1 Mayıs 2018 Salı

Distopya Dergide Bu Ay


KÜÇÜLÜŞ

Saat bir. Vakit yaklaşıyor güneşle savaşımız başlıyordu. Dokunduğu yeri kavuran ışık yatak odasındaki yüklüğün üzerinden hareket etti. Kapıya gelmek üzereydi ki fırlayıp dışarı çıktım. Diğer odada uyuyan bebeğin üzerinde sallanan tülden yol bulmuş minik kollarını yakalamak üzereyken tuttum. Kucakladım. Perdeyi sıkıca kapattım. Beklenen sona adım adım yaklaşıyor olacaklara engel olamıyordum.
Güneş evi ele geçirmiş, bizi hapsetmişti. Değdiği yerler büyüyor bizim yaşam alanımız ufalıyordu. Duvardan uğultu duyuldu. İçinden. Gürültüyle bebek uyandı. Yere çöktüm ve dayadım memeyi. Güneşten ölüm pahasına onu saklıyordum. Koridor en korunaklı yerdi. Savaşın kızıştığı yerse salondu. Biz koridordaydık. İki yaşındaki adeta devler ülkesinden iri bebeğim; bana terle yapışmıştı.  Onu kendimden kopartıp yere koydum. Yavaş ve sakin olmalı onu ürkütmemeliydim. Ardından vücuduma takılı iki kol kurmalı oyuncak gibi yanlarıma düşüverdi. Ölü gibi serilip kaldım. Yorgunluktan değildi. Yılgınlık vardı. Gelen saatlerin telaşı almıştı beni. Kendimi sonu olmayan bir kâbusun içinde çaresizce çırpınan bir kuş gibi hissetmem ondandı. Bitimsiz bir bezmişlik duygusu ölme isteğimi kabartıyordu. Aniden bir ışık düştü salona, bize doğru akıyordu. Parlaklığı öyle güçlüydü ki gözlerim kamaştı. Neredeyse kör olmak üzereydim. Kıstım. Hiçbir şey görmüyordum. Koridor ip gibi uzadı. İnceldi, daraldı; bir fiskeyle koparılacak bir dikiş ipine döndü.
 Saat iki oldu. Ev küçüldükçe oksijen azalıyor hızlı nefes alıp veriyorduk. Fakat korkmuyordum. Biraz daha alıştığımı ayrımsıyordum. Belki karar verdiğimdendi. Birkaç saat sonra ev zerre bir üçgene dönecek, her şey eriyecek, akıp gidecekti. Bense… Cüssem küçülmeyecekti belki ama nefesim nokta kadar kalacaktı.
Artık öyle güçlü ve uluydu ki alevini bulabildiği her aralıktan püskürtüyor önüne gelen her şeyi yok ediyordu. Koltuk, sehpa, yerdeki siyah halı, üstündeki oyuncakların çığlıkları kulağımı acıtıyordu.
Saat üç. Şişmiş memelerimi boşaltan oğlum bir yere yetişmeye çalışır gibi hızla emiyordu. Kulağının arkasına sığınmış sarı lüle sırılsıklamdı. Ağzımda tuttuğum nefesten biraz üfledim. Yüzüne, ensesine biraz da böğrüne. Ama terini kurutamıyordum. Bir avuç suda debelenmekten yorulup kuma vuran okyanus balığı gibiydi. En çok onun bu hali beni deli ediyordu. Oysa bir güneş parçasında kavrulmak yerine güneşli günlerin güzel olduğunu bilmeliydi. Artık çok geçti.

ÖYKÜNÜN DEVAMI DAHA DA İLGİNÇ. 
OKUMAK İÇİN DİSTOPYA DERGİ'Yİ EDİNMELİSİNİZ. DERGİ ALMAK BİR AYRICALIKTIR. ÖZELLİKLE BİR EDEBİYAT DERGİSİNİ... 


24 Mart 2018 Cumartesi

İÇİMDEKİ GÜRÜLTÜ


Gerçeğin umut vermek diye bir görevi yok. Umudu insan kendi alır. Umutlanmak insanın doğasında varsa ne yapsın gerçek. Her doğan güneşle karanlığın yok olduğuna inanç, insanın içindeki karamsarlığın da yok oluşuna gebe. Umutlanmaya devam edelim her konuda her zaman.  
Gürültü. Dünyanın çığlık atan bir kadın olduğunu varsayalım. Bu kadının avucu kadar insan, yani bizler,  kitap, müzik ve sinemayla hayatta kalmaya yani nefes almaya çalışıyoruz. Avuçlarında bizi sıkıp boğmasını önlemek için bizim de çığlıklarımız bunlar; edebiyat, sanat, şiir, lirizm. Gürültünün içinde kaybolup gitmemek tüm derdimiz ya da bir şeye tutunmak ve başarabildiğimiz kadarıyla içinden sıyrılmak. 
Bazen çığlıkla kapanan duvarlara balyoz indirmek gerekir. Bazımız öyle masum ve çaresiz ki, vurduğu o balyoz da, kendine has bir narinlik ve nezaketle, yalnızca renkli ve hoş bir tını gibi ses vermekten ileri gidemiyor, duvara etki etmiyor. Biz, imgelemimdeki o zarif ve günahsız biz, ince, kurumuş, toz gibi parçalanıp ufalmak üzere bekleyen dallarız. Üzerimize örtülecek toprağın, esecek yaramaz ve hırçın rüzgarın etkisini misliyle hissedecek hassasiyetteki kırılgan dallarız.
Gürültü gittikçe artıyor. Dünya daha hızla dönüyor gibi. Ulaşmak istediği sona yaklaşmanın verdiği bir güç var sanki, üzerindeki bizleri etrafa savurarak, çıldırmışçasına bir hırs. Ve biz ne olduğumuzu nereye gittiğimizi anlayamadan, belki de daha hiç başlamamışken bitirmek zorunda kalıyoruz her şeyi. Sevgileri, hayatları, nefes almayı. Kalabalık arttıkça, gürültü yükseldikçe, sesimizi duyuramamanın bezginliğiyle sesimiz daha kısılıyor, küçülüyor ve silikleştiriyoruz kendimizi. 
Belki yanı başımızdaki bizi duyar da uzun uzun dinler ve anlar diye ümitlenmemek elimizde değil. Biz kendi iç kalabalığımızda öyle yoğun ve doluyuz ki kendimizi duyuramadığımız gibi onları da duymuyoruz.  Susuyoruz bu yüzden. Dinlemiyoruz. Sırf dünyada var olmanın tek sebebi buymuşçasına. Ayakta, oturarak, yatarak öylece duruyoruz. Hiç bir eylemde bulunmadan. Hatta sevmeden ve önemsemeden. Çaresizliğin daha başka bir boyutu olabilir mi? Başka? Biz çaresizliğin en dibinde yere yapışıp kalmış bir leke gibi kurumuş, koyulaşmış, sertleşmiş ve belirginleşmiş isimsiz ve tanımsız bir nesne gibiyiz. Birinin bizi görmesini ve silip çıkarmasını bekliyoruz belki de ya da böyle ölmeyi ve başka dünyalarda nasıl ve neyle yaşanır, ona ertelemeyi hayatı. Bu çaresizlik değil de ne ola ki?


1 Ocak 2018 Pazartesi

AYAKKABI TAMİRCİSİNİN İLGİNÇ RÜYASI

Bazı insanlar, mesela bir ayakkabı tamircisi, neredeyse çocuk yaşta başladığı mesleğini aynı mahallede hatta aynı dükkânda sürdürüyor. Önüne gelen çeşit çeşit ayakkabıyı boyuyor, dikiyor, söküyor ve yapıştırıyor. Yıllarca başka bir şey yapmaya ne zamanı oluyor ne de gücü. Ece ayakkabı tamir dükkanına sık olmasa da zaman zaman giriyor ve her girişinde hissettikleri aynı oluyor. İçinden fışkıran boğucu bir sıradanlık. Deri, boya ve toz kokusunu içine çekerken buranın başka bir dünyaya ait olduğu fikrine kapılıyor. Binlerce hatta belki milyonlarca ayağın deriye sinen kokularını duyumsamak, hayatlardaki farklılıkları ve aynı anda sıradan şeylerdeki birbirlerine benzerlikleri onda baş döndürücü bir etki yapıyor. Parlak, rugan ayakkabısını gösterirken tamircinin, hayatı boyu defalarca tekrarlamış olduğu el hareketinin çabukluğuna ve naifliğine gizliden bir hayranlık duyuyor. Arka duvarda ürkütücü şekilde duran eğik ve siyah aynadan seyretmeye başlıyor. Elleri ayakkabının üstünde ustalıkla, yüzündeki yol yol  çizgiler kıpırtısız duruyor.

Sıradan, sabun köpüğü gibi sohbetler bu insanları dinlendiriyor. Düşüncelere dalıp içeriden çıkamamak tehlikesini yok ediyor belki de. Tamirci işini yaparken bir yandan da yanındaki çırağına rüyasını anlatmaya başlıyor. Hep aynı rüyayı görse de her defasında onu heyecanlandırdığını söylüyor. Ece meraklı görünmekten çekiniyor belli etmek istemiyor ama dinliyor:
Yağmurlu bir günde dükkândadır. Oldukça ürkünç, karanlık bir hava vardır. O ayakkabı topuğu çakarken şimşekler çakar. Kulakları sağır eden bir gürültü olur. Karşısındaki duvar çökmüştür. Korkunç bir manzaradır. Sokağı görür. Etrafta bağrışmalar vardır. Ama onda panik duygusu belirmez. Telaşlanması gerekirken sakindir. Sanki hep yıldırım düşüyor, evler yıkılıyor gibi sakin. Topuğu çakmaya devam eder. Bir an dehşet duygusuna kapılacak gibi kalbi hızla atar, hemen geçer. Ardından sevinç hisseder. Koca binanın duvarı çökmüş; sevinç hissetmesinden utanır. Gördüğü rüyadan dolayı kendini ayıplar…
  “Felaket oluyor insan sevinir mi yahu?” diyerek bitiriyor rüyayı anlatmayı.
Ece aynadan adamın ellerini izlerken parmaklarındaki boya lekelerini fark ediyor. Derinin içine işlemiş ve sanki doğuştan öyleymiş gibi gayet olağan ve sıradan görüyor. Neredeyse yarım yüzyıldır ayakkabı tamir ettiğini düşünürse hayatını değiştirmek için onun bir cesareti olabileceğini sanmıyor. Yaşamını durağan şekilde sürdürmenin huzurunun onda yarattığı dinginliği ama bir yandan da için için hayatında büyük bir değişim istediğini anlıyor. Başka bir kuvvetin her şeyi değiştirmesini bekliyor tamirci. Bu yüzden rüyasında yıkılan duvara bakıp sevinç gösteriyor.
Ece bu çıkarımını ona söylemiyor. Söylemesinin bir anlamı olmayacağını biliyor. Önyargılı olduğunun ve tamircinin bunu yıkacak bir iradesinin olmadığını da ayrımsıyor. Ve böylece bundan kaynaklanan bir tarafsızlık ve ardından gelen büyük bir duyarsızlık yaşıyor.
'Usta, bitince bir de boyayıver' diyor ve sehpada duran gazeteyi alıyor.

(Son Gemi Edebiyat Dergisi Ocak/2018 sayısında yayınlanan öykü)

11 Kasım 2017 Cumartesi

CENNET'E VEDA

Birkaç saatim var. Birazdan ayrılacağım bu şehirden. Şehir mi? Hayır. Burası bir Cennet. Gözlerimi kapattım daha ayrılmadan hayalimde canlandırıyorum seni. Kaçırıyorum kendimi. Kürek kemiklerime kanatlar taktım, uçuyorum işte. Narince çırpıyorum kanatlarımı. Kuş olmanın keyfi de bir başka. Alabildiğine mavilik altımda; sıcak bir yatak gibi kıvrık. Süzülerek sahile konuyorum.
Milyonlarca çakıl taşı karşılıyor beni. Uzanıyorum üzerilerine. İyice yayılıyorum. Taşlar öğle sıcağında, ısıtıyor bedenimi. Güneş her zamanki gibi, küstah; içime işliyor sarısı. Damarlarımda geziniyor. Gözüm hâlâ kapalı, yine de dans ediyor gözümün karanlığında.
Hani kürek kemiklerim kanat olmuştu ya; sarıyorum bedenime. Sonra, çakıl taşlarının hepsini kucaklama dürtüsü sarıyor beni. Durdurulamaz bir istekle çocuk gibi yuvarlanıyorum. Sahilin tüm taşları tenime değiyor. Öyle kışkırtıcı ki kendimden geçiyorum.
Sahil bitiyor. Arkasından orman geliyor. Nasıl mı? Burada sahil ile orman iç içe. Dağlarsa görkemli gölgeleriyle dimdik yanlarında. Giriyorum ormana. Bodur ağaçlar, maki, yaprağını döküyor üzerime, boğazıma kadar. Elbise gibi giymişim sanki.
Tepelerinde pembe bulutları olan güleç yüzlü insanlar koşuyor yanıma. Burada ölmeyi seçen, o karmaşık hayata dönmek istemeyen insanlar. Selam veriyorum, onlar da bana; üzerimdeki yapraklar uçuşuyor. Pembe bulutların içine dalıyor. Öyle güzel öyle keyifli. Ah, nasıl bırakırım bu Cennet’i?
Gökyüzü, hep mavi; hiç mi aldatmaz mavisini? Bazen beyaz bulutlar cömertçe bırakıyor yağmurunu. Dakikalar bazen saatler. Sonra her şey berraklaşıyor sanki ibadet etmiş de arınmış gibi. Güneş açıyor. Sokak aralarına dizili ağaçların dallarında saklanan damlacıklar beliriyor. Böylelikle cennetin destan olmuş mis kokusu etrafa yayılıyor. İşte o andan itibaren kent sakladığı gizini açık veriyor. Ulu orta herkese gösteriyor. Doğa tüm çıplaklığıyla meydanda, Cennet’te tüm canlılar birbirine âşık. Zaten burada hep aşk var. Herkes her şeye âşık. Ağaç yağmura, insan küçük bir çakıl taşına... Her şeyden bir parça içimde saklamanın bir yolunu buluyorum. Kimsenin açık etmediği huzur kutuma koyuyorum. 
Kış yeni göstermeye başlıyor yüzünü. Sessiz bir çocuk gibi uslu; ne şımarık ne de gürbüz; nazik şimdilik. Ilgıt esen rüzgâr hafifçe dokunuyor yüzüme. Kentin mevsimleri onun gibi yumuşak ve dengeli. İnsanlar bu dengenin içinde kaybolmaya gönüllü. Bir de benim gibi ayrılmak zorunda olanlar var; Cennet’ten ayrılan yani hayata dönmek zorunda kalan üzgün insanlar. Hem burada sonsuza dek kalmak istiyor insan hem de hayata dönmek. Çünkü burası Cennet.
Artık benim için gitme zamanı. Mavi göğün altında serili denizi ve bir baba gibi onu sarmalayan ulu dağları arkamda bırakacağım. Coşkuyla büyüyen yemyeşil ormanı, içinde öten kuşları, sokaklarda fütursuzca oynaşan kedileri, ağırbaşlı ve mağrur köpekleri yüreğimde yaptığım huzur kutusuna koyuyorum.
Kanatlıya biniyorum. Az sonra beni bekleyen çılgın kalabalığa doğru uçacağım. Gitmeye karşı koyamazken diğer taraftan buradaki huzuru bulamamanın endişesi içimi kemiriyor. Sen bir cennetsin, sende mutlu bir ölüyüm. Ama gitmeliyim; ispatlamak, başarmak, tepetaklak olup yükseklere çıkmak, kırılmak, sonra yeniden onarılmak, ağlamak, coşmak, yani yaşamak için Cennet’ten ayrılmalıyım. Sonra yine geleceğim. Elbet geleceğim Antalya.
“Merhaba hayat. İçine al beni. O hırçın kalabalığında ne kaybolayım ne de dışında yolumu arayayım. Seni dibine kadar yaşayayım ki sana da sözcükler biriktireyim. Dökülsün kalemimden destan olsun, okunsun.”



23 Ekim 2017 Pazartesi

FANUS

Yedi yaşımdayken ne çok hayalim varmış. Dünyayı gezmek istiyormuşum örneğin. Günlüğümde kimsenin ve hiç bir şeyin beni ve hayallerimi değiştirmesine izin vermemekle ilgili çocukça, masum yazılar vardı. Kolay gerçekleşecek hayâller değildi. Zaman, para, cesaret gerekiyordu.
Olanlardan sonra her şeyi bırakıp dayımın bana bıraktığı Foça'daki evde günlüğümü okurken bulmuştum kendimi. Böyle durumda verilecek tepkilerden biri bu kaçıştı. Ya da saklanış veya her ne denirse. Bu zamana kadar anlamlandıramadığım, varlığını inkâr ettiğim sıkıntıdan birden kurtulma hissiyle hafiflemiş, hayata çocuk gözle bakmaya başlamış ve en sonunda yedi yaşımda hayal ettiğim şeyi yapmaya karar vermiştim. İşte asıl ilginç olan buydu.
Şunu en baştan anlatayım:
Tunç’la aylardır kısır bir döngü içindeydik. Evliliğin beşinci yılında değiştiriyordu aşk şeklini. Bazıları için iyi yönde olabilirdi ama benim için yaşama sebebimi sorgulamaya kadar giden bir değişimdi. Ona üstünkörü, özensiz cümleler kuruyor, o konuştuğunda dinlemeye hazır hissetmiyordum. İşten koşarak geldiğim evim köhne bir kutuya dönmüştü. Bir zamanlar öpüşüp koklaşırken yavan bir “iyi günler” dileğiyle güne başlar olmuştuk. Birbirimizden uzaklaşıyorduk. Bunu hissediyor inkâr ediyordum. 
Bir gece Tunç uyurken telefonu uzun uzun titredi. Kayıtta Serap Doruk yazıyordu. İşyerimden tanıdığım birinin gecenin bir vakti Tunç'u aramasına şaşırmıştım ve aradım. Restoranda telefon unutulmuştu. Ne Serap’ı ne de Tunç’u tanıyorlardı. Neden Tunç aranmıştı? Tunç’un nasıl kayıtlı olduğunu duyunca neredeyse küçük dilimi yutuyordum. Kocası sanmışlardı.
Demek onlarca mesaj ve konuşma vardı. Tunç’un telefonunda görebilirdim. Ne arama vardı ne mesaj. İçi boş bir rahatlama hissetmeye zaten hazırdım, yattım. Bir şey dürttü kalktım. Tunç’un doğum gününde, kutlama yapmadığımız halde elinde pahalı bir saat hediye ile Serap’ın çıkagelmesi aklıma geliverdi. O an ne kadar saçma olduğunu anlamamıştım. Her şey tek tek aklıma geliyordu. Sevgililer gününde ailecek karşılaştığımızı anımsadım. Restoranda aynı masayı paylaşmıştık. Düşüncelerim berraklaşıyordu. Serap’ın hemen her gün beni arayıp, tuhaf sorular sorması. Bana karşı anlamlandıramadığım hareket ve tavırları ve benim ona hiç bir şekilde ısınamam...
Alev gibi bir kuşku düştü içime. Gözümü kırpmadan sabahı ettim. Tunç deliksiz uykunun sağlıklı gülüşüyle güne başladığında baykuş gibi başında tünüyordum. Ağzıma gelenleri hiçbir sıraya dizmeden arka arkaya sıralamaya kararlıydım. Ta ki sevgi dolu güzel bakışıyla, “günaydın karıcığım!” diyene kadar. Aklıma çamur gibi sıvanmış tüm pislikler o anda berrak suyla yıkandı. Tunç beni aldatmazdı. İnanamazdım. Kendimi ikna etmem çabuk oldu. Ona bahsetmeyecektim.
Günler geçiyordu. Susmak çözüm olmuyordu. Huzursuzdum. Kafamın içinde oturan şüpheci, gergin, mutsuz olmaya gebe kadın beni didikleyip duruyordu. Ama ben hiç bir şey yapmıyor söylemiyordum. Belki de altı boşalmak üzere olan saygının bekçisi olduğumu sanıyordum. Boşuna çabaladığımın da ayrımına varıyor beynimi uyuşturmaya çalışıyordum.
Böyle haftalar geçti. Yoğun iş temposu içinde duygularımda korkutucu bir uyuşma yaşıyordum. Derken hiç beklenmedik bir gelişme oldu. Erkan Doruk aradı. Üzgündü ama daha çok sinirli ve duygusuzlaşmış olduğunu sezinliyordum. Haftalar önce eşini, takip etmeye başlamış ve başkalarının olduğunu gözleriyle görmüştü. Biri de Tunç’tu. Yığınla delili vardı. Telefon konuşma kayıtları, mesajlar, e-postalar, fotoğraflar... Bunlar sayesinde  oğlunun velayetini almış ve boşanmıştı. 
İşte, onu son gördüğüm gece “Âşık oldum” deyiverdi. Kırmızı ojeli ayaklarımın altında, otuz beş senedir sabit duran yer kaydı ve yere oturdum. Karanlık suyun içine girmiş dibe doğru iniyordum. Sevgim, ben ve bendeki Tunç başkalaşmıştı; yılgınlıkla beraber isyan, aynı anda hüzün hepsi birbirine karıştı. Kirletilmiş, kullanılmış, itilip kakılmış ve uçuruma tekmelenmiş gibiydim. En yakınımdan, sevdiğimden öyle bir darbe yemiştim ki dünyamı tersine döndürmüştü. Beynimde hiç geçmeyen bir gürültüyle var olmamış olmayı diledim. Ertesi gün Foça’daki yazlık eve attım kendimi. 
 Tunç’un bu evden haberi yoktu. Başkentin, robotsal sıradanlığı, göğün karalığı ve yerin ak karından sonra bir romanı çağrıştıran, adı manidar sokağın girişindeki bahçeli eve yerleştim. Huzur sokakta ağrımı dindirmeye, içimi durultmaya sabrediyordum. Gelen mesajları dinleyip telefonu kapalı tutuyor, gündüzleri saatlerce yürüyor, keskin rüzgarda böğrümü denize verip çılgın bir sessizliğe dalıyordum. 
Onca güzel şeyden geriye kalan tebessümler de yok olmaya başlamıştı. Güvensizlik büyüyor, kocaman bir kara balonun içine beni hapsediyordu. Neredeydi umut dolu berrak duygularım, sevecenliğim? Puslu ve solgundum. Kalbim gecenin karası kadar kara duygularım cansız bir varlık gibi ölüydü. Eski günleri düşünmeden edemiyor düşündükçe hırslanıyordum ve cesaret kazanmaya başlıyordum. Uzaktaydım; Tunç’a öfkemi yine de kontrol edemiyordum. Beni yiyip bitiren şey neden bu duruma geldiğimdi. Nerede hata yapmıştım? Düşündükçe sinirlerim boşalıyor çılgınlar gibi ağlıyordum. Daha hassas ve tahammülsüz biri olup çıkmıştım. Sıkıntımı içime atmayıp dışa vuruyordum. Hırçındım.
Tunç’un son yazısında Serap’tan gelen bir mesaj vardı. Mesajda, “Korkaksın. Bu aşk için oğlumu feda ettim, hayatım mahvoldu. Hiçbir şey olmamış gibi yapamazsın. Karına dönüp ben yokmuşum gibi davranamazsın. Bedelini ödeyeceksin!...” yazıyordu.
Serap’ın tavrında hiç bir şeyden korkmayan bir hâl vardı. Durum öyle bir hâl almıştı ki Tunç işbirliği yapmamı istiyordu. Eğer Serap vazgeçmediğimi görürse o zaman Tunç kendini daha güçlü hissedecek ve onun ihtiras kokan tacizlerine karşı kendinden emin bir şekilde durabilecekti. Tunç’un yanında olmamam Serap’ı güçlendiriyordu. Bir çıkmazın içine sürüklenmekteydim. Onu tanıyordum. Geçmişini kim daha çok beslemişse ona gideceğini biliyordum. Bencildi. Terazisine kendi istediklerini koyuyordu. Duygularım, hayâl kırıklıklarım önemli değildi onun için. Benden vazgeçmiyordu ya, o bana yetmeliydi. Gel gör ki, ben başka duygular içindeydim. Cam bir fanusun içindeki berrak suda mutlu yaşadığımı sanıyordum. Ama fanusun suyu kirlenmiş ve dibe çökmüştüm. 
Aklımı boşaltabilmek içindi Foça. Tuhaf bir şekilde bu acıdan haz almaya başlamıştım. Sanki ne kadar acı çekersem bu karmaşa o kadar daha iyi sona erebilir veya başlayabilirdi. Günlerce konuşmadım. Tunç her gece bana günah çıkarıyordu. Sanki gizli mabetteki kilitli sandığı açmış, kurcalıyor gibiydim. Kilidi açan ben değil, suskunluğumdu ve Tunç her şeyi ortaya döküyordu. Sadakatsizlik, yalanlar ve hatalarla yüzleşirken aynı zamanda kendime haksızlık ettiğimi görüyor ve özgürleşiyordum.
Yıllarca aynı yatağı paylaştığım adamın başka kadınla beraber olup benden hiçbir şey olmamış gibi davranmamı istemesini kabullenemiyordum. Ama yine de, onu buna iten şeyin aşk olduğuna gerçekten inanmış olmasını yürekten diliyordum.  Diğer yandan, erkeğin tek eşli olmayı beceremeyen bir cins olduğunu o bildik kalıpların dışına çıkamadığını ve aynı anda iki kişiyi sevebileceğini görmek beni katılaştırmıştı. Aramızdaki diğer fark, o kendini aşk üçgeni içinde kalmış bir mağdur olarak çıkmazda görüyor bense ben ne istiyorum ve neyi daha çok seviyorum sorularına yanıt bulmak istiyordum.
Ta ki, Tunç'un kimi istediğinin veya beni ne kadar istediğinin hiç bir önemi kalmayana kadar bekledim. Sevgime ihanet etmeyecektim. Onun hatasını sırtlanmayacak kendi hatalarımı koluma takıp yoluma gidecektim. Benim ödeyeceğim bedel beş yıldır berrak suyla doldurduğum fanusu devirmek ve atlamaktı. En ağırı da buydu. Ama başa dönüyordum. Yedi yaşıma. Nereye gideceğime yolda karar verecektim.