yaşıyor savaşı. Öyle yaşıyor ki, içine işleyen korku ve dehşeti sonrasında yıllarca atamıyor..."

“Siyahlara bürünen Anadolu gibi.”

“Evet. Ama ateş bu kıyılara bir başka düşmüş. Düşman yatak odalarına kadar girmiş…” diyor ve yutkunuyor.

Dünya kuruldu kurulalı tüm savaşların başı ve sonu arasında olan her şey aynı. Gerçek hiç değişmiyor. Galip taraf için bile savaşın sonunda insanlar aynı yarayı alıyor. Yıkım, acı, keder, kayıp, bitimsiz bir yokluk. Deniz kokan güzel bir günde, elimde soğuk beyaz şarabım, önümde doğa manzarası var ama ben kendimi savaşın acısına sürüklemekte nedense zorlanmıyorum. Çağlar Hanım devam ediyor:

“Savaş bitince Türk komutanlar Yunan askerinin denize döküldüğünü müjdelemek için köy köy kasaba kasaba gezmişler. Buraya da gelmişler. Halk hâlâ savaşta olduğunu sanıyor düşmanın yok edildiğine bir türlü inanamıyormuş. Kasabanın sokaklarında delirmiş gibi bas bas bağırırlarmış kadınlar: - Düşman gitmedi. Hâlâ burada…- Askerler ne diyeceklerini, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Her yanı al bayraklarla donatmışlar. Ne var ki gencecik kadınların yürekleri bir türlü ferahlamazmış. Delirenler, kaçanlar, kendini öldürenler olmuş.  Evet, evet! Savaştan çıkıp intihar eden elleri kınalı kadınlar. -Bu vatan bizim, bu topraklar, bu dağ, deniz. Erin eve dönsün hele, biter her şey.-  dermiş asker ama kadın yüzüne bakamazmış. Karnına karnına vururmuş. Asker özgürsün dedikçe daha da çok dövünürmüş…”

 “-Nedir sizi bu kadar üzen deyin hele?- demiş bir asker.

“-Benim savaşım bitmedi. İçimde döl yaşıyor. Karnımdaki ne olcek! Ne olcek onaaa? Ya bana? Erimin yüzüne nasıl bakacam?-   deyip bağıra bağıra atmış bir kadın kendini denize. Oracıkta kaybolup gitmiş. Bulamamışlar onu. Bebeği kalakalmış öksüz.”

Yüreğime bir fırça darbesi gibi değiyor kadının sözleri. O an tarihte onlarca yıl geriye gidip denizin kızıllığını görüveriyorum. İçim ürperiyor. Şu anki zaman diliminde havadaki boşluğun varlığını ayrımsıyorum. O sözler, genç kadınların elleri, yürekleri, o boşlukta asılı kalmış. Karşı dağa vurup sesleri kulağıma doluyor. Karnımdaki döl ne olcek, ne olcek bana… Sanki kulağımdan hiç gitmeyecek gibi yerleşiyor.

 Çağlar Hanım, benim sindirmemi istermişçesine sessizleşiyor. O sırada içeriden sesleniyorlar. Bana bir işaret yapıp gidiyor. Güneş dağın arkasına geçerken tatlı bir serinlik başlıyor. Deniz ölü bir göl kadar kıpırtısız. Bu deniz, dağ, ağaçlar her şeye şahit. Onlar gördü. Doğa güzel olanı gösteriyor. Çirkini, kötüyü nasıl da içinde yok ediyor. Belki de şahit olduğu ve gizlediği kötülükleri kapatmak için bu kadar mükemmel ve güçlü görünüyordur. Ama eve bakınca insanlığın ne kadar acımasız ve vahşi olduğunu görüyorum, dehşetle ürperiyorum. İnsanların neler yapabileceklerini düşündükçe deli gibi korkuyorum ve bu ılık yaz akşamı birden üşüyorum. Diğer yandan insanın düşmanı da dostu da insan diyorum. Bu ikircikli duygularıma ilaç olan tek şey bu hissettiğim doğanın gücü. Onun sayesinde içimden taşan nefret hafifliyor ve katı duygularım duruluyor.

Çağlar Hanım tekrar yanıma geliyor. Daha sonra ne oldu, diye soramıyorum. Sonra olanın ne önemi var ki. Öykü anlatmak, korları eşelemek gibidir, parmakları yanar insanın. İçime bir acı düştü bir kere. Karşımda duran manzara, çığlığın içindeki sessiz ev, coşkusunu yitirmiş kadın gibi duran deniz, sonrasında olanları anlatıyor bana. Kadının karnındaki döl orada yaşıyor. Denizin ardındaki dağ yurdu olmuş onun. Güneş evin arkasında battı. Yarın yine doğacak. Her şeyin bir sonu ve başka şeylerin başlangıcı olduğunu göreceğim. Sokak lambaları yanıyor. O sırada pansiyonun bahçesinden hafif bir müzik duymaya başlıyorum. Delikanlı bitmiş kadehimi doldurmaya geliyor. Ben denize dalıp gitmişken eliyle evi gösteriyor: “Bakın. Akşam oldu, ev ışıklarını yaktı. Demiştim size. Hep yanar.”

Çağlar Hanım etrafta dolaşıyor diğer müşterilerle şakalaşıyor. Az önce anlattıklarını unutmuş gibi. İşini bilir bir tekdüzelik hissettiriyor bana. Tıpkı bu hayat gibi. Hayatın her daim sürmesi gibi…

 “Mangalı yaktırayım artık. Acıktık değil mi?” diye soruyor.  “Evet” diyorum. “Acıktık.”