2 Aralık 2018 Pazar

Sinema Koltuğu

SİNEMA KOLTUĞU

 

Lafı dolandırmadan söyleyeyim; sinemaya tutkunum. Bizim caddenin köşesindeki Kültür Sineması’na her ay en az bir yeni film gelir. Bazen haftalarca sinema perdesinin açılmadığı zamanlar olur. O günler aklımdaki sinemanın hayâli ile geçer. Onun bile keyfini sürmek güzeldir.

Bana sinema tutkusunu aşılayan kadınla yine bir gün sinemadayız. İçim içime sığmıyor. Bordo perdenin görkemli bir açılışla yerini beyaza bırakmasını ayakta izleyeceğim. Sonra da rengarenk ve masalsı görüntülerin başlama anını saniye saniye özümseyeceğim. Işıklar sönene kadar etrafı izliyor heyecanımı bastırmak için elimde sıkıca tuttuğum kese kağıdından bir buzlu badem atıyorum ağzıma. Bademin serin ekşimsiliği çocuk dilimde dolaşırken gözlerim daha bir büyüyor perdenin tümünü bir bakışta görecek hale geliyor.

 Koltuğa kurulmak benim için önemli, hemen oturmuyorum. Belki de hem yaş hem de boy olarak küçük olduğum için; öyle büyük ki, uzay mekiği kaptanının koltuğu gibi görüyorum; tüm salonu da uzay aracı. Düşlerim ‘salondan uzay gemisinin' içinde, ben de 'kaptan koltuğunda'… Uçmaya hazırım. Bundan sonra olacaklar gözlerim kadar gerçek, hayaller ise gördüklerim gibi, büyülü ve renkli. Kalbim atmaz, nefes bile almam. Yaşlanmam adeta, yaşım geriye doğru gider, her dakika daha bir çocuklaşır ve en sonunda balık olurum.

 Perdenin içine dalıp filmde oynamaya başlarım. Arabamla havalanır tarihte geçmişe giderim. Düzeltirim bozulmakta olan gidişi. Sonra “geleceğe döner”, ne olacaktım ne oldum diye yetişkin halimi izlerim. Bu hiç bitmeyen bir meraktır insanda. Sinemanın büyüsü bana bunu görmenin hazzını yaşatır. Bisikletimi yıldızlı gökyüzüne doğru hızla sürerim. Sepetimde uzaylı, yeni dostumla. Salondaki herkes onu sevimli bulur. Keyiflenirim. Şu sihirli tozlardan alıp kötülerin üzerlerine dökerim. Küçültürüm kafalarını. Bir yunusun kuyruğunda gezinirim maviliklerde. Sonra bir köpek balığı görür çıkarım korsan yelkenlisinin tepesine; serkeş bir korsan gibi bakarım güneşi batıran ufka… 

 Bir ben değilim böyle. Seren, Çağıl, Ongun, Deren, beşimiz de aynı duygularla filmin içindeyizdir. Dünyaya tepeden bakarız ayın üstünde. Her şey küçük, basit, sevimli. Ve hepsi bize aittir. Köpeklerimiz, fillerimiz ve foklarımız olur. Sahiplenir, onlara kötü davranmayı hiç düşünmeyiz. Kötülere karşı savaşacak uçaklarımız, oklarımız ve atlarımız vardır. Her şey anlamlı ve doğaldır. Sadece bizim bildiğimiz ve kullandığımız ağaç evler yapar üzerini oyuncak ve kitaplarla kaplarız. Yırtık, askılı şortlarımız, büyük, sert şapkalarımızla kovboyculuk oynarız. Ama en favorimiz uzaydır. Uzay gemisini çalıştırır dünyanın çevresinde tur atarız. Ayın kuyruğuna oturup ayaklarımızı sallayarak oltamızı gökyüzüne bırakırız. Hayallerin de ötesine gider bunların gerçek olabileceğine dair iddiaya gireriz birbirimizle. Yılmadan, vazgeçmeden hayal eder, kendi kurguladığımız filmlerimize aktörler oluruz. En sonunda bizi durdur durdurabilirsen. Biz sokak çocuklarıyız. Ne televizyon biliriz ne de bilgisayar. Sokakta oynadığımız en ciddi oyundur bu. Adı bile vardır; “filmcilik”.  Zamansızdır bizim filmlerimiz, gecesi gündüzü yoktur. Yılı, yaşı yoktur. Hiçbir yere sığdıramayız; ne evdeki kutuya ne de aklımıza. En önemlisi sadece bize aittir. O an bize gerçektir. Beyaz perdedir bizi böyle yapan; bizim beyaz hayallerimizin adıdır, sinema… 

  Perde kararlı ve işini bilen bir aktör edasıyla sessizce açılıyor. En sonunda film başlıyor. Karşımda ışıklı ve büyülü bir diyar. Unuttuğum nefes ciğerlerime ferah bir havayla giriyor. Düşlerimin izdüşümünü şimdi gözlerimle görüyorum. Hayallerimdeki kadar güzel ve canlı. Kendimi ondan alamıyorum.

 Annem olabildiğince kısık bir sesle bana sesleniyor. Sanki büyünün bozulmaması için özen gösteriyor. Sesini kulağımın bir kenarında taze tutmak beni güvende hissettiriyor. O zaman daha cesur, atak ve galiba çok daha tutkulu bir hayalperest oluyorum. Elimdeki soğuk kese kağıdını alıp buz kesmiş parmaklarımı ovuyor. İşte o an gerçekle düşün birleştiği an oluyor. Annem olmasa, kendimi içinde kaybedecek ve bu anın gerçek olduğuna inanamayacağım. Kolumdan tutup oturtuyor beni. “Güzelce seyret”, diyor. Sanki üzerinde çok düşünerek bulmuş gibi bir cümleyle devam ediyor, “bu anda kal...” Bırakıyorum vücudumu sinema koltuğuna ve “bu anda” sadece filmi izliyorum. Tabi, hayal ettiğim gibi “kaptan koltuğumda”…

 

26 Eylül 2018 Çarşamba

SAKAL


SAKAL
Kaç zaman oldu artık saymıyorum. Aylar, yıllar. Tenimde gezinen sakalın varlığını kanıksayalı.  Ortaokul zamanlarımda yoktu sakal modası. 80'lerin ortası. Hatta büyükler, hafif sakalı uzamışa at hırsızı der aklıselim işinde gücünde adamlar, iyi aile oğlanları herkes sinekkaydı tıraş olurdu. Babamın tıraş olmasını izlerdim her sabah. Sabahın en önemli ritüeliydi. Olmazsa olmazı. Profesyonelliğine hayrandım. Şimdi düşünüyorum da, hakikaten bir gün bile tıraşsız gitmemiştir işe babam. Her gün yapılan işin bir süre sonra alışkanlık olduğu fikri ta o zamandan aklıma yer etti. Bıyık bırakırdı ama. 'Bıyık başka sakal başka' derdi. 'Sen yemeğinde kıl çıksa yer misin? Sakal da kıllarla beraber yemek yemek gibi 'derdi. 
Bu bilgiyle büyümüş bir kızın onunla baş etmek zorunda olduğu yaşlara geldiğinde sakalı sevmemesi hatta tiksinmesi normal bir durum. Sebebini açıklıyor olmalı babamın bu sözleri.
Baba olmanın ilk şartı bıyık bırakmaktı galiba. Bir de moda var tabi. Tüm dünyayı etkilediği gibi bizim evi de etkiliyordu elbette. Bıyık sakalın ilk aşaması gibi dursa da aslında ideolojik anlamda ikisi de birbirinden çok farklı. Sakal isyankâr, muhalif ve aykırı olma arzusuyla tüm dünyaya başkaldırma göstergesi şu günlerde. Felsefesi bu olsa da o aykırılığın zaman zaman itici olabileceği aklına gelmiyor kimsenin. Bıyığın durumu ise çok başka şu ara. Bıyık baba figürünü çoktan unutup bambaşka bir hale geldi. Hatta bıyık ve sakal iki zıt karakterli, geçimsiz, asla bir arada olamayacak iki kardeş sanki...
Geçenlerde ergen bir gencin odasında birkaç dakika geçirdim. Duvarda bir futbolcu ile bir dizi oyuncusunun posteri vardı. Gür sakalları ile muhteşem pozlar. Karizmatik yakışıklı ve olgun göründüklerini kabul etmemek mümkün değil. Özene bezene yaratılmış. Hem çok vahşi hem de en mükemmel adam olgunluğuna erişmişler sanki. Bir sakal işte böyle gösterebiliyor. Aslı ile görünen, farklı olabiliyor çoğu zaman. Sakal. Aslını yansıtmayan bir görsel şölen. 
Dervişler bırakmaz mıydı sakalı? Zamanlarını dünya işleri ile uğraşarak geçirmemek için bırakırlarmış. Yemek yiyerek, uyuyarak, tabi bir de tıraş olarak geçen zamanı, insanlığın iyiliğine ve ulu varlığa duayla kullanmak daha içlerine sinen bir durummuş tabi. Bilgeliklerini ve inançlarını bu şekilde göstermek istemiş olabilirler. Bir derviş karşımıza çıksa onu dış görüntüsüyle tanımamız pek mümkün olmaz bu çağda. Çünkü  en büyük görsel farkındalıkları sakal herkeste var…
Yani kısacası sakal geçmeyecek bir moda. Ve artık itiraf etmeliyim ki ben hoşlanmıyorum. Bakışları karartan, gözlerin parıltısını yok eden tüylü bir örtü. Gençken her şeyi güzelleştireceğime, düzelteceğime, önüme engel çıkmaz çıkarsa da mutlaka aşacağıma inanırdım. Oysa bir sakal ile bile beraberlik öyle zor ki. Çocukken babamla başlayan sakal ve bıyık ilişkim bu duruma geldi. Onunla baş etmeye çalışma çabası.
Onca dünya derdim yokmuş gibi, sakalın altında kaybolan o masum çocuğu arıyorum şimdi. Çaresiz, yalnız, saklanan, kimseye hiçbir şey göstermemeye çalışan o çocuğu.
Karanlıkta bulabiliyorum bazen. Gözlerini hafifçe aralayıp baktığında. Görür gibi oluyorum. Yatakta yanı başımda sakince duran, bildiğim o güzel yüzü parıldayan bir çift gözle bana yansıyor. Sakalı görmüyorum, karanlıkta kaybolmuş. Batmıyor da. Bir an birkaç saniye sakalsız olduğunu hayal ediyorum. 


15 Temmuz 2018 Pazar

İÇİMDEKİ GÜRÜLTÜ


Gerçeğin umut vermek diye bir görevi yok. Umudu insan kendi alır. Umutlanmak insanın doğasında varsa ne yapsın gerçek. Her doğan güneşle karanlığın yok olduğuna inanç, insanın içindeki karamsarlığın da yok oluşuna gebe. Umutlanmaya devam edelim her konuda her zaman.  
Gürültü. Dünyanın çığlık atan bir kadın olduğunu varsayalım. Bu kadının avucu kadar insan, yani bizler,  kitap, müzik ve sinemayla hayatta kalmaya yani nefes almaya çalışıyoruz. Avuçlarında bizi sıkıp boğmasını önlemek için bizim de çığlıklarımız bunlar; edebiyat, sanat, şiir, lirizm. Gürültünün içinde kaybolup gitmemek tüm derdimiz ya da bir şeye tutunmak ve başarabildiğimiz kadarıyla içinden sıyrılmak. 
Bazen çığlıkla kapanan duvarlara balyoz indirmek gerekir. Bazımız öyle masum ve çaresiz ki, vurduğu o balyoz da, kendine has bir narinlik ve nezaketle, yalnızca renkli ve hoş bir tını gibi ses vermekten ileri gidemiyor, duvara etki etmiyor. Biz, imgelemimdeki o zarif ve günahsız biz, ince, kurumuş, toz gibi parçalanıp ufalmak üzere bekleyen dallarız. Üzerimize örtülecek toprağın, esecek yaramaz ve hırçın rüzgarın etkisini misliyle hissedecek hassasiyetteki kırılgan dallarız.
Gürültü gittikçe artıyor. Dünya daha hızla dönüyor gibi. Ulaşmak istediği sona yaklaşmanın verdiği bir güç var sanki, üzerindeki bizleri etrafa savurarak, çıldırmışçasına bir hırs. Ve biz ne olduğumuzu nereye gittiğimizi anlayamadan, belki de daha hiç başlamamışken bitirmek zorunda kalıyoruz her şeyi. Sevgileri, hayatları, nefes almayı. Kalabalık arttıkça, gürültü yükseldikçe, sesimizi duyuramamanın bezginliğiyle sesimiz daha kısılıyor, küçülüyor ve silikleştiriyoruz kendimizi. 
Belki yanı başımızdaki bizi duyar da uzun uzun dinler ve anlar diye ümitlenmemek elimizde değil. Biz kendi iç kalabalığımızda öyle yoğun ve doluyuz ki kendimizi duyuramadığımız gibi onları da duymuyoruz.  Susuyoruz bu yüzden. Dinlemiyoruz. Sırf dünyada var olmanın tek sebebi buymuşçasına. Ayakta, oturarak, yatarak öylece duruyoruz. Hiç bir eylemde bulunmadan. Hatta sevmeden ve önemsemeden. Çaresizliğin daha başka bir boyutu olabilir mi? Başka? Biz çaresizliğin en dibinde yere yapışıp kalmış bir leke gibi kurumuş, koyulaşmış, sertleşmiş ve belirginleşmiş isimsiz ve tanımsız bir nesne gibiyiz. Birinin bizi görmesini ve silip çıkarmasını bekliyoruz belki de ya da böyle ölmeyi ve başka dünyalarda nasıl ve neyle yaşanır, ona ertelemeyi hayatı. Bu çaresizlik değil de ne ola ki?


1 Ocak 2018 Pazartesi

AYAKKABI TAMİRCİSİNİN İLGİNÇ RÜYASI

Bazı insanlar, mesela bir ayakkabı tamircisi, neredeyse çocuk yaşta başladığı mesleğini aynı mahallede hatta aynı dükkânda sürdürüyor. Önüne gelen çeşit çeşit ayakkabıyı boyuyor, dikiyor, söküyor ve yapıştırıyor. Yıllarca başka bir şey yapmaya ne zamanı oluyor ne de gücü. Ece ayakkabı tamir dükkanına sık olmasa da zaman zaman giriyor ve her girişinde hissettikleri aynı oluyor. İçinden fışkıran boğucu bir sıradanlık. Deri, boya ve toz kokusunu içine çekerken buranın başka bir dünyaya ait olduğu fikrine kapılıyor. Binlerce hatta belki milyonlarca ayağın deriye sinen kokularını duyumsamak, hayatlardaki farklılıkları ve aynı anda sıradan şeylerdeki birbirlerine benzerlikleri onda baş döndürücü bir etki yapıyor. Parlak, rugan ayakkabısını gösterirken tamircinin, hayatı boyu defalarca tekrarlamış olduğu el hareketinin çabukluğuna ve naifliğine gizliden bir hayranlık duyuyor. Arka duvarda ürkütücü şekilde duran eğik ve siyah aynadan seyretmeye başlıyor. Elleri ayakkabının üstünde ustalıkla, yüzündeki yol yol  çizgiler kıpırtısız duruyor.

Sıradan, sabun köpüğü gibi sohbetler bu insanları dinlendiriyor. Düşüncelere dalıp içeriden çıkamamak tehlikesini yok ediyor belki de. Tamirci işini yaparken bir yandan da yanındaki çırağına rüyasını anlatmaya başlıyor. Hep aynı rüyayı görse de her defasında onu heyecanlandırdığını söylüyor. Ece meraklı görünmekten çekiniyor belli etmek istemiyor ama dinliyor:
Yağmurlu bir günde dükkândadır. Oldukça ürkünç, karanlık bir hava vardır. O ayakkabı topuğu çakarken şimşekler çakar. Kulakları sağır eden bir gürültü olur. Karşısındaki duvar çökmüştür. Korkunç bir manzaradır. Sokağı görür. Etrafta bağrışmalar vardır. Ama onda panik duygusu belirmez. Telaşlanması gerekirken sakindir. Sanki hep yıldırım düşüyor, evler yıkılıyor gibi sakin. Topuğu çakmaya devam eder. Bir an dehşet duygusuna kapılacak gibi kalbi hızla atar, hemen geçer. Ardından sevinç hisseder. Koca binanın duvarı çökmüş; sevinç hissetmesinden utanır. Gördüğü rüyadan dolayı kendini ayıplar…
  “Felaket oluyor insan sevinir mi yahu?” diyerek bitiriyor rüyayı anlatmayı.
Ece aynadan adamın ellerini izlerken parmaklarındaki boya lekelerini fark ediyor. Derinin içine işlemiş ve sanki doğuştan öyleymiş gibi gayet olağan ve sıradan görüyor. Neredeyse yarım yüzyıldır ayakkabı tamir ettiğini düşünürse hayatını değiştirmek için onun bir cesareti olabileceğini sanmıyor. Yaşamını durağan şekilde sürdürmenin huzurunun onda yarattığı dinginliği ama bir yandan da için için hayatında büyük bir değişim istediğini anlıyor. Başka bir kuvvetin her şeyi değiştirmesini bekliyor tamirci. Bu yüzden rüyasında yıkılan duvara bakıp sevinç gösteriyor.
Ece bu çıkarımını ona söylemiyor. Söylemesinin bir anlamı olmayacağını biliyor. Önyargılı olduğunun ve tamircinin bunu yıkacak bir iradesinin olmadığını da ayrımsıyor. Ve böylece bundan kaynaklanan bir tarafsızlık ve ardından gelen büyük bir duyarsızlık yaşıyor.
'Usta, bitince bir de boyayıver' diyor ve sehpada duran gazeteyi alıyor.

(Son Gemi Edebiyat Dergisi Ocak/2018 sayısında yayınlanan öykü)