19 Ekim 2020 Pazartesi

Bütün soruların cevapları köpeğin bakışında gizlidir.Franz Kafka

 


SÜT IRMAĞI

Karlı bir kış günü soğuk bir zemin üzerindeyim. Hava burun deliklerimden girip içimi titretiyor. Gözlerimi açamıyor neredeyim bilmiyorum. Şaşkınım. Birileri var yanımda. Birbirimizin üzerine basarak ulaşmak istediğimiz yere varıyoruz. Bir hizaya giriyoruz. Sanki yüz yıllardır biliyorum. Yumuşak şeye değince, atalardan miras bir dürtüyle ağzımı açıveriyorum. Uzun tüylerin arasından ırmağın başını yakalayıp emmeye başlıyorum. Vaktimin çoğu böyle geçiyor. Bir hizada durduklarım kardeşlerim. Süt ırmağına “Anne” deniyor.

Süt ırmağı bitti. Açlık ve sefalet günleri başlıyor. Bu ana kadar hiçbir sorunumuz yokmuş meğer. Anne uyanır uyanmaz insanoğlunun yaptığı sokaklara koşuyor, karanlık çöktüğünde hışırtılı bir şeylerin içindeki kırıntılarla dönüyor eve. Üzerinde eti kalmış kemik parçası getirirse şanslıyız; ama genelde kötü kokan, tadı iğrenç tuhaf şeyler oluyor. Onlara plastik deniyor. Sadece kuru ekmek parçasıyla bitkin şekilde eve geliyor. Beslenecek başka hiç bir şeyimiz yok.

Büyüdüm. Ben de takılıyorum peşine. İnsanlar… Her yerde onlardan var. Bir de arkasında toz bulutu bırakan dev gibi şeyler.  Berbat bir ses çıkaran o dev canavarın peşinden koşturuyoruz. Kulaklarımızı savruluyor. Anne zayıf bedenini taşıyan güçlü bacaklarıyla yılmadan koşuyor. Her tarafa ulaşıyor. Plastik şeylerin bol olduğu bir yere dalıyoruz. Kokuları birbirine karıştırıyorum. Anne büyük bir kemik buluyor. O zaman anlıyorum ki koşarsak aç kalmayız.

Puslu mor bir hava. Böyle havalarda canavarlar doluşur ormana. Dev canavarlar sabahın köründe gelir, gece bastırana kadar etrafta dolanırlar. Pusu kurarlar can dostlarıma. Bazen alıp götürüyorlar. Bazen de dokunmuyor, ölmüş bedenleri öylece bırakıyorlar. Neden bunu yaptıklarına bir anlam veremiyorum. Yemek buluruz umuduyla yanlarına kadar sokulur fakat sadece vahşetlerine tanık oluruz. Canavarların peşinden kovalamaktan başka elimizden bir şey gelmiyor ve işte o zaman zavallı olduğumu anlıyorum.

 Onlar gittikten sonra bizler için hüzün saatleri başlar. Orman adeta can çekişir. Ağaçlar hışırdayarak ağlaşır. Tüm canlılar, iki ayaklı canlıların gaddarlıklarına ağıtlar yakar. Kuşlar delirmiş gibi ciyaklayarak bir oraya bir buraya konmaya çalışır. Ağaçlarını yerinde bulamayıp uçmaktan helak olurlar. Çakılırlar yere.

Anne yaşlı, yorgun. İnsanoğluna kızgın ama cesur. Olmak istediğim gibi. Anne’nin yaşlı bedeni yerde sere serpe yatıyor. Dev canavarın gazabı bu. Ulumalarım ulaşıyor göğe. Diğer dost canlılar duyuyor, karşılık veriyor. Artık tek başımayım. Annesiz düşüyorum yollara. Kemikli et bulmak umuduyla...

 

2 Ekim 2020 Cuma

Cennete Veda



CENNETE VEDA

Bir kaç saat sonra ayrılacağım bu şehirden. Bir banka oturuyorum. Göğün dingin ve sakin maviliğine baka kalıyorum. Büyüleniyorum. Her seferinde daha güçlü bağlanıyorum sana. Özlemim şimdiden birikiyor beyaz bulutlarda.
 Kürek kemiklerime kanat taktım, uçuyorum tepende. Süzülüyorum dev bir gerdan gibi kıvrılan muhteşem sahilinin üstüne, nazikçe konuyorum. Renk renk çakıl taşları karşılıyor beni. Uzanıyorum üzerlerine. Sahilin ne büyük ne görkemli. Ülkenin en büyük koyu. Milyonlarca çakıl taşının evi. İyice yayılıyorum. Taşlar ısıtıyor bedenimi. Güneş her zamanki gibi küstah; içime işliyor sarısı.
Hani kürek kemiklerimde kanatlarım oluşmuştu ya; sarıyorum bedenime onları. Sonra birden çakıl taşlarının hepsini kucaklama dürtüsü sarıyor beni. Durdurulamaz bir istekle çocuk gibi yuvarlanıyorum. Döne döne. Öyle kışkırtıcı ve eğlenceli  ki, kendimden geçiyor bebek gibi kıkırdıyorum.
Sahil bitiyor. Arkasından hemen şehrin tatlı cıvıltısı karşılıyor. Falezlerin üstüne alabildiğine yayılıyorsun. Denizin dalgalı koyu mavisi kucaklayıp göğe yükseltiyor seni. Diğer yanında sıra dağlar görkemli gölgesiyle boydan boya uzanıyor. Bir çocuğun babasına tutunması gibi eteklerine tutunuyorsun.
Giriyorum ormana. Bodur ağaçlar maki yaprağını döküyor üzerime, boğazıma kadar saklıyorlar beni. Sende saklanıyorum ben. Mavinde, içimi yumuşatan yeşilinde, ısıtan güneşinin sarısında kaybolmak istiyorum. Elbise gibi giyiyorum tüm renklerini.
Tepelerinde pembe bulutları olan güleç yüzlü insanlar keyfince yürüyor denize çıkan sokaklarında. Burada ölmeyi seçen insanlarla dolup taşıyor her bir yanın. Her geçen yıl biraz daha fazla kişi ölmeye geliyor. Sonsuzluğu bahşediyormuşsun gibi. Çakıl taşların kadar rengârenk insanların, her dilden, ırktan, yaştan. Hepsinin ortak dili, sana duydukları aşk sadece. Selam veriyorum o insanlara, onlar da bana; üzerimdeki yapraklar uçuşuyor. Pembe bulutların içine karışıyor. Güzelsin be şehir ve keyifli. Ah, nasıl bırakırım bu Cennet’i?
Gökyüzü, hep mavi; hiç mi aldatmaz mavi seni? Bazen beyaz bulutlar cömertçe bırakıyor yağmurunu. Dakikalar bazen saatlerce yağıyor. Sonra her şey berraklaşıyor sanki ibadet etmişsin de tüm kötülüklerden arınmışsın gibi ışıldıyorsun. Güneş açınca sokak aralarına dizili portakal, limon ağaçlarının dallarında saklanan damlacıklar beliriyor. Böylelikle cennetin destan olmuş mis kokusu etrafa yayılıyor. Portakal çiçekleri, yaseminler şımarıkça  açıyorlar. Refüjlerden tombul turunçlar yuvarlanıyor caddelerine. İşte o andan itibaren kent sakladığı gizini açık veriyor. Ulu orta herkese gösteriyor. Doğa tüm çıplaklığıyla meydanda.
Her şeyden bir parça içimde saklamanın bir yolunu buluyorum. Turunç reçelini alıyorum ağzıma, bir kuytuda mühürlüyorum tadını. Domatesini kokluyor burnumun derinine saklıyorum. Şişelere dolduruyorum tuzlu denizini eksik kaldıkça açıp yüzümü yıkayayım diye. Kimsenin açık etmediği huzur kutumda hepsi. Kış yeni göstermeye başlıyor yüzünü. Sessiz bir çocuk gibi uslu; ne şımarık ne de gürbüz; nazik, her zamanki gibi. Ilgıt esen rüzgâr hafifçe dokunuyor yüzüme. Mevsimlerinde öyle yumuşak bir geçiş var ki insanların bu dengenin içinde rahat yaşamalarına izin veriyorsun. Kimseyi üşütmezsin mesela. Soğuktan donan yoktur senin içinde. Sıcağın şımarıktır biraz; o da olsun be. Kadı kızı misali. Bu sakinliğin insanlarına da yansır. Sakin ve dingindirler. Hani şu Akdeniz kanı dedikleri var ya; işte o cana yakınlık, sıcaklık, insancıllık yüzlerinde, gözlerinin içinde okunur. Bir coşku,  yaşam sevinci ile doludur mahallelerin.
Yaz geldi mi en iyi koreografiler sergilenir tarihi atmosferinde. İzleyeni büyülemek ne kolaydır senin için. Piyanonun tuşları okşar kulakları. Sonbahar geldiğinde beyazperde kurulur dört bir yana, dünyanın filmi izlenir gökyüzünün altında. Festival alanı olur tüm sokakların.
Birazdan beni bekleyen çılgın kalabalığa doğru uçacağım. Gitmeye karşı koyamazken diğer taraftan buradaki huzuru bulamamanın endişesi içimi kemiriyor. Sen bir cennetsin, sende mutlu bir ölüyüm. Ama gitmeliyim; ispatlamak, başarmak, tepetaklak olup yükseğe çıkmak, kırılmak, sonra yeniden onarılmak, ağlamak, coşmak, yani yaşamak için Cennet’ten ayrılmalıyım. Sonra yine geleceğim. Elbet geleceğim...
“Merhaba yeni şehir. Cennetten, Antalya’dan geliyorum sana. Beni içine al. Hırçın kalabalığında ne kaybolayım ne de dışında yolumu arayayım. Beni onun gibi sarıp sarmala ki seni de dibine kadar yaşayayım, sana da sözcükler biriktireyim.  Senin için de dökülsün kalemimden. Okunsun.”





 


BABAMIN DOLABI


BABAMIN DOLABI

 


On iki yaşımdan beri sokaklardayım. Çöp kutularını özenle karıştırır bulduklarıma her defasında şaşkınlık duyarım. Karış karış bilirim buraları ama yine de ne bulacağımı merak ederek gezinirim.

Bunu belki kimse anlamayacak; çöp karıştırmak çocukluğumdan beri bana çekici gelir. İnsanların gizli yanlarını görmeye yetkin biri olduğumu düşünürüm. Çöpte gördüklerim yalnız bende saklı kalır ve hiç tanımadığım insanlarla sırdaş olurum.

 Çöplerin de insanlar gibi çeşitli olduğunu söylersem belki şaşırtıcı olmaz. Ama hiç bir çöp diğerine benzemez dersem dünyada milyarlarca farklı çöp türü olduğunu gerçekten anlatabilmiş olur muyum? Böyle düşününce şaşkınlıktan insanın dili tutulur.

Babam ben küçükken çöplerin atıldığı arazilerden mobilya ya da işe yarar başka eşyalar bulur, siler paklar Bit Pazarları’na götürüp satardı. Bazılarını evde bırakırdı. Evimiz öyle küçüktü ki enteresan, görkemli eşyalarla iyice ufalırdı. Boydan boya meşe ağacından işlemeli dolap hâlâ evde. İçi, çöplerden getirdiğim kitap, dergi ve parçalanmış ansiklopedilerle dolu.

Babam öldüğünde on beşime yeni basmıştım ve babadan oğula devreden bu kirli işi sürdürmek zorundaydım. Bir sene sonra annem zatürreden yatağa düştü; bir akşam eve döndüğümde vücudunu buz gibi buldum. Saatler önce mi öldü yoksa soğuktan dona mı kaldı hiç bir zaman öğrenemedim. Tek bildiğim okul formamı üzerimden çıkarıp sokak elbiselerini giymenin zamanı gelmiş olduğuydu.

Züleyha okuyordu o zamanlar. Bir yıl etrafında gezindim. Onunla konuşabilme cesaretini kazandığımda okuldaki arkadaşlarından daha temiz pak göründüğüm ve gururla söylemeliyim ki bilgili olduğum için benden hoşlandığını söyledi. Kaderin bana yazdığı en güzel yazı odur. Üstelik ben evde sadece çöplerden çıkanlar ve kitaplardan başka bir şey olmadığını görüp benimle evlenmekten vazgeçeceğini düşünürken… Onun da böyle bir hayali olması ne şaşırtıcı.

Ömer doğduktan sonra Züleyha’yla beraber kitap okumaya başladık. Birimiz yüksek sesle okur diğerimiz dinler. Belki de bizim en iyi konuşma şeklimiz bu. Züleyha ile aramdaki güçlü bağ kitaplar. Bu bağı sonsuz yapansa oğlumuz Ömer.

 Haftanın her günü sabahın kör saatlerinden gece karanlığına kadar sokakları arşınlıyorum. Artık daha çok çalışıyorum. Züleyha ise çöp kutuları bile düzenli, temiz sokaklarda yaşayan zengin ailelerin büyük evlerine hizmetli olarak gidiyor. Gece olunca da evin arkasındaki çamurlu arazide çöpten bulduğum eşyaları beraber tek tek ayrıştırıyor ardından kitap okuyoruz.

Ömer büyüdü. Artık o da benimle gelmek istiyor. Pisliğin içinde, burun direklerimizi sızlatacak kadar kötü kokan çöpleri karıştırıyoruz. Yine de neden gelmek istediğini biliyorum. O yanımdaysa kitap, dergi bulabileceğim yurtların, öğrenci evlerinin olduğu sokaklara gidiyorum. Onu hâyâl kırıklığına uğratmaktansa… Şansına hep bir şeyler buluyoruz. Elinde özenle taşıyor eve gidene kadar bırakmıyor. Bir odalı ufak evimiz dolaplı bir kütüphaneye, Ömer de doyumsuz bir kitap kurduna döndü. Doğrusu biraz endişeye kapılıyorum. Gün gelecek isteklerine yanıt veremeyeceğim.

Yine beraber çıktığımız sıradan günlerden biri. Daha önce pek uğramadığım bir semte doğru yola koyuluyoruz. Perişan bir mahalle. İnsanlar pazar çadırlarında yaşıyor. Çoğunun okuma bildiğini sanmıyorum. Burunlarından akan sümükleri rüzgârda kurumuş sarı benizli, kırmızı yanaklı ağlak çocuklarla dolu sokak. Sanki kötü bir şeyler oluyor ve insanlar da bunu kanıksayarak hayatlarına devam ediyor gibi, gizlenmiş bir kasvet havada sinsice geziniyor. Böyle sokaklarda aynı hissi duyarım. Yaşadıkları sefaletin farkında olmadan, hayatın değerini bilmeden, adeta şans eseri yaşayan kaybolmuş insanlar.

Sessizce yürümeye devam ediyoruz. Ömer küçük, zavallı evimizin zengin gönüllü, masum ve naif prensi. Etrafta onun alışık olmadığı türde kayıp yaşamlar var. Züleyha ile hayatın bu tarafını ona göstermemek için kitaplara sarılıyorduk. Artık görmesine engel olamıyorum.

Mahallede fazla kalmadan çıkış yoluna giriyoruz. Derken burnuma yanık kokusu geliyor. Orman yangını gibi insanın içini burkan, burun deliklerinden sonsuza dek çıkmayacak keskinlikte bir koku eşliğinde virane bir binanın önüne geliyoruz. Duman bizi içine alıyor. Binanın arkasında ellerinde ağır poşetler taşıyan o ağlak çocukları görüyoruz. Ömer olan biteni dikkatle izleyip anlamak istiyor. Yaklaştıkça, etrafı bir gerginlik ve uğultu alıyor.

Bir kız çocuğu eteğini sepet yapıp kitapla doldurmuş, yanımızdan sakince geçiyor. Ömer en yakın arkadaşlarının hırpani bir çocuğun elinde acı çektiğini görüyor. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i var kızın kararmış ellerinde. Bizim için ulaşılmaz bir kitap; okumaya başlamış, kitabın en heyecanlı yerinde sayfaların kopuk olduğunu fark etmiştik. Her çöpte o kitabı arıyorduk.

Diğer kitap Siyah İnci. “Kız Siyah İnci’yi okusa beğenir” diyor Ömer yavaşça. “Ne beğencem, okuyamam. Banane!” diyor kız.

Kız konuştukça küçük olmadığını anlıyorum. Hırpani. Bilmiş hali böylelikle daha da dikkat çekiyor. Hiç beklemediğimiz bir samimiyet görüyoruz kızdan. “Acele edin, bitmek üzere!”

“Kitapları nereye taşıyorsun?”

“Soba söndü soba! Neyle yanacak?”

Ömer’in cesaretini gözlerinde görüyorum. Kızın kolunu tutuyor, "neresi, göster bize!”…  Kız aynı edasını hiç bozmadan  eliyle gösterip kendi yoluna devam ediyor. Bir yığının etrafında telaşla bir şeyler yapan insanlar var gösterdiği yerde. Rengi solmuş, bazısı parçalanmış yüzlerce tepeleme kitap. Ömer arasına dalıyor.

Üç adam var. Biri bir hayli sert bakışlı ve iri. Diğerleri onun yanında sıska oldukları için öyle görüyor olabilirim. Adamların her an saldırmaya hazır duruşları nedense beni korkutmuyor. İkimiz de cesaretliyiz. Bekleneni yapması gereken kişilerin bizler olduğunu düşünüyoruz. Yüksek bir sesle “Siz de nereden çıktınız? Defolun gidin. Bize ancak yeter, haa…” diyor biri. Ağzından bir şey kaçırmaması için kurnazca Ömer’i dürtüyorum. Adaletsiz bir hayat yaşayanların içlerinde biriktirdikleri intikam duygusuna karşı savaşmanın tam sırası. Derinde sakladığımız savaşçı tarafımızı ortaya çıkarmak hiç zor olmaz. Ama ne var ki biz çöpçüler yetinmeyi bilmek zorundayız. Ömer, azmin kara büyüsüyle kabarık hırslara kapılıp dövüşken olunmaması gerektiğini olgun bir erkek gibi anlıyor.

Kitapları yakacak parasına sattıklarını öğreniyoruz. Sıska adam yaptığını övünçle anlatıyor zavallı evleri ısıtmak için büyük bir iyilik yapıyormuşçasına gururlanıyor.

Çöpte aklımın hayalimin almadığı pek çok şey bulurum ama yüzlerce kitabı bir arada ilk kez görüyorum. Ömer çaresiz kaldığımızı zannetmesin... Asla… Derhal bir şeyler yapmam gerekiyor. Adamlara, kitaplara karşılık yanabilecek ne varsa vermeyi teklif ediyorum. İş pek kolay değil bir de üstelik teklifimde samimi olduğuma inanmıyorlar. Kitapları yakmayı bir günlüğüne durdurmaları için adeta yalvarıyorum.

Sıska adamlardan sessiz olanı, son sözü söyleyen bir hali var. Bekleyeceklerinin sözünü zar zor veriyor. Çok güven vermiyor ama çaresizim.

 Gece boyu düşünüp duruyorum. Sabah Züleyha ile Ömer uyurken vakit kaybetmeden yola koyuluyorum. Atılmış mobilyalar çöplüğüne bakıyorum önce. Sonra onlarca sokak dolaşıyorum ama bir şey bulamıyorum. Ömer’in umudunu kaybetmemesi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım ve karar veriyorum. Tek çarem emektar meşe dolap. Yıllarca beni boş duvardan koruyan babadan miras dostum. Bugün ondan vazgeçmiyor ona büyük bir görev veriyorum.

Dolap öyle eski ki parçalamak kolay oluyor. Belki de,  yapmak istediğim şey için bana onay veriyor. İçindeki yüzlerce kitabı yatak altına ve kapı arkasına istifliyorum. Ömer uyandığında dolabın yerinde olmadığını görüyor. Gözleri ıslanıyor. Ama birden toparlanıyor. Bunun bir seçim olduğunu anlıyor.

Akşam mahalleye gidiyoruz. Adamlar pek tabi sözlerinde durmamışlar. İnsanları poşetlere kitap doldurmaya devam ederken yakalıyoruz. Derhal bırakmalarını söylüyoruz. Dayılanıyorlar. Dolap parçalarını verince ikna oluyorlar. Gerçek anlamda yangından mal kaçırır gibi kitapları alıyoruz.

O günden sonra Ömer kendine tek bir görev biçiyor. Kitapları muhafaza etmek ve çoğaltmak... Benim ona verebileceğim tek şey bu. Bir çöpçü olarak başka ne bırakabilirim? Sadece dev bir kitap çöplüğü…

                                   ***

“İşte; yıllar önce eşim Feyzi ve oğlum Ömer’in topladığı o kitaplar bu rafların en değerlileri ve rahmetlinin bize mirasıdır. O ateş her kitaba öyle bir işlemiştir ki şimdi bile hâlâ, duyduğunuz yanık kokusunun nedeni budur...”

 

Züleyha kütüphanenin koridorlarını dolduran hatırlı kalabalığa kocasının günlüğünü dikkatle okurken sözcükler rafların arasında yankılandı. Sarı yapraklı kitaplar adeta kurtarıcıları Feyzi’ye olan minnet borçlarını haykırdı.

Oradaki herkes gibi gazeteci kadın da hayranlıkla dinledi. Ardından, bir köşede hüzün ile karışık bir gururla kalabalığı seyreden genç adamın yanına yaklaştı;

“Babamın Dolabı kitabının yazarıyla röportaj yapmaya geldim. Kendisi burada mı?”

Ömer, kitabı elinde tutuyordu. Sanki babasından güç alır gibi kitabı okşadı. “O benim,” dedi.

 

 

 

1 Ekim 2020 Perşembe

KIRMIZI TERMOS


KIRMIZI TERMOS


Puslu, yağmurlu bir hava. Böyle havalarda hep çocukluğumu, annemi, içine sıcak süt koyduğu kırmızı termosu anımsarım. Nerede acaba o termos?... diye düşünürüm. Sonra, ‘annem gitmiş, ev satılmış, çocukluğum bitmiş, termosu ne düşünüyorsun şimdi’ der kızarım kendime.
Sütün yanına geceden yapılıp bırakılan mozaik pastayı düşünürüm. Kokusu evin her tarafını sarar, gecenin bir yarısı kardeşimle uykumuzda sırıtarak bir yandan bir yana dönmemizi sağlardı. Annem her öğlen işten eve gelip yemeğimizi yedirir, öğleden sonra o atıştırmalığımızı hazırlayıp işe dönerdi. Ders çalıştığımız odada soba yanardı. Mozaik pasta erimesin diye salondaki masanın üstüne bırakırdı. Sütü soğumasın diye kırmızı termosa. 
Düşünüyorum da annem ne zaman yemek yerdi? Hiçbir öğlen arkadaşlarıyla buluşamaz, kendisi için alışverişe çıkmazdı. Hoş buna ihtiyacı da olmazdı. Dikiş dikerdi. 18 yaşıma kadar giydiğim en gözde elbiselerim, montlarım, askılı bluzlarım annemin diktikleriydi. Her bayram yenilerimiz olurdu. Büyük bir özenle temiz tutar sonraki bayramda da giyebilmek için saklardık. Ama üzerimize olmazdı, büyürdük. Onlar küçülürdü. En derin hayal kırıklığını yaşardık o zaman. Annem yüzümüzdeki hüznü görüp çok daha renkli şeyler dikmek için otururdu meşhur dikiş makinesinin önüne. Şimdi fark ediyorum. Onca iş, ev, okul, biz derken dikiş dikecek zamanı nasıl bulurdu? Ne bulaşık makinesi vardı ne çamaşır. Ne pizzacı ne de hamburgerci. Ocağın altında kocaman bir fırınımız vardı. İşte o bizim zenginliğimizdi. İçinden mucizeler çıkaran annemdi. Onun yarısı kadar olabilsem!...
Böyle puslu, yağmurlu havalarda kırmızı termosu ve annemi anımsarım. Annemin okula gelip, evin yolunda biriken çamurdan kurtarmak için yol boyu kucağında taşıdığını anımsarım. Okul çıkışıma yetişmek için koşarak bana gelişini gözümde canlandırırım. Canhıraş şekilde, bonkörce yağan yağmurun altında genç hayat dolu bir kadın coşkuyla çocuklarına koşuyor… Çamura bulansam ne olurdu sanki? Senin o tertemiz ciğerlerine dolan soğuğa lanet olsun! Ayakkabılarım çamur olsaydı.
Sonra yine puslu bir havada, anne işte, çoraplarımın ıslandığını bilir beklenmedik bir anda elinde sıcacık yün çoraplarla, sınıfın önünde gülen yüzünü anımsarım. Giydirişini ve bir melek gibi oradan  hızla uçuşunu.
 Sarı yağmurluğumu anımsarım. Elimde uçurtma yaparak sırılsıklam eve geldiğim gün beni minik minik patakladığını hayal meyal. Hiç yanmamıştı canım, korkmamıştım da. Ama sen pişman olup sımsıkı sarıldın bana. Ben onu anımsarım.
İşte böyle puslu yağmurlu havalarda annemi, mozaik pastayı ve o kırmızı termosu anımsarım. Sahi, nerede o kırmızı termos?
Annem gitmiş, çocukluğum bitmiş. Elimde bir o kırmızı termos kalmış. 
Özlem Y. Uçak 

22 Eylül 2020 Salı

Patates Yemeği*


PATATES YEMEĞİ
                            
Annesinin gelmesine saatler var. Kayra apartmanın koridorunda yere çömelip okul çantasını boca ediyor. "Anahtarı kaybettim. Ne yapacağım şimdi?" Yere çökünce, koridorun ışığı kendinden sönüyor. Eve girecek olmanın verdiği güven duygusu o an karanlığın içinde kayboluyor. Kırk daireli apartmanın emektar kapıcısı Elif görüyor onu. Yüzünün yarısı aydınlık diğer yarısı silik, sanki hayalete dönen beyaz yüzündeki çaresizliği fark ediyor. Damarlı ellerinde, korkusu kadar kara bir poşet tutan iri bir kadının ona baktığını hissediyor Kayra. Adeta koridor duvarından yapılmış bedeniyle apartmandan bir parça kalıp gibi duran kadının, yalnızca elleri yaşıyor. Tuttuğu poşetin, kulaklarını acıtan hışırtısı apartmanda çığlık gibi yankılanıyor ve en sonunda korkuyla Kayra bağırıyor. 'Git buradan, git!' 
'Korkma. Hey korkma. Beni tanımadın mı?” Güneşli bir sabaha perde açar gibi koridorun ışığı yanıveriyor o anda. “Sokakta mı  kaldın?" Kayra onun sesini daha önce duymadığının farkına varıyor ve yüzünü bu kadar yakından görmediğinin. Yüzünün aksine ince, hafif esen yaz rüzgârı gibi ılık sesi,  Elif' in apartmandaki var oluşunu, Kayra için önemsiz bir ayrıntı iken birden anlamlı hâle getiriyor.
“Kapı önünde beklenir mi? Bizim eve in. Orada beklersin.” Gök gürültüsü kafasındaki uğultulara karışınca, “ Bardaktan boşalırcasına yağmur olmasa…”
 “Akşama kadar sokakta mı bekleyecektin?” Kayra utanarak giriyor eve.
İzbe, küçük, rutubet kokan, iç karartıcı bir odaya kapıcı dairesi adını vermişler diyor içinden. “Annem gelir gelmez ben evime giderim,”
“Tamam, gidersin. Yatacak değilsin burada.”
Kapının ağzında bir mutfak tezgâhı, arada küçük bir tuvalet kapısı. Odanın bir duvarında büyükçe bir pencere, önünde geniş bir sedirden başka bir şey yok. Sedirin kapıya yakın ucuna yaslanıyor. Sedirin diğer ucunda hayatında hiç görmediği kadar küçük bir oğlan uyuyor. Bembeyaz ayakları var. Öyle beyaz ki neredeyse mermer kadar düz ve morarmış. Sokakta oynayacak kadar büyük, sedirin üstünde kaybolacak kadar küçük.  Daha önce görse ilgilenmezdi. Kocaman gözleri çocuğun yüzünü hatta eğrik bedenini kaplıyor. Çocuk uyanıyor. Ev kahverengi, sulu gözlerin etrafında birden hareketleniyor. Uyandığını hissetmiş gibi hemen ardından Elif giriyor içeri. Soğuk havaya rağmen kan ter içinde. Alt tarafı kapılardaki çöpleri çöp bidonuna atmıyor muydu? Diye geçiriyor içinden. Elif ufaklığın elini yüzünü okşuyor güleç bir telaşla. "Ateşin düşmüş!" Annesini görene dek dilsiz ve hastayken çocuk bülbül gibi şakımaya başlıyor.
"Sen kimsin?"
Kayra kendisinin görünür olduğunu fark ediyor.  Oysa bir romanı okuyor gibi etrafı izlemeye devam etmek istiyor. Sanki konuşursa sayfaların içine girip romanın akışını bozacakmış gibi geliyor. Konuşmak istemiyor.
"Yedinci katta oturuyor Kayra, bir süre misafirimiz olacak" diyor Elif.
Büyük gözleriyle uzun uzun Kayra'yı izliyor; "Korkuyor musun? Korkma hastalığım bulaşıcı bir virüs değil, yaklaşabilirsin." Kayra korkak olmadığını göstermek için biraz daha yaklaşıyor.
Elif soluk renklerle bezeli, kalın bir örtü seriyor yere. Üzerine süpürge saplarıyla örülmüş bir tabure koyuyor. Duvara dayandırılmış büyükçe tepsiyi taburenin üstüne yerleştiriyor. Adeta resim yapar gibi çiziyor örtünün üzerini. Kayra, ne yapıyor bu kadın? Diye düşünürken kaşık ve tabak konulunca bunun yemek masası olduğunu ancak anlayabiliyor. Sonra Elif kendi kendine söylenmeye başlıyor. O kadar sessiz ki ama Kayra onu duyuyor,  
“Öyle rahat mısın? Biraz daha yaklaşsana şöyle, açsın değil mi?”
"Yok. Ben yemem."
Elif gülümsüyor. Kayra, toparlak yüzde gizli kalan ve birden su yüzüne çıkıveren gülüşü gördüğü an, o bir kaç saniye, içine ılık bir şey akıyor. Bedenini saran sevginin varlığı Kayra’yı nedenini bilmediği ve tanımlayamadığı bir korkuya, daha çok, nasıl davranacağını bilmemenin paniğine zerk ediyor. Başının yarısını örten yazması saçından yavaşça yere akıyor. O keşmekeş ev birden değişiyor. Sedirin soluk rengi, ağır rutubet kokusu, odanın üstüne üstüne gelen küçüklüğü, hepsi kayboluyor. Gür, kızıla çalan uzun saçlarından her yere ferah bir elma kokusu yayılıyor. Elif o andan sonra Kayra’nın şaşkın bakışlarında, kapıcıyken bir anneye, anne iken bir kadına dönüşüyor.
Üzerindeki solgun iş tulumu ıslanmış, eli yüzü kireçle boyanmış Adem eve girdiğinde yüzündeki kırışığa gizlediği hüznü bir gülümsemeyle kapatıyor. O gelince Elif’in olgun ve anaç hâli, yerini çocuksu bir coşkunluğa bırakıveriyor. Adem’in de gelmesiyle evin tanımsız boşlukları tamamlanıyor.
“Çocuk ne kadar da babasına benziyor.” Diye çıkıveriyor ağzından laflar. Onu da babasına benzettiklerini söylüyorlar ama Kayra bunu her duyduğunda biraz daha yabancılaşmış ve benzerlik hissinden uzaklaşmış hissediyor kendisini. Bu konuşmayı sevmediğini fark ediyor ve konuyu onun açtığını.
Tozlu siyah okul önlükleriyle iki kız giriyor eve, cılız mı cılız ikisi de ve birbirinin aynı. Büyük ağızları, sivri yüzlerini kaplayan gülüşleri bile. Tepsinin çevresine oturuyor herkes. Kenarı kararmış bir yemek tenceresi, iki somon ekmek ve sayıyla dağıtılmış yemek tabaklarında patates yemeği var. Tüten duman odayı ısıtıyor. Kayra da oturuyor. Nazlanmıyor. Annesinin zorla yedirmeye çalıştığı rengârenk yemekler geliyor aklına.  "Bu tabak misafirimizin olsun." Elif içinde et olan dolu tabağı Kayra'nın önüne koyuyor. 
Yemeye başlıyorlar. Baba çocukla şakalaşıyor. Çatlak, kararmış elleriyle değerli bir vazoyu hassasiyetle tutuyorcasına nazik davranıyor. Oğlan birden öksürüğe boğuluyor. Boğazına bir şey kaçmış gibi kızararak öksürüyor. Elif bir şey içiriyor. Hiç bir şey olmamış gibi gülüşüyorlar sonra. Çocuk mutlu. Ama diğerlerinde hüzünle karışık bir umarsızlık seziyor. Ruhlarından akıp her şeyi yutabilecek kadar büyük bir sessizlik çöreklenmiş üzerilerine. Kızların yüzleri tabaktan kalkmıyor. Kayra gözlerindeki hüznü ve çaresizliğin sebebinin bu hiç bir şeyi olmayan eve ve bu yemeğe, onların fakir olmasına yoruyor ve hak veriyor. Böyle bir yerde kim mutsuz olmaz ki diyor kendi kendine.  
'Bu odada nasıl uyuyorsunuz? Yan yana hep beraber mi?'
'Evet, çok da eğleniyoruz. Hikâyeler anlatıyoruz birbirimize.'  
Çocuk neden hep gülümseyerek bakıyor? Bir odada yan yana uyudukları için mi, hep beraber? Gece çok karanlık ve sessiz olduğunda ve tuhaf sesler duymaya başladığında yorgan yerine annesine sarılsa… Belki de, evet. Kayra hiç bilmiyor bu duyguyu. Bir tabak yemek, birkaç minder ve bolca gülüşmek sadece bunlar var bu evde.
"Haydi, herkes dersine" diyor Elif, sesindeki tını bir öğretmen edasında ama sevimli. Kayra da açıyor kitabını. Güzel bir saklanma yeri oluyor kitap.  Arada etrafı izleyebiliyor, çoğunlukla Elif’i ve oğlunu. Oğlunu sevişi, dokunuşu kafasında durmadan resimliyor, masal kahramanı yapıyor onları. Ve saatler boyu renk renk boyuyor kendinin isyan boyalarına. Evi aydınlatan tek pencere, apartmanın derme çatma bahçesine bakıyor. Olanca yağmurun ardından bir ışık vuruyor.  Evin karanlığı kalkıyor.
Akşam oluyor. Kapıdan çıkmadan önce şöyle bir dönüp bakıyor. O izbe oda sıcacık,  kocaman bir eve dönüşmüş. Minderlerle rengârenk, sevimli bir masal evi olan bu minyatür yuvayı, Elif’i, güleç çocuğu, masum kızları, güven veren babayı aklının bir yerine sığdırıp kendi evine çıkıyor.
Sonraki günlerde gözleri hep Elif’i aramakla geçiyor. Elif ilk gördüğündeki gibi adeta hayalet oluyor. Çöpleri başka birisi alıyor, soruyor:
 Annesinin kahverengi saçlarına değen ufaklığın iri gözleri çıkıp geliyor gözünün önüne. 'Nasıl olur? Nasıl  olur?' diye sayıklıyor. Elif' i görmek istiyor. Ellerindeki boşluğu doldurmak, ona  bir kere sımsıkı sarılmak, oğulluk yapmak istiyor. Yedikleri patates yemeğini, gülüşmelerini, ufaklığın yorgun ama mutlu yüzünü düşünüyor. Sonra birden, sadece onun tabağında et olduğunu, o küçücük parça etin aslında son yemeğini yiyen çocuğa ait olduğunu ama onca acı ve yokluğa rağmen misafire saygılarından, Kayra’nın tabağına koyduklarını anlıyor. O zavallı hasta çocuk o gece ölüyor. Bir kor düşüyor kalbine. Pişmanlıkla haykırıyor; “ Keşke ona gülümseseydim. Keşke onunla konuşsaydım. Keşke o yemeği ben yemeseydim…”