5 Ekim 2018 Cuma

Son Gece

Hastane odasında karmakarışık duygular içinde yatıyordum. Hemşire göbeğimde bağlı aleti çözmeye geldiğinde gözlerimin kocaman açık olduğunu gördü.
"Biraz uyumaya çalışın belki de son derin uykunuz olacak... "
Yüzünde yaramaz ama sevimli bir ifade vardı. Ben de güldüm.
Odadan çıkarken yine de ışıkları söndürdü. Bütün tavanı aydınlatan beyaz ışığın gidişi hoşuma gitmişti. Çünkü zifiri karanlığı seviyordum. O zaman içimin aydınlığı ile onu görecekmişim gibi geliyordu. Her şey sustuğunda şarkı söylüyordu. Karanlıkta nedense onu daha iyi duyuyor ama her güzel şey gibi bu da kısa sürüyordu. 
Bir süre sonra gözüm sokak lambalarının odada gezinen kaçamak ışıklarını yakaladı. Hengâmenin aydınlıkla bir ilişkisi vardı ama yine de onun şarkı söylediğini hep duyuyordum. Bazen yüksek bazen kısık.
Sokak lambaları karanlığı aydınlığa dönüştürmekle sorumlu birer gece bekçileri gibiydi. Yanımdaki  koltukta uyuyan bedenin inip kalkan göğsünü tavanda asılı televizyonun siyah ekranında izledim. Galiba odada tek uyuyan o idi.  Ne ben ne de karnımdaki yeni dünyaya gözlerini açmak için hummalı hazırlık yapan bebeğim uyuyorduk.
Gözlerimi kapattım ama uyumamak üzere. Karanlık yerinden aydınlığa çıkmayı bekleyenin son saatlerine nöbet tutmaktaydım. Ben de tıpkı sokak lambaları gibi görevlendirilmiştim. Boynunda onu boğmak üzere hazır bekleyen acımasız kordonun bekçisiydim. Mumya gibi kıpırdamadan durmalıydım. Ölü gibi. Hiç olmadığım kadar canlı ve hayat dolu olmalıydım. Onu cesaretlendirmeli korkutmamalıydım. Bu annelik sınavlarından biriydi. Heyecanımı bastırmanın bir yolu onun varlığını içimde hissetmekti. Bu hissin yarın sabah sona ereceğini bilmek beni üzüyordu. Artık sayılı saatlerim kalmıştı ve ben her anı en derinden hissediyor, sonsuza dek bana yetecek hazzı iyice özümsemeye çalışıyordum. Elimi karnımda gezdirdim. Minik kalbinin attığını duyuyordum. O an, hayatımda bu duygudan daha güzel bir şeyin hiç olmadığını fark ettim. Taşımak, yuva olmak ve doğurmak. Var olduğumun en büyük ispatı içimde yaşayan güzellikti. O, son ya da ilk yolculuğuna çıkarken ben kendimi ona hazırlıyordum.
Sokak lambaları birer birer söndü. Odaya günün aydınlığı hakim olurken koridorda hareketlenmeler başladı. Bende nihayet bir dinginlik, enteresan bir huzur vardı.  Uzun bekleyişin sonunda artık tamamlanacak olmanın verdiği bir rahatlamaydı belki. Kapanan bir dönemime veda etmek için son saatlerdi. Anne olmaya hazır bir kadının verdiği büyük karara saygı duruşuydu gece boyu uyanıklık. Sensiz geçen onca yılın ardından geçmişime veda töreni. Güle güle. Hoş geldin yeni hayatım.
Hemşire içeri girdi. Vakit gelmişti. Kavuşma anımızın hayaliyle  kararlı, korkusuz ve cesurdum. Hemşire, yıllardır işte bu anı bekleyen bir korkusuz olduğumun farkında bile değildi.

3 Ekim 2018 Çarşamba

ONUNCU KATIN PENCERESİ


Biri, ürkmüş şekilde onu kuytu köşeye sıkıştıranın katili olabilir...


ONUNCU KATIN PENCERESİ
Binnur taşınıyordu. Koliye yığdığı bardaklardan bir kaç tane çıkarmadan önce gözüyle adamları saydı. Balkonda iki, aşağıda bir, asansörde iki toplam beş adam vardı. Tüpçüyü, her sonbaharda kalorifer peteklerini kontrole gelen kapıcıyı da saysa bu kadar adam girmemişti evine.
"Kahvaltı yapmadıydık. Bir çay içsek…” mutfaktaki koliyi alırken söylemişti en sert bakışlı olanı.
“Aman dikkat. Kırılacak var içinde.” Kalbini koymuş gibi hüzünlü bir hassasiyetle söyledi. Nazik davranış bekliyordu ancak ölgün vicdanlarını bir kenara atmış adamlar her gün yaptıklarının sıradanlığında boğularak ağır kolileri sırtlıyorlardı. Evin hali ortadayken Binnur çay isteklerine karşı çıkmalıydı, yapamadı. Tüm hayatı kolilerin içinde tanımadığı bu tuhaf adamların elinde... Böyle düşündü Binnur.  Çok gergin ve histerik bir durumdaydı. Telaşlıydı. Ya her şeyini alıp götürürlerse... Çırılçıplak kalırdı. Evsiz, eşyasız, yurtsuz. Çayı demlerken bir yandan da onları göz ucuyla takip ediyordu. Öyle seriydiler ki el çabukluklarına hayranlıktan çok endişeyle bakıyordu. Özensizlik üzerilerinden yağ gibi akıyordu. Beş ürkütücü adamın arasında korkusuz ve güçlü durmaya çabalıyor ama olmuyordu. Ürkekliğini, hatta yalnızlığını göstermemenin yolunu bilseydi keşke. Çekingen halleriyle bunu nasıl başarabilirdi ki? Alışık değildi bu kadar yabancı adamla oldukça yakın durmaya.
Beş farklı ter kokusu evin her tarafını sarıyordu. Midesi bulanıyordu. Ara ara balkondan bakar gibi yaparak gidermeye çalışıyordu. “Evin her yerindeler... Kâbus gibi.”  
Biri yatak odasına girdi. Normalden farklı davranıyordu. Çekmeceyi açmış bir şey aranır gibi bakınıyordu. Eşyalarına dokunmamalarını söylese taşıyacak olan onlardı. “Bir an önce bitse bu işkence!” diye geçirdi aklından. Hele o meraklıyı gözü tutmamıştı, kolileri karıştırırken yakaladığını.  Defolun evimden diye çığlık atıp kovmalıydı ama nedense bir şey söylemiyordu. İlginç şekilde ne yaparlarsa kabul ediyordu.
“Biz yeni eve geçmeden bir yemek yesek harçlık versen…” dedi o meraklı olan. Tüm eşyası elindeyken huyuna gitse iyi olurdu adamın. Bir yüzlük verdi. 
Yeni eve geldiğinde Binnur daha da gergindi. “Ya eve zarar verirlerse… Endişeliydi. Aradan çok geçmedi ki yatak odası gardrobunun iki kapağı balkondan on kat aşağıya düşüp paramparça olmasın mı?
 “Çocuk düşürdü. Ama biz yaptıracağız sen merak etme.” dedi adam.  Kapaklar en genç ve zayıf olanın elinden düşmüştü. Binnur istemediğini söyledi. Sonunda eşyaları öyle böyle eve yığıp apar topar çekip gittiler. 
                               ***
Telefonu çaldı. O tiz ve ağzının içinden konuşan kaba sesi tanıdı. Kapakların hazır olduğunu yarın getireceğini söylüyordu. Binnur birkaç gün içinde bu işin sonuçlanmasına şaşırmıştı.
“Senin bu dolabın masifmiş. Çok pahalı tuttu. Çocuk bunu ödeyemiyor… Sen versen hiç değilse...”
“Çocuktan neden alıyorsunuz. Yazık değil mi onun ne maaşı var…”
“Haklısın. Sen versen hepsini.”
Binnur parayı ödedi. Adam kapakları hemen getirecekti ama ne gelen vardı ne giden. Birkaç gün sonra adam çıkıp geldi.
"İbnenin evladı marangoz oyalıyor. Daha para istiyor. Sen biraz daha ver ben halledeceğim onu. ”
Israrcıydı. Daha para istiyordu. Binnur bir an önce bu işin sonuçlanmasını istediği için parayı hemen verdi.  Ertesi gün adam yine geldi. Sarı dişlerinin arasından lağım ve alkol kokusu geliyordu. “Marangozun sikecem belasını... Kapakların parasını aldı, ödemediğimiz günlerin parasını da istedi şerefsiz.”
Bunun sonu gelmeyecekti. Binnur böyle bir duruma düştüğüne inanamıyordu. Sanki eli kolu bağlanmıştı. Bir an önce kurtulmak evinden göndermek istiyordu. Dolap umurunda değildi istemiyordu hiç bir şey. “Kapakları istemiyorum.”
 Ancak adam bu kadar çabuk pes etmeyecekti. Ağza alınmayacak küfürler etmeye Binnur’u korkmuş gördükçe üzerine gelmeye başladı. 'Vereceksin para, vereceksin. Ya da sikerim seni...'
Düpedüz dolandırılıyordu işte. Üstelik tehdit ve taciz ediliyordu. Nasıl olduysa bir anda adamın elinde çeliği parıldayan bir cep çakısı bitiverdi. Yüzüne savuruyordu. Binnur dış kapıya bakan duvarda sıkışıp kalmışken mutfağa doğru koştu. Çekmeceleri karıştırdı. Sivri uçlu bir şey aradı. O sırada gözü dönmüş adam ana avrat söverek elinde sallayıp durduğu çakıyı kadının omzuna saplayıp çıkardı. Elektrik çarpması gibiydi. Tüm bedeni baştan ayağı titredi. Beyine giden damarlarında sanki kan değil kaynar yağ ile alev topları akıyordu. O an acı değildi hissettiği. Olanlara karşı birikmiş, sonunu düşünmediği, kocaman ve kendini korkusuz bir canavar gibi hissettiren bir intikam duygusuyla şöyle dedi; "Bana bir daha dokunursan..."
Tüm o endişe ve gerginliğini bu an için biriktirmiş patlamaya hazır bir bombaydı sanki. Cesaretin ve kaygısızlığın umarsız keyfini sürüyordu o an.  Adam alay edercesine, "ne olur ha ne olur!" diyip bıyık altından sırıtmaya devam ediyordu.
 "Kötü olacak yapma!" diye bağırdı Binnur.  Çok insancıl davrandığını da düşündü. Adamın bunu anladığını sanmıyordu. Binnur büyük tencerelerden birinin kapağını eline aldı, kendine kalkan yaptı. Bir yandan onu itmeye çalışıyor bir yandan da bıçağı sallıyordu. Pencereye doğru geri geri geldiğinin farkındaydı. Özellikle yaklaşıyordu. Planlı ve profesyonel bir katil gibi soğukkanlıydı.
 Adam üstüne çullanmıştı. Son bir güçle onu sertçe itti. Adam bumerang gibi geri döndüğü sırada Binnur ani bir hareketle açık pencerenin önünden kenara attı kendini. Onuncu kattan aşağı düşen dolap kapakları yüzünden olmuştu tüm bunlar. Adam tıpkı o dolap kapakları gibi hızlı ve sert bir şekilde yere kapaklanmıştı. Cebindeki yüzlükler  havada uçuşuyordu.

Yerde hareketsiz ve kimseye zarar veremez şekilde yatıyordu. Binnur o birkaç saniye dingin bir şekilde uzun uzun baktı. Hayatı boyunca hiç tatmadığı enteresan bir rahatlama ve özgüven duyumsadı. Bir şeylerden kurtulma ve yenilerin başlama anındaki heyecanı ve ürpermeyi hissetti. Bu duygu onu hiç olmadığı kadar mutlu etmişti. Onuncu katın penceresinden aşağıya bakarken kendi kendine,  “Sana kötü olacak demiştim” dedi.

26 Eylül 2018 Çarşamba

SAKAL


Kaç zaman oldu artık saymıyorum. Aylar, yıllar. Tenimde gezinen sakalın varlığını kanıksayalı.  Ortaokul zamanlarımda yoktu sakal modası. 80'lerin ortası. Hatta büyükler, hafif sakalı uzamışa at hırsızı der aklıselim işinde gücünde adamlar, iyi aile oğlanları herkes sinekkaydı tıraş olurdu. Babamın tıraş olmasını izlerdim her sabah. Sabahın en önemli ritüeliydi. Olmazsa olmazı. Profesyonelliğine hayrandım. Şimdi düşünüyorum da, hakikaten bir gün bile tıraşsız gitmemiştir işe babam. Her gün yapılan işin bir süre sonra alışkanlık olduğu fikri ta o zamandan aklıma yer etti. Bıyık bırakırdı ama. 'Bıyık başka sakal başka' derdi. 'Sen yemeğinde kıl çıksa yer misin? Sakal da kıllarla beraber yemek yemek gibi 'derdi. 
Bu bilgiyle büyümüş bir kızın onunla baş etmek zorunda olduğu yaşlara geldiğinde sakalı sevmemesi hatta tiksinmesi normal bir durum. Sebebini açıklıyor olmalı babamın bu sözleri.
Baba olmanın ilk şartı bıyık bırakmaktı galiba. Bir de moda var tabi. Tüm dünyayı etkilediği gibi bizim evi de etkiliyordu elbette. Bıyık sakalın ilk aşaması gibi dursa da aslında ideolojik anlamda ikisi de birbirinden çok farklı. Sakal isyankâr, muhalif ve aykırı olma arzusuyla tüm dünyaya başkaldırma göstergesi şu günlerde. Felsefesi bu olsa da o aykırılığın zaman zaman itici olabileceği aklına gelmiyor kimsenin. Bıyığın durumu ise çok başka şu ara. Bıyık baba figürünü çoktan unutup bambaşka bir hale geldi. Hatta bıyık ve sakal iki zıt karakterli, geçimsiz, asla bir arada olamayacak iki kardeş sanki...
Geçenlerde ergen bir gencin odasında birkaç dakika geçirdim. Duvarda bir futbolcu ile bir dizi oyuncusunun posteri vardı. Gür sakalları ile muhteşem pozlar. Karizmatik yakışıklı ve olgun göründüklerini kabul etmemek mümkün değil. Özene bezene yaratılmış. Hem çok vahşi hem de en mükemmel adam olgunluğuna erişmişler sanki. Bir sakal işte böyle gösterebiliyor. Aslı ile görünen, farklı olabiliyor çoğu zaman. Sakal. Aslını yansıtmayan bir görsel şölen. 
Dervişler bırakmaz mıydı sakalı? Zamanlarını dünya işleri ile uğraşarak geçirmemek için bırakırlarmış. Yemek yiyerek, uyuyarak, tabi bir de tıraş olarak geçen zamanı, insanlığın iyiliğine ve ulu varlığa duayla kullanmak daha içlerine sinen bir durummuş tabi. Bilgeliklerini ve inançlarını bu şekilde göstermek istemiş olabilirler. Bir derviş karşımıza çıksa onu dış görüntüsüyle tanımamız pek mümkün olmaz bu çağda. Çünkü  en büyük görsel farkındalıkları sakal herkeste var…
Yani kısacası sakal geçmeyecek bir moda. Ve artık itiraf etmeliyim ki ben hoşlanmıyorum. Bakışları karartan, gözlerin parıltısını yok eden tüylü bir örtü. Gençken her şeyi güzelleştireceğime, düzelteceğime, önüme engel çıkmaz çıkarsa da mutlaka aşacağıma inanırdım. Oysa bir sakal ile bile beraberlik öyle zor ki. Çocukken babamla başlayan sakal ve bıyık ilişkim bu duruma geldi. Onunla baş etmeye çalışma çabası.
Onca dünya derdim yokmuş gibi, sakalın altında kaybolan o masum çocuğu arıyorum şimdi. Çaresiz, yalnız, saklanan, kimseye hiçbir şey göstermemeye çalışan o çocuğu.
Karanlıkta bulabiliyorum bazen. Gözlerini hafifçe aralayıp baktığında. Görür gibi oluyorum. Yatakta yanı başımda sakince duran, bildiğim o güzel yüzü parıldayan bir çift gözle bana yansıyor. Sakalı görmüyorum, karanlıkta kaybolmuş. Batmıyor da. Bir an birkaç saniye sakalsız olduğunu hayal ediyorum. Yoksa baş etmem mümkün olmuyor.


2 Eylül 2018 Pazar

Dip Not


Şu hayat öyle acımasız ki onu yazmaya kalkınca sözcükler parmakların  arasında gizleniyor korkuyla. Unutmak istediğin bir an'ı yazmanın cesaretini yazan bilir. Acı edebiyatıdır bu. Yazmak yürek ister. Hatta biraz mangalımsı bir yürek.  Hem de vicdan ister. İnsanlara acıyı tattırma arzusuyla vicdan arasında kalırsın. Sonra arzu kazanır. Vicdan törpülenir. Her sözcükte kanarsın damla damla. En sonunda öleceğinı bilmek rahatlatır. Bu denli büyüktür umutsuzluğun. Anlık da olsa hissettiğin duygu, ruhunu kaplar. Küçücük olursun. Senden başka herşey güçlü büyük ve serttir. Sen papatyanın ince sarı yaprağı gibi kırılgan narinsindir. Ölünce rahat edeceğini sanırsın. Belki de ediyorsundur. Hüzün de sever ölümü. Aşkı sevdiği gibi. Her şey ölümle başlar onda da.
Bu anlarda hemen oturup yazmaya kalkışınca o karmaşık duyguların getirdiği hisleri yaşamayı ya kesiyor ya erteliyorsun ya da diplere itiyorsun. En dibe. Öyle derine ki sinsi sinsi büyüdüğünü fark etmezsin. Kır dök vur bağır iç. O zaman anı yaşarsın işte.  Ya da sözcüklere gömeceksin. Başkası çıkarsın ve yaysın tamir etsin diye bekleyeceksin.  Duygunun değişmesini beklemekle geçer ömür. Karnın ağrıdığında  geçmesini bekler gibi beklersin. İyi olmayı. Hepsi geçecek der insanlar. Geçmeyecektir aslında duyduğun hissin yoğunluğu değişecektir. O da bir ihtimal. Her sabah aynı doğuyor sanırsın,  sona yaklaştıkça ya da sona yaklaşmakta olduğun  hissine kapılınca her şeyden uzaklaşmaya başlarsın. Hep uzakta kalırsın. Aynı olmamaya başlar hiç bir şey. Değişiyordur. Ama sen hâlâ iyileşmeyi beklersin. Galiba ömürler böyle geçip gidiyor. Bekleye, bekleye. Sonra bir bakıyorsun kendi sonuna ulaşmışsın.