1 Kasım 2017 Çarşamba

CENNET'E VEDA

Birkaç saatim var. Birazdan ayrılacağım bu şehirden. Şehir mi? Hayır. Burası bir Cennet. Gözlerimi kapattım daha ayrılmadan hayalimde canlandırıyorum seni. Kaçırıyorum kendimi. Kürek kemiklerime kanatlar taktım, uçuyorum işte. Narince çırpıyorum kanatlarımı. Kuş olmanın keyfi de bir başka. Alabildiğine mavilik altımda; sıcak bir yatak gibi kıvrık. Süzülerek sahile konuyorum.
Milyonlarca çakıl taşı karşılıyor beni. Uzanıyorum üzerilerine. İyice yayılıyorum. Taşlar öğle sıcağında, ısıtıyor bedenimi. Güneş her zamanki gibi, küstah; içime işliyor sarısı. Damarlarımda geziniyor. Gözüm hâlâ kapalı, yine de dans ediyor gözümün karanlığında.
Hani kürek kemiklerim kanat olmuştu ya; sarıyorum bedenime. Sonra, çakıl taşlarının hepsini kucaklama dürtüsü sarıyor beni. Durdurulamaz bir istekle çocuk gibi yuvarlanıyorum. Sahilin tüm taşları tenime değiyor. Öyle kışkırtıcı ki kendimden geçiyorum.
Sahil bitiyor. Arkasından orman geliyor. Nasıl mı? Burada sahil ile orman iç içe. Dağlarsa görkemli gölgeleriyle dimdik yanlarında. Giriyorum ormana. Bodur ağaçlar, maki, yaprağını döküyor üzerime, boğazıma kadar. Elbise gibi giymişim sanki.
Tepelerinde pembe bulutları olan güleç yüzlü insanlar koşuyor yanıma. Burada ölmeyi seçen, o karmaşık hayata dönmek istemeyen insanlar. Selam veriyorum, onlar da bana; üzerimdeki yapraklar uçuşuyor. Pembe bulutların içine dalıyor. Öyle güzel öyle keyifli. Ah, nasıl bırakırım bu Cennet’i?
Gökyüzü, hep mavi; hiç mi aldatmaz mavisini? Bazen beyaz bulutlar cömertçe bırakıyor yağmurunu. Dakikalar bazen saatler. Sonra her şey berraklaşıyor sanki ibadet etmiş de arınmış gibi. Güneş açıyor. Sokak aralarına dizili ağaçların dallarında saklanan damlacıklar beliriyor. Böylelikle cennetin destan olmuş mis kokusu etrafa yayılıyor. İşte o andan itibaren kent sakladığı gizini açık veriyor. Ulu orta herkese gösteriyor. Doğa tüm çıplaklığıyla meydanda, Cennet’te tüm canlılar birbirine âşık.
Zaten burada hep aşk var. Herkes her şeye âşık. Ağaç yağmura, insan küçük bir çakıl taşına... Her şeyden bir parça içimde saklamanın bir yolunu buluyorum. Kimsenin açık etmediği huzur kutuma koyuyorum. 
Kış yeni göstermeye başlıyor yüzünü. Sessiz bir çocuk gibi uslu; ne şımarık ne de gürbüz; nazik şimdilik. Ilgıt esen rüzgâr hafifçe dokunuyor yüzüme. Kentin mevsimleri onun gibi yumuşak ve dengeli. İnsanlar bu dengenin içinde kaybolmaya gönüllü. Bir de benim gibi ayrılmak zorunda olanlar var; Cennet’ten ayrılan yani hayata dönmek zorunda kalan üzgün insanlar. Hem burada sonsuza dek kalmak istiyor insan hem de hayata dönmek. Çünkü burası Cennet.
Artık benim için gitme zamanı. Mavi göğün altında serili denizi ve bir baba gibi onu sarmalayan ulu dağları arkamda bırakacağım. Coşkuyla büyüyen yemyeşil ormanı, içinde öten kuşları, sokaklarda fütursuzca oynaşan kedileri, ağırbaşlı ve mağrur köpekleri yüreğimde yaptığım huzur kutusuna koyuyorum.
Kanatlıya biniyorum. Az sonra beni bekleyen çılgın kalabalığa doğru uçacağım. Gitmeye karşı koyamazken diğer taraftan buradaki huzuru bulamamanın endişesi içimi kemiriyor. Sen bir cennetsin, sende mutlu bir ölüyüm. Ama gitmeliyim; ispatlamak, başarmak, tepetaklak olup yükseklere çıkmak, kırılmak, sonra yeniden onarılmak, ağlamak, coşmak, yani yaşamak için Cennet’ten ayrılmalıyım. Sonra yine geleceğim. Elbet geleceğim.
“Merhaba hayat. İçine al beni. O hırçın kalabalığında ne kaybolayım ne de dışında yolumu arayayım. Seni dibine kadar yaşayayım ki sana da sözcükler biriktireyim. Dökülsün kalemimden destan olsun, okunsun.”