2 Şubat 2023 Perşembe

Öykü: İnan ki

İNAN Kİ

Bir banka oturup beklemeye başlıyorum. Onu görmeye hazır değilim hâlâ. Bodrum’un sabah rüzgârı içime işliyor. Yolculuk boyunca titremiş ve titremekten yorulmuş dudaklarım, şimdi de yüzüme esen rüzgârın aklıma getirdikleriyle yayılıyor.

 Nejat! Niye erken gönderdin beni buraya? Hem de bu yere! Bir daha gelmek istemediğim, yaşadıklarım yüzünden küstüğüm bu kente… Niye o karşılıyor beni? Beraber gelseydik olmaz mıydı? 

Otogarın kendine özgü kalabalığın ortasında heyecanımı bastırmak için çabalıyorum. Küçük bir çantayla geldim, hepi topu iki gün. Tıpkı yıllar önce geldiğim gibi. O zaman da beklemiştim onu. Ve hiç gelmedi. Değişmemiş buranın hali. Aynı coşku, aynı  enerji. Ben değişmiş olsam da bazı şeyler aynı. Evet. Değiştim ben. Ne kadar zor olsa da. Tam on iki yıl sürse de.

Alper. Bu o. Gelmiş. Yüzüne çekingen bir gülümseme yerleştirmiş ağır ağır yaklaşıyor. Onu gergin beklediğimi belli etmemeye çalışıyorum. Buralar benden sorulur diyen yukarıdan bakışları sönmüş. Bedenimde hissetmeye başladığım sıcaklık  sırtıma oradan da göğsüme geliyor. Heyecanım telaşa dönüşüyor. Her adımıyla, kalbimin atışları onun ayaklarında eziliyor. Şuraya yığılıp kalmamak için sırtımı dimdik tutuyorum. Ne olursa olsun kuyruğunu dik tut, misali. Avuçlarımın içine bir kor almışım gibi ellerim alev alev. Yanaklarımsa; eminim birer Antalya domatesi. Saklamak için  kafamı indiriyorum. 

Belki görmez ve gider.

 Gözlerimi kaldırıyorum; tepkisiz, kıpırdamadan beni  seyrediyor. Gülüyor. Çantayı alıyor. Ayağa kalkıyorum. 

 “Hoş geldin. Arabayı arka sokağa park ettim, bu taraftan.” 

Sanki her gün beni karşılıyor. Herhangi birisini almaya gelmiş gibi bir aldırmazlık. Sağa sola bakıyor, etrafa selamlar çakıyor.

Kendi kendime kuruntu mu yapıyorum ben!

 Yürüyoruz. Yan yanayız. Çok tuhaf bir panik içindeyim. Yolculuk boyunca otobüste kendimi boşuna hazırladığımı kalbim bana hissettiriyor.

Bak çok iyim. Öyle iyiyim ki, seni görmek beni etkilemiyor. Diyebilecek miyim acaba?

 Tedirgin olduğumu belli etmek istemedikçe daha çekingen göründüğümün farkındayım. Elini sırtıma koyuyor. Onca zaman geçmemiş gibi. Sıcaklığı beni alıp götürmeye yeter. Otogarın kimseyi umursamayan hengâmesi silikleşiyor. Bel oyuğumu kavrayıp sımsıkı tutuyor. Bastırıyor. Hızlanıyorum. Neredeyse koşacağım.

Nerede şu araba!

“Ben gelirdim otele. Hiç gerek yoktu.”

Yanıt vermiyor. Kızgınlığımı göstermek en son istediğim şey. Niye geldim ben buraya? Bir açıklama yapmadan terk edip başka bir ülkeye giden o. Ne bir haber ne de bir mektup göndermeden geçen yıllardan sonra birden çıkıp hayatıma girebileceğini mi sanıyor? Alper’e yakışır bir davranış! Beni görmeyi hak etmiyor! Niçin gittiğini bile bilmiyorum. Bir açıklamayı bana hor gördün sen! Hayata küskün geçirdiğim zamanların, kendimi eve tutsak edişlerimin sebebi sensin! Ve daha pek çok şeyin sebebisin. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi elini sırtıma koyup sıvazlaması beni delirtiyor.

Nejat olmasaydı, bir şövalye gibi beni  kurtarmasaydı…

Beni duymuş gibi elini hızla belimden çekiyor. Arabaya biniyoruz. Önüme serili manzarayı izlemeye koyuluyorum. Konuşacak bir şey bulamıyorum. Ne söylesem içimi söndürmez. Tüm vücudum bas bas bağırıyor oysa. Yirmilerinde dondurulmuş da adeta dün çözülmüş gibi. Ben de saçımda başlayan beyazları, göz kenarlarımdaki kaz ayaklarını, ellerimdeki damarları, kurumuş üreme organımı sevmeye çalışıyorum. Bu haksızlığa karşı gelemeyeceğim. Kadın olmanın bir sonucu ne yazık ki. Yılların bana dokunuşlarını inkâr edecek değilim. Yaşlanmak yaşadığımın ispatı. Şu anda aklımdan geçenin sadece bunlar olması garip değil.

Tatili Alper'in otelinde yapma teklifi çok tuhaf bir fikirdi. Niye kabul ettim seni Nejat? 

Soracak onlarca soru kafamda gezinirken susuyorum. Hep sustuğum gibi yine susuyorum.  Sakin kalmak öyle zor ki! O konuşur diye beklemek de caba! Koşarak uzaklaşmak istiyorum. Valizimi bile almadan.

“Sıcak mı? Klimayı çalıştırmamı ister misin?”

“Ben iyiyim böyle.”

Çok mu belli ediyorum? O niye bu kadar rahat? Deli olmamak elde değil. O zaman da böyleydi.

Ah Nejat! Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Niye bir gün önce gönderdin beni? Yaşadıklarımı bilmiyormuş gibi. Belki de bildiğin için...  

Arabaya biniyoruz. Yol sakin. Trafik sakin. Yayalar sakin. Hava sakin. O sakin. Ama benim aklımın en derinlerine gömdüğüm pervasız duygularım canlı. Kafam karışmamalı. Kendime saygım var benim. Sen gittiğinde ben ne durumdaydım haberin bile yok. Şimdi bir şey olmamış gibi... Sen sustukça. Ne düşündüğünü deli gibi merak ediyorum. Kızıyorum kendime. Umurumda olmamalı.

Ağaçlar. Anımsıyorum sizi. Yolun sağında ve solunda görkemle durmaya devam ediyorsunuz. Gün batımının eğik ışığı ağaçların arasından gözlerime geliyor. Gözlerimi kısıyorum. O an, gözlerimi kapatınca, sadece kendimle baş başa kaldığımı düşününce, bir cesaret geliyor:

“Bizi oteline davet etmene açıkçası çok şaşırdım. Neredeydin onca zaman?”

“Geldim işte buradayım. Seni görmek istedim. Beraberliğinizi…”

“Nejat yarın sabah gelecek. O çok ısrar etti? Ben hiç…”

 “Yoksa gelmeyecek miydin... O nasıl?” 

Hasta yatağındaki bir adamı sorarcasına örtük bir saygı, ölmek üzere olan hatta ölmüş değişik bir duygu sezinliyorum sesinde. Küçümseyen bir hali var, bir yandan da kıskanan.

“Siz iyi arkadaştınız o zamanlar. Hâlâ da öylesiniz anlaşılan. Nejat tatil için senin oteli seçtiğine göre… Geldiğinde bizzat ona sorarsın.”

 Ege’nin muhteşem girintisi, önümde usulca kıvrılıyor. Koya yaklaşıyoruz neyse ki. Sıkışıp kaldım. Bu sessizliğin içinde.

Bir an önce bitse şu yol! Bir şey, tek bir laf söyle be adam! Çığlık at ya da ağla…

Kolçaktan sigara çıkarıp ağzına koyuyor. Bana da uzatıyor. Önce kendininkini sonra benimkini yakıyor. Oturaklı, derin bir nefes çekiyorum. İçmeyeli oldu bayağı. Dumanı ağzından bırakırken;

“Sigarayı bırakmayacak kadar genciz, ha ne dersin!” diyor.

“Yaşlılık insanın ruhunda başlar. Vücuda bulaşır.”

“Bulaşmak. Güzel benzetme. Bazen de ruh genç kalıyor, vücut yaşlanıyor. Sende ikisi de genç. Hâlâ çok güzelsin. Bense pişmanlıklarımı anlayacak kadar yaşlı bir ruha sahibim.”

Öylesine sıradan ve bayağı. Güzelsin! Güzellik kavramına haksızlık etmemeli, onu yerli yersiz kullanmamalı… O kelimenin değerini bilmeyen insanlar.

Sigara dumanı hunharca arabaya dolarken dikkatim manzaradan içeriye giriyor. Vites koluna bağlanmış kurdelenin ucunda, minik çerçeveli bir fotoğraf duruyor.

“Kaç yaşında?”

“İlkokula başlayacak. Bu kız ikimizin olmalıydı... Özür dilerim. ”

 Sustu. Bu kadar mı? On iki yıl önce sana geldiğimde karnımda seni taşıdığımı söyleyemedim. Sen bir korkak gibi kaçtın.  Bir daha anne olamamakla cezalandırılmayı hak etmedim! Onca yıl sonra bu muydu söyleyeceğin! Özür dilerim mi?

Ellerini birkaç kez direksiyona vurup radyoyu açıyor. Erkin Koray çalıyor.

 “Nasıl yani! Bu şarkı!”

 İnanmak güç ama yaşıyorum işte.

“Fakültedeki konserde seçmiştik. Bizim olmuştu…” diye tamamlıyor Alper.

“Hatırlıyorum. Unutmuştum.”

Bu bir karma. Bu anın gerçek olduğunu dönüp dolaşıp önüme düşmesini ve özellikle bugün, bu arabada, yanımda o varken olmasını başka ne ile açıklayabilirim kendime. Pencereyi açıyorum. Ağaçlar da olmasa ve rüzgârla konuşmaları, zaman geçmiyor. Ben bitsin istedikçe zaman ilerlemiyor.

Yol bitmek bilmedi bir türlü!

 Sadece havadan sudan konuşmak ne kadar zormuş meğer. Dünü anlatacak olsam, iş yerinde yaşadıklarımı günün koşuşturmasını. Kimin umurunda bir gün öncesi. On iki yıl öncesinde bıraktıktan sonra bazı şeyleri. Ağaçlar bitiyor, masmavi deniz seriliyor önüme.

“Hafta sonuna kadar ayırttım yerinizi. Uzatmak istersen…” deyip bana bakıyor. 

Gitme kal. Hataydı benimki. Her şeye yeniden başlayalım! Deyiverirse... Bunu duymayı bencilce ve doyumsuzca istiyorum. Bana yaptığının aynısını sana yapmak için tek bir fırsat. Bir an bile tereddüt etmeden yaparım. Pencereden dışarı uzattığım elime vuran rüzgâr, yüzüme çarpıyor.

Tek bir kalbim var benim…

“İyi misin? Yavaş gitmemi ister misin?”

“Geçer birazdan... İşleri yetiştireceğim diye son günlerde çok çalıştım, yorgunum. Ondan herhalde.”

Telefonu çalıyor. Ekrana bakıyor sonra bana.

 “Çekinme aç.”

Parmaklarının hareketi, kirpiklerinin ahenkle salınışını seyrediyorum.  Bir zamanlar ne çok seviyordum onları.

“Evet, aldım Süreyya’yı… Otele doğru gidiyoruz.” diyor ve telefonu kapatıyor. 

“Nejat mıydı?”

“Evet.”

Yol, önümüzdeki her şeyi bonkörce vaat edercesine yağ gibi kıvrılarak akıyor. Arkamda parçalanmış kalbimin, çürümüş rahmimin kırıntıları. Onları eze eze ilerliyoruz.

“Akşam yemeğini baş başa yer miyiz, eski günlerin hatırına?”

“Uyuyacağım.”

Arabaya binerken hissettiğim karışık duyguların hepsi bir anda. Alper'in ağzında, sözlerinde, ellerinde, vitese takılı fotoğraftaki çocukta ve yıllarca bir daha dinleyemediğim o şarkıda ezilip yok oluyor.

 ***

Mor orkideli duvar kâğıdı olan koridordan, bambu sandalyeli terastan ve sıralanmış, rengârenk kurulmuş yemek masalarının arasından geçiyorum. Yabancı dilde konuşan mayolu insanlara gülümsüyorum.                                     

 “Alo. Geldim sevgilim, burası çok güzel! Beni neden önce gönderdiğini biliyorum… Hayır söylemedim. Bilmesine gerek yok. Dışarı  çıkmak için seni odada bekleyeceğim.”

Telefonu kapatıp yaz kokan ılık yatağa atıyorum kendimi. Nejat'ın sinsi ve cesur oyununu anlıyorum. Ona veremeyeceklerim için kalbime yerleşen, bitimsiz, ömrümce sürecek derin hüzün biraz azalıyor. Sonra gülümsüyorum. Bunca yıl şarkıyı neden dinlemediğime; öyle gülüyorum ki şimdi, kahkahalarım odada çınlıyor. Onca zaman sonra ilk defa, bağıra  çağıra şarkıyı söylemeye başlıyorum:

“ İnannn kiii, senden başka, senden başka kimmmse yok içimde!”

 

 

1 Ocak 2023 Pazar

Distopik Öykü: Küçülüş

 


KÜÇÜLÜŞ

Erkeklerin hepsi öldü. Kıllı bedenleri aynı anda, sönmeyen bir alev aldı. Biz yeryüzünde kalanlar, yani kadınlar yanışlarını izledik çaresizce.

Oğlumun babası saklanmadı güneşten, savaşmak istedi fakat güneşin yakıcı ve bitmeyen gücüyle baş etmek artık imkânsız. Hayatımda sanki hiç olmamış ve böyle daha iyi olabilecekmişim gibi erkeğim olmadan bir süre yaşamaya çalıştım. Becerebilirdim, eğer güneş izin verseydi.

Güneş her yeri yakmaya başladığında saklanabiliyorduk başlarda. Herkes geçeceğini, zamanla biteceğini sandı. Ama yanıldık. İlk önce serçeler öldü. Onlar en güçsüz olanlardı. Uçarlarken patır patır düştüler. Sonra çiçekler, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar. Zayıftan güçlüye doğru sırayla bir bir yok oldu hepsi. Belki de bugün hemen şu anda veya birkaç saat sonra yanarak yok olacağız. Sadece bekliyoruz. 

Şu var ki, bu olay başladı başlayalı bebeği olan kadınlar ölmüyor. Tüm dünyada anneler ve bebeklerinden başka kimse yok. İşin gerçeği, vicdan azabı ve günah keçiliği yine kadınların payına düştü. Şu elma meselesini düşünürsek, dünyadaki yaşamın başlangıcında böyleydi, sonunda da böyle olmasına şaşırmıyorum. Şanslı mıyım yoksa çilekeş mi bunu düşünemeyecek kadar bitik durumdayım.

Saat sabahın sekizi. Sıcaklık altmış yedi derece. Güneş perdenin erimiş deliklerinden içeri sızıyor. Arda’nın beşiğinin köşesine gelmiş, beşik eriyor. Odadaki her şey alev alıyor. Arda’yı kucakladım hemen oradan çıktık.

Birden olmadı bu. Güneş dünyayı parça parça eritmeye iki binlerde başladı. Ben çocuktum. Yürüyerek sahile giderdik annemle. Boylu boyunca uzanır güneşi çekerdik içimize saatlerce. Milyonlarca kilometre uzaklıktan nasıl da mutlu ediyor bizi, derdi annem. Çıplak gözlerimle güneşe bakar selamlardım onu. Ben büyürken güneş de büyüdü, bakmak bir yana sokağa çıkamaz olduk. O yaklaşıyordu bize, umursamıyorduk.  Bunu hak ettik biz evet, ama ya yeni doğanlar. Günahları sadece insan olmak…

Dışarıdan uğultuyla bağrışma karışık sesler geliyor. Bebek ağlamaları dolduruyor sokağı. Dünden başka bir şeyler oluyor bugün.  En korunaklı ve serin yere, koridora sürünerek geldim. Arda uyandı. Mememi ağzına verdim. Güneş salonun büyük pencerelerinden kolaylıkla giriyor içeri. Salondan yanık kokuları geliyor. Her şey yanmaya başladı. Artık durmasına imkân yok, bu tamamen zamanla ilgili; olduğum yere doğru hızla geliyor, ateşi bir ırmak gibi akıyor. Bakmamalıydım gözlerim acıyor, adeta iğneler batıyor.

Son birkaç gündür vücudum küçülüyor, her gün bir yetimi kaybediyorum. İlk önce burnum koku almamaya başladı. Yanmış et ve kanlı toprak kokusunu duymayınca kendimi iyi hissetmiştim. Şimdiyse gözlerim kör oluyor. Sonumun nasıl olacağını kestiremiyorum. Kurmalı oyuncak gibi sanki pilim azaldı hareketlerim yavaş ağır, yığılıp kalmamak için çok çabalıyorum. Ölmenin kurtuluşum olacağını düşünecek kadar bencilim artık. Keşke şu an şuracıkta ölsem.

Kurmalı duvar saatinin gongu çalıyor. Eski zamanlardan kalma bir saat, kolay kolay bozulmuyor. Dönüşen sadece dünya değil, asıl zaman dönüşüyor. Zamanın bonkör olduğunu sanmıştım. Yokuş aşağı inen bir lokomotif kadar hızlı. Ben küçülüyorum, o hızlanıyor. Dokuz, on, on iki. Demek öğlen oldu. Koridorun iki duvarı birbirine biraz daha yaklaştı. Bulunduğum alan daralıyor. Tutmayan kollarım ve bacaklarım bir de şimdi büküldü. Bir çöp gibi eziliyorum.

Nefes almam değişti. Ciğerlerim küçülüyor veya parçalanıyor, hangisi oluyor anlayamıyorum. Bir nefes alıyorum uzunca duruyorum. Neyse ki oksijen Arda için yetiyor. Kulağının arkasına sığınmış sarı lüle sırılsıklam. Her şey bir yana asıl onun bu hali beni deli ediyor. Güneşte kavrulmak yerine güneşli günlerin güzelliğini yaşasaydı. Utanıyorum. Arda’nın yüzüne baktıkça pırıl pırıl kara gözlerinin içinde kendimi küçücük görüyorum ve utancım artıyor. Çok geç. Her şey için çok geç.

Ağzımda tuttuğum havayı yüzüne üflüyorum, ensesine biraz da böğrüne. Pörsüyen memelerimi bir şeye yetişmeye çalışır bir telaşla emiyor. Bebek saflığıyla mı, başka bir güç mü bilmiyorum fakat olanların gayet farkında. Bir yüce huzur var onda, sanki bir yere gitmek için hazırlanıyor.

Gonk bir kere çaldı. Saat bir. Hiç birşey görmüyorum. Tamamen kör oldum. Son bir kez daha görebilseydim Arda’nın yüzünü. Sıcaklık artıyor. Yatak odasından aceleyle çıkarken termometreyi unuttuğumu anımsadım. Şimdi en az seksen olabilir. Aynı anda etrafın rutubetlenmesi beni şaşırtıyor. Yeraltından uğultular geliyor. Dışarıdan gelen tuhaf seslerin ne olduğunu bilmemek beni korkutuyor. Belki de deprem oluyor veya güneşe teslim olmamak için zavallı dünya kalan son gücünü kullanıyor.

Ardı ardına “güm güm” yere çakılma sesleri. Artık kanıksadım. Yine birileri atladı demek. Her gece tepemizden insan yağıyor. Kalan metruk binaların tepesine çıkıp kendilerini aşağı atıyorlar. Ben de hemen ölmeyi isterdim fakat yapamam. Arda gözlerini açtı, sesler onu korkutmuyor tatlı bir bakış var yüzünde. Sakince olacakları bekliyor.

“Yarım şişe su kaldı. Son suyumuz. Belki de dünyadaki son su. Sana daha fazla süt veremem artık.”

Suyu içtim ve son kez emzirdim. Ağzımdaki ekşi tükürüğü yutkundum. Arda’ ya sarıldım. Çok sıcaktı. O esnada bir gürültü daha koptu. Ardanın kulaklarını kapatıyorum. Sesten kulaklarım zonkluyor. Duvar tekrar yürüdü, diğer duvarın köşesine kadar gelip durdu. Ev üçgen gibi bir şekle dönüştü. Saat iki. Onca şey yanıp yok olurken kalan tek şey bu çalan saat.

Salonun kapısına kadar geldik. Arda oyun sanıp kıkırdadı. Yüzüme toz geliyor ve sıcak rüzgârı duyumsuyorum. Ellerimle etrafı anlamaya çalışıyorum. Her yer çok sıcak. Bebek sesleri geliyor. Ne ağlamak gibi ne de gülmek, sanki konuşuyorlar.

 “Beni duyuyor musunuz? Yardım edin, burada sıkıştık.”   Daha güçlü bağırıyorlar.

 “Anneleriniz nerede? Yalnız mısınız siz ?”

Onlarca belki yüzlerce bebek var dışarıda.

“Neler oluyor, orada neler oluyor?”

Birden keskin bir sessizlik kapladı etrafı. O an Arda’ nın gün boyu hiç ağlamaması aklıma geliverdi. Çaresizliğim, hayattan anbean gidişim benim aksime onu dingin, uysal, sakin huzurlu bir bebek yaptı. Arda’daki bu yücelik benim içimi soğuturken onun yanında küçülmekte olduğumu görüyorum.

Gong saatin üç olduğunu söylüyor. Buruşturulmuş bir kâğıt parçası gibi iyice büzüldüm. Gözlerim görmüyor, koku almıyorum. Şimdi de sağırım. Yalnızca dokunma duygum kaldı. En büyük gereksinimleri kaybetmişken yaşamanın bir anlamı yok. Kendimi öldürmem için bundan daha iyi bir sebep bulamıyorum, keşke bunu başarabilsem…

Rüzgâr esiyor bir yerden. Aylardan sonra ilk kez hissediyorum. Ne güzelmiş serinlik, esinti. Bedenimde duyumsayınca heyecanlanıyorum. İlk defa belki bir çıkış olabilir diye geçiyor aklımdan. Vücudumu sürüyerek rüzgâra doğru gidiyorum. Duvar bitti. Kollarımı uzattım. Serinliğin geldiği tarafta bir kapı ya da bir geçit Diğer tarafta bekleyen bebeklerin ılık sakin nefesleri vuruyor kollarıma. İp gibi incelmiş, hissetmediğim bacaklarımın üstünde Arda kıpırdamadan duruyor. Bir karar veriyorum.

“Affet beni. Yapmam gereken bu...”

Ellerimi yüzünde gezdiriyorum, dudaklarına dokunuyor, öpüyorum. Sonra Arda’yı tüm gücümle kapıdan dışarı doğru itiyorum. Hoşça kal oğlum. Şimdi ağlayabilir ve korkabilirim.

Beş gong. Saat beş. Çok büyük bir patlama oldu. Dünyadan koparıldık. Bir ateş topunun içindeyim. Son duyumsama. Bitti. Arda diğer tarafta, tüm bebeklerle yeryüzünde kaldı. Burada benim olduğum yerde ne bebek sesleri ne uğultu ne rüzgâr var. Biz bile yoğuz. Vücudum yok, yetilerim yok. Güneşin içinde bir noktayım. Bize verilen mükemmel bir ceza. Küçük bir nokta, bir leke olarak belki de sonsuza dek burada ölmeyi bekleyeceğim. 

 

20 Aralık 2022 Salı

Öykü: Mendilci Kadın







‘Bir insanın gerçekten umutsuz olmaması için, her an içinde beslediği bu olasılığı yok etmesi gerekir.’                                                     Soren Kierkegaard

MENDİLCİ KADIN

Mendilci genç kadın solgun tavan ışığının altında, sırı olmayan çatlak aynadaki vücuduna bakıyordu. Çıkık bel kemiğinin üzerindeki morluklara dokundu. Sararmış, çürük, ezik büzük bir çiçek sepeti gibiydi bedeni. Gözleri sonradan konulmuş, birer nohut tanesiydi. Elini yüzüne sürdü. Elmacık kemikleri ince parmaklarına battı. ‘Ben kadın mıyım? Sokaklarda gördüğüm parlak saçlı, diri kadınlar mı kadın?’

Sahi, kadın olmak ne idi? Sabahtan akşamın kör karanlığına kadar üç kuruşa mendil satarak bir şişe su ve şanslıysa taze bir gevrek almak için caddeleri arşınlayan sokak işçisi miydi kadın?  Kadın olmak bu muydu? Bu köhne otel odasında, ağır rutubet kokusu burnunu sızlatırken tek düşündüğü buydu. Kadın olmak zordu. Söyleneni yapsa, kazandığını verse, itiraz etmeden bir köle gibi çalışsa da;  beğenilmemek, aşağılanmak, değersiz görülmek… Dünyanın yarısı kadınsa, benim diyebileceği bir şeylerinin, bana ait diyebileceği bir yerinin olması gerekmez miydi? Neden azla, hatta hiçle yetinmeliydi? Kızarmış burnuna doldurduğu nefes yetmeliydi ona. Hayatın anlamı bu olmalıydı, sadece nefes almak… Fakat şimdi, bu otel odasında bunların hiç biri umurunda değildi. En güzel saatleriydi şu an. İşte kucağındaydı hayatı. Biricik oğlu. Bebeğine örttüğü battaniye kadar kısa ve bitik bir huzurdu bu gecenin avuntusu. “Doğmasaydın keşke” dedi kendi kendine. “Karnımda kalsaydın, sonsuza dek öyle yaşasaydık.”

Ona verecek sütünden başka hiçbir şeyi olmadığından almışlardı oğlunu elinden. Bir yurda koymuşlardı minicik bebeğini. Aldı kucağına, bastırdı böğrüne. Bebek mızıldanmaya başlayınca gevşetti. Emzirmek için açtı bir göğsünü. Bir yudum daha içebilirse göz kapakları açılabilir, buruşuk elleri dolabilirdi. Bebek bunun bilinciyle çabalıyordu sanki. Öyle kuvvetli emiyordu ki, Mendilci Kadın damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Pembe elleri, yüzü, ağzı ve tüm uzuvlarıyla hayata tutunma hırsıyla telaşlıydı bebek. Onun kadar yaşama sıkı sarılacak başka insan var mıydı? Yeni doğmuş bir bebek kadar umutla bakan başka kim olabilirdi ki bu acımasız dünyada? Doğmak kadar kolay olsaydı yaşamak; umut ettiklerini gerçekleştirmek, insanoğlunun en büyük arzusu olmazdı.

“Minicik kalbinle sen de hissediyorsun korkumu. Ah güzel bebeğim! Senin için kurtulacağım bu hayattan. Göreceksin bebeğim. Kurtulacağız. Kaçacağız buralardan. Beraberiz ya… Hiçbir şey önemli değil.”

Bebek karnını doyurunca uyuyakaldı. Mendilci Kadın açlıktan dönen başını eliyle tuttu. Konsolda duran yarım paket bisküviye uzandı. Suyu içti.  Boşalan göğüslerini dolduracağı başka bir şey yoktu. Ne yapacaktı şimdi? Oğlunu vermemeye, buralardan kaçıp gitmeye kararlıydı. Nereye gidecekti? Yanı başında uyuyan küçücük yüzü okşadı. Elleri yumuşacıktı. Sabaha kadar onu seyretti.

Sabah olmuştu. Kirli çarşafı askı yapıp bebeği göğsüne yerleştirdi. Yırtık poşet içindeki mendilleri bez heybesine tıktı. Bir mendil bir liraydı. Topuklu ayakkabı giymiş plaza kadınları alıyordu genelde. Markalı gözlüklerinin arkasından onun yaşam savaşını görüp görmemeleri umurunda değildi. Bir kaç mendil satabilirse hep kordonda bekleyen gevrekçiden gevrek alır, meydanın arkasındaki çay bahçesinde yerdi. Karnı bir doysa, bir defalık bile olsa...

İş yerlerinin çok olduğu kalabalık caddeye çıktı. Önünden geçenlere elindeki mendili uzatıp gözlerini kaçırarak, “Alır mısınız?” diyordu. Derken bir minibüs durdu. İçi çocuk doluydu. Minibüsün içinden bir kadın seslendi. On tane mendil alıp elli lira uzattı ve beklemeden minibüs yürüdü. Sabahın erken saatinde birden elli lira kazanmıştı. Mucizeydi sanki. Bebeği uğurlu gelmişti. Akşam olmadan tüm mendilleri sattı. İlk defa oluyordu böyle. Artık dayanacak gücü kalmamışken her şeyin yolunda gideceğine dair umutlanmaktan korkuyordu ama tutamıyordu kendini.

Sevdiği o çay bahçesinde oturdu. Körfezin üstünde dolaşan morumsu tatlı hava çayın dumanını emiyordu. İzmir' de sıradan bir kasım gününde Mendilci Kadın’ın içinde kelebekler uçuşuyordu. Her şey ne güzeldi, hayat ne güzeldi. Cebindeki bir kaç liranın olanaksız gücü ona umut vermişti. Çay bahçesinde tahta sandalyede oturmuş kıkırdıyordu Mendilci Kadın. İyi kalpli insanlar da vardı. Matematiği almayan kafasıyla kaba bir hesap yaptı.

 “Her gün bu kadar kazansam ne seni yurda koyarım ne de izbe otel odalarında sabahlarım. İşe daha erken başlamalı, daha çok mendil almalı! Senden de kurtulurum” dedi sinirli bir ses tonuyla. Hatta küçücük bir evi olurdu belki, mor tüller sarkıtırdı penceresinden. İlkokulu da bitirirdi. Daha yirmi bile olmamıştı, ne olacaktı ki, yapabilirdi. Böyle olacaktı, her şey çok güzel olacaktı. 

“Asla vermem seni onlara! Karşılarına dikilip bebeğimi size bırakmama gerek kalmadı diyeceğim. İşte o kadar!”

                                                ***

Gün kararmaktayken vardı yurda. Önündeki kapı kendiliğinden açıldı. Tedirgin içeri daldı. Bebek uzun günün ardından kucağında uyuyordu. Koridorlardan geçiyor, her adımında içerisi biraz daha kararıyordu. Bir odanın kapısında yetkili ayakta bekliyordu. Yavaşladı. O sırada, gözü pencereden dışarı kaydı. Şehrin ışıkları bir bir yanıyor günün aydınlığı sönüyordu. İşte o an, her yanan ışıkla yüreğindeki umut da sönmeye başladı.

“Kocan seni arıyor?” dedi yetkili.

“O kocam değil benim!... Nerede o, burada mı yoksa? Oğlumu burada bırakmayacağımı söylemeye geldiydim...”

Yetkili, sert bir hareketle bebeği kucağından alıverdi.

“O öyle olmaz! ” dedi bilmiş bir edayla.

Mendilci Kadın’ın eli havada kaldı. Donmuştu. ‘O benim oğlum. Ben ona bakarım, size ihtiyacım yok. Kimseye yok… ’ diyemedi.

“Bebeğime iyi bakın. Onu almaya geleceğim!”

Kapıda bekliyordu adam. Kapkara geçmişi üstüne sıvanmış, marsık yüzüyle şeytansı bakışlarını atıyordu. Korkunçtu, öfkeliydi. Mendilci Kadın’ın incecik kolunu tuttu. Sanki kendini hatırlatmak istercesine sıkıyordu.

 “Yürü! Sana soracağım çıkıp gitmek neymiş, yürü!”

Kızarmış gözlerine, leş gibi kokan ağzına baktı. Sessizce yanında yürüyordu. O an tek düşündüğü, kazanacağı o elli liralardı. Yurdun kapısına bir daha geldiğinde bebeğini alıp son kez çıkacaktı buradan, bir daha dönmemek üzere. Biraz daha cesaretti istediği.