28 Mayıs 2021 Cuma

SİZ HİÇ MEKSİKALI GAY BİRİNİN ÇAY SEREMONİSİNDE BULUNDUNUZ MU?

 

Geçenlerde Hanae’ nin evinde sake içerken komşusu Adima ile tanıştım. Ne ilginç bir isim demiştim kendi kendime. Babası Alman’mış. Çekik yeşil gözleri, kumral saçları, yere doğru berrak bir damla gibi akan beyaz tenli vücudu, bildik Türk kadını görüntüsüne hiç uymuyor fakat Türk kanı fışkırıyor yüzünden.  Tanışır tanışmaz evine davet etti. Alelade yapılan bir davet olmayınca misafirperverliğini, peynirli tatlıları iyi yaparım diyince becerikli olduğunu çözümleyiveriyorum ve davetini kabul ediyorum.

Hanae’ye gelince. İstanbul’un ‘gerçeğini’, tarihin buram buram koktuğu semtlerini gezmeye gittiğim bir zamanda Hanae’nin sıcak, mütevazı, sıra dışı evinde kalmıştım. O günden beri arkadaşız. Onun hakkında çok şey söyleyebilirim. Şimdi sadece çoğu Türk’ten daha iyi Türkçe konuşan mütevazı, orta yaşlarda - yani kırklarında fakat yirmilerde görünenlerden- bir Japon kadını demem yeterli.

Hanae, ben ve şimdi anlatacağım diğer birkaç kişi ile Adima’nın evinde, Cihangir’deyiz. Yüz yıllık hantal binalarla kurulmuş eski bir semttir burası. Dışarıdan bakınca oldukça sıradan ve basit görünen apartmanlar, içinde boğazı saklar. Büyüsü de buradan gelir. 

Gelelim asıl konuya. İlk kez tanıklık edeceğim bir çay seremonisine katılmak için Adima’nın evindeyiz. Eve girer girmez, izleyeceğim şeyin heyecanına evin serkeş ve çekici havası da eklenince benim heyecanım ikiye katlandı. Sanki İstanbul’un gizemli kapısını aralıyorum. Çocukluğumda okuduğum kitaplar bu evi anlatıyordu. Buna eminim. Çocuk gibi meraklanmamın başka bir açıklamasını bulamıyorum. Daha kapıdan adımımı attığım anda beni baştan çıkaran bir enerji sardı ruhumu. Hepsi bir yana. Evin banyosunu görünce tamamen kendimi kaybediyorum. Boydan boya bir kitaplık var banyoda. Pırıl pırıl, tertemiz. Cam kapaklı dolapların içine havlu, sabun yerine kitap konulmuş. Banyonun içinde adeta bir kütüphane; bir daha düşününce tersini söylemem daha doğru olur, kütüphanenin ortasında banyo var. Kendimi durduramadığım merak duygusuyla boş kalan duvardaki devasa buz camlı pencereyi açarken karşıma çıkacak şeyin beni büyüleyeceğini biliyordum. Martı sesi dolduruyor içeriyi. Tüm boğaz önümde serili. Denizin tam ortasındayım. Tıpkı rüyalarımdaki o gerçeküstü yerdeyim sanki. Bir martının içeri girme olasılığı çok yüksek, pencereyi küçük aralıyorum. Klozete oturuyor kitaplığa uzanıyorum. Boğazın mükemmel görüntüsüne arada bakıyorum. Hayatım boyu kullanacağım bütün tuvalet anlarını şimdi burada kullanmak istiyorum. Saatlerce hatta günlerce banyoda kalabilirim. Almanların yemeğe ve içkiye düşkünlüklerinin nedenini şimdi anlıyorum. Burada çok zaman geçirebilmek için hepsi. Cilt cilt ansiklopediler, İkinci Dünya Savaşı Almanya’sı ile ilgili almanaklar, resimli büyük hamur kâğıda basılmış eski dergiler, her şey özenli bir şekilde dizilmiş.

Renkli kapakları olan kitaplar banyoya giden koridora yerleştirilmiş. Koridor canlı bir şölen yerine dönmüş. Yasunari Kavabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar’ın Almanca çevrilmiş ilk baskısı hemen gözüme çarpıyor. Bu kitabı ne çok aramıştım. Derken, alt rafta bir miğfer görüyorum. Aşina olduğum bir şey değil. Ama üzerindeki şekli hemen tanıyorum. Adima’nın bir Nazi subayının torunu olan kocasının bu konuyu konuşmaktan hiç hoşlanmadığını hatta nefret ettiğini geçen gece Hanae 'nin sessizce bana fısıldadığını anımsıyorum.  İçimden fışkıran, miğfere dokunma dürtüsüyle parmağımı üzerinde gezdiriyorum. Ürpertici şekilde soğuk ve sert. Ama bir yandan da neden olduğunu tam kestiremediğim bir acıma duygusu hissediyorum. Hanae’ye gördüklerimi anlatmak için koşarak salona gidiyorum. Parmağını yavaşça ağzına götürüp benim ne gördüğümü, neden şaşkın olduğumu bilir bir ağırbaşlılıkla yanına oturmamı söylüyor.

Yere bağdaş kurarak oturuyoruz. Burada bulunmamızın asıl sebebini unutmuyorum elbette. Bir Çay Seremonisi olacak. Seremoniyi evdeki diğer misafirlerden biri, Rafael sunacak. Eve girdiğimden beri enerjisini hissediyorum, fakat hiç konuşmuyoruz. İri yarı, gösterişli, yakışıklı denecek kadar düzgün hatları olan hoş bir adam yere çöküp bizlere çay dolduracak. Görüntüsü ve yapacağı şeyin zıtlığı öyle ahenkli ki sadece bir bütün olmasına bile hayran kalıyorum. Nasıl becerdiyse uzun bacaklarını altına aldı. Sıra dışı görünüyor. Rafael, hayatını anlattıkça bütün ilgim ona yöneliyor. ‘Kendini tamamlama’ çabasına girmiş bir gezgin olduğunu anlamam kısa sürüyor. Eşinden ayrılıyor, avukatlığı bırakıyor ve Japonya’ya gidiyor. Bir geyşa okulunda çay seremonisi eğitimine katılıyor. Japonların zengin ve köklü kültürünü öğrenmek aylar sürüyor. Geldiği yerde etrafındaki insanlar, iş arkadaşları, anne babası, karısı, çocukları bu yaptığına bir anlam verememiş. Onun gerçek benliğini bulmak için her şeyden vazgeçmesine ürkerek ve biraz da gıpta ile bakıyorum. Olgun gözlerinde bir çocuğun katıksız merakı ve masumiyeti var.

“Bastırmak zorunda bırakıldığın cinsel tercihini özgürce yaşamak için çok şeyden vazgeçmen ne acı” diyor Adima.

Evdeki diğer misafirin onun erkek arkadaşı olduğunu o anda fark ediyorum. Daha önemlisi bunun evrensel bir sorun ya da bir trajedi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Rafael’in yalnız olmadığını görmek nedense içimi rahatlatıyor. Onlara bakınca insanlığa dair olduğuna, sevgiye bir sınır konmaması gerektiğine çok güçlü, içten gelen masum bir inanış oluşuyor bende. Bunları düşünürken Rafael kızlarını çok özlediğini söylüyor. Buram buram babacanlık ve güven yayılıyor etrafa. Kendimi daha yakın hissediyorum. Babalık için cinsel tercihinin ne olduğunun bir önemi olmuyor belli ki. Duygularını ayrıştırabiliyor ve mükemmel bir dengede tutabiliyor. Uyuma hayran kalıyorum.

Kızlarımın büyümelerini göremedim, dediğinde nelerden vazgeçtiğini anlıyorum. Onunla daha çok vakit geçirmek istiyorum. Japonya'ya gitmiş olsaydım bile Meksikalı avukat ve gezgin bir ‘gey’in, gerçek bir geyşa okulunda öğrendiği çay seremonisini izleyemeyeceğimi biliyorum. Bir şey başarmış gibi gülümsüyorum kendi kendime.

Dört duvarı camdan salonda İran halısının üzerinde oturuyoruz. Bir İran halısı olduğunu, köşelerinde sembolik şekillendirilmiş farsça harflerin ne olduğunu sorduğumda Adima söylüyor. Rafael Japonya’daki gerçek çay seremonilerinde aslında tahtanın üzerinde ince yastıklarla oturulduğunu ve başka bir sürü şey anlatıyor. Hanae kafasıyla doğruluyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Oranın büyüsünü bozmaya korkuyor nefes bile almamaya çalışıyorum.

Öyle meşgulüm ki, bulunduğum konumun farkına ancak varıyorum. Geniş pencerelerden dışarı bakınca Kız Kulesi’ni çırılçıplak görüyorum. Hemen karşımda fakat her nedense çok uzakta geliyor bana. Ben çok uzaktayım ve küçücüğüm. Müzik çalarda tek bir müzik aletinden bir melodi çalıyor. Bir anı geliyor aklıma birden. Rafael ve arkadaşı çocukluğumdaki mahallenin içeride kimlerin yaşadığının merak edildiği ecnebi evinin uçuk kaçık oğulları. Hanae bana en uzak oturan ve en yakın dostum. Alman disipliniyle büyütülen, entelektüel ve bir Türk köylüsü kadar mütevazı Adima’nın bunca mozaiğine karşın yetimliği en bildiğim ve yaşadığım duygum. Nazi subayı büyük babasından miras kalan, üzerine sinen suçluluk duygusuyla yaşayan koca benim insaflı, ürkek ve insancıl yanım. Ve bunların hepsinde ben. Bütünü oluşturduğumuz çok yapraklı çiçeğin ortasındayım. Bu enerji benim yarım kalmışlıklarımı tamamlıyor.

 Önümüzdeki minik kâselerin içinde birer lokum var. ‘bu Türk Lokumu’, diyor Rafael. Başka çaresi yokmuş gibi değil de en sevdiği tatlıyı seremoniye eklemenin hevesiyle söylüyor. İstanbul’da on iki tane çay seremonisine katılıp hepsinde Türk lokumu kullandığından söz ederken çok gururlanıyor. Bana, bize, bu ana benzemeye çalıştığını, burada olmayı sevdiğini düşünüyorum o anda.

İnce porselen fincanlara yeşil çay dolduruyor. Yosunu andıran bir koku yayılıyor etrafa. Omzuna koyduğu mor ipek mendil ile fincanların çevresini temizliyor, adeta okşuyor. Aheste aheste, hiç bir anı kaçırmadan, özümseyerek yapıyor her bir hareketi. Konuşmuyoruz ama her duyumuzla birbirimizle iletişimdeyiz. Hanae’ye bakıyorum. O ne yaparsa ben de yapıyorum. Bacaklarımızın üzerinde eğilerek alıyoruz fincanı.

“ İçmeli miyim, bekleyeyim mi?”

‘Onur konuğusun, ilk önce sen başlamalısın.’ diyor. Çay seremonisinde sıranın önemi büyük; benden sonra Hanae, Adima ve kocası, Rafael’ in erkek arkadaşı  ve en son Rafael. Çayın ekşimsi, acımsı tadı hiç bitmeyecekmiş gibi ağzıma yayılıyor. Yüzümde buyurgan bir ifade beliriyor.

 'Ruhunuzda kalan acıları yok edecek. Bunu bilerek içmenizi istiyorum...’

Rafael kendi halleriyle o kadar ilgili ki, yolculuğunu yaparken yanındaki insanları sağalttığının ve kendi yolculuklarına çıkmalarını sağladığının farkında değil. Bacaklarının üstüne naif bir kibarlıkla oturuşundan, dünyanın tüm nimetlerine ilahi bir güçle saygılı oluşundan, merakını gideriş biçimlerinden bu kibre sahip olmadığını görebiliyorum. Bir süre daha yerde oturmaya devam ediyoruz. Bacaklarımın uyuştuğunu artık hissetmeye başladım. Bu tıpkı, sabahları uyandığımda kolumun uyuştuğunu fark edip, yine de o şekilde kalmayı istemek ama kalkmak zorunda olduğumu bilmek gibi. Ben kalkıp o masalsı banyoya bir daha girmek istiyorum.

O anda göz göze geliyoruz.  

‘Seremoni tamamlandı.’ Diyor ve içime akan sıcaklıkla ilk kez bana gülümsüyor. İşte o an, mozaiğinin içinde ben de olduğumu anlıyorum.

Eylül 2009

İstanbul


22 Ocak 2021 Cuma

#ozlemyucak #sürtünme

 


Uzanıyorum.

Öyle sessiz ki kendi nefesimi duyuyorum.
Tutuyorum.Yanında iri duran cüssem çarşafa sürtünüyor.
Devasa bir gürültü.Battaniyenin çarşaftaki yolculuğunu izlerken dudağımı ısırıyorum.
Ak boğumlu minik bacaklar, sanki cenneti tutan iki sevimli sütun.İçim ürperiyor.
Yolculuk bitiyor.Tuttuğum nefesi bir bırakıyorum, ezelden açık olan göğüs uçlarım ürperiyor.
Parmağımın ucu titriyor.Ağzı mememin şişkin ucunu yakalıyor.
Dünyam koynumda.Sabah olana, sonsuza dek.
Tül perdenin açıklığını kapatmayı unutuyorum.
Ay ışığı şahit.
#ozlemyucak

#ozlemyucak #trendekahvaltı


TRENDE KAHVALTI

 

‘Yirmi iki otuz Ankara Ekspresi hareket etmek üzere!’

Anons duyulurken bir yandan da trenin melodik düdüğü çaldı. Aklında tuttuğu donuk istasyon görüntüsü renklenmeye başladı, tren ete kemiğe bürünüyordu. Ece ürkek bir kız çocuğu gibi omuzlarını büzdü. Koca istasyonun kalabalığında tek başına kalmış hüzünlü babasına el salladı. Kendi hüznünü de gördü onun yüzünde;

“Ah babacığım. Her seferde korkuyorsun. Görüyorum. Sen böyle baktıkça ben öksüz çocuk hallerine bürünüyor daha kötü oluyorum.” Kendi kendine söylendi elini sallarken.

“Hadi git, bekleme. İyiyim ben.”

Ağzını büyük büyük açarak, sessiz konuştu. Babasının düşük omuzlarını arkadan görene dek baktı ve ardından perdeyi çekti. Yolculuğa başlıyordu.

Ece her ayın ilk günü, şirketin genel merkezinde bir günlük çalışmaya gidiyordu. Tren hayat damarlarından biri, dost, sırdaş, hatta daha fazlası olmuştu artık. Önce çocuk oluyor, sonra her tıngırtıda kadına dönüşme anını kabuk değiştiren bir böcek çabukluğuyla anbean yaşıyordu. Trene her bindiğinde kendini alıkoyamadığı aidiyet duygusunu büyük bir yoğunlukla hissettiğini babasına söylediği zaman, koskoca adamın hüngür hüngür ağladığını gördükten sonra, artık ona hiç bir şey anlatmamaya karar verdi. Oysa trende yaşadıkları öylesine olağan ve doğaldı ki; tren, yerine başka bir şey koyamadığı annesi demekti. Bu yüzden bu yolculuklar çok başka türlü oluyordu. Babasına söyleyemiyordu bir türlü. Zaten onu üzgün görmek Ece’yi kahrediyordu. Onun suçu yoktu, kimsenin yoktu.

 Valizini alt ranzaya yerleştirdi. Perdeyi açıp garı seyrederken son çağrı düdüğü çaldı. Uzak, geçmiş, gelecek, anne, ölüm hepsi trenin içinde onunla beraber olacaktı gece boyu. Yolculuğun sonunda gözünü Haydarpaşa’da açacak olmanın verdiği enteresan bir heyecan vardı bir de. Bu heyecanı aslında tam olarak Haydarpaşa’nın o büyülü manzarasına değildi, gece boyu hissedecekleri ve yaşayacaklarının ardından, her ne olursa olsun hayatın devam etmesi gerektiğini bir kez daha göreceği içindi.

Kompartımanındaki küçücük lavabonun musluğunu kontrol etti. Bazen su akmazdı. Akıyordu. Lavabonun kenarına koyulan beyaz sabunu eline aldı. TCDD damgasının üstünde parmaklarını gezdirdi. Girintilerini hissederken içinin titreyişi bedenini sarıyordu, canlıydı bir kadındı o. Önce burnuna götürüp gıdıklanana kadar derin bir nefesle kokladı. Sabun iliklerine kadar varlığını hissettiği birinin sönmeyen kokusuydu. Annesiyle yaşadığı zamanları içine hapsetmişti sabun. Sadece trendeydi ve bu sabundaydı. “Başka hiçbir yerde yoksun” dedi. Ama çoğu zaman onun ve onunla yaşadıklarının, yalnızca trende olmasına memnun oluyordu. Çantasından çıkarıp eskiyi kenara koydu, yenisini çantasına aldı. Kapısı tıklandı. Evinin kapısıymış gibi açtı. Tanıdı onu, biletçiyi. Trenin çocuklarından biriydi o.  Ece onun yorgun ama dikkatli, biletçi de Ece’nin dingin ve yalnız halini hızla ve susuz yutulan bir hap gibi içlerine aldılar.

“Restoran ikinci vagon, yemek servisi gece ikiye kadar, kahvaltı altıda, gecikmeyin…’   

Bu sözleri ezbere bildiği halde ilk kez duyarcasına dikkatle dinledi. Büyük bir aile olmanın coşkusu içini kıpır kıpır ediyordu. Sabahları, ‘kahvaltı hazır, haydi kalk’ diyen o yumuşacık ses ile aynı duygulardı bunlar. Çocukça gülümsedi. Görevlinin kibarca uzattığı ısıtılmış, pamuk kadar yumuşak ve kar gibi beyaz el havlusunu aldı.

 “İyi yolculuklar.”

“İşte” dedi, “yolculuğum şimdi başlıyor.”

Annesinin elini tutar gibi sımsıkı tuttu ve kapıyı sürdü. Tren hızını almaya, arkasında havası kuru şehri bırakıp Yeditepeli kente doğru yollanmaya başlamıştı. Rayların üstünde süzülürken zaman kavramı, rayın tekdüze tıkırtısının içinde yok oluyor ve tren adeta başka bir boyuta doğru yol alıyordu. Geçilen köyler, kasabalar, sessiz bakkallar, karanlık metruk istasyonlar trenin peşine takılıp onlar da zamansızlığın çekiciliğine, bir sırrın gizine kapılıyorlardı sanki. Bir şeyleri arkada bırakırken çıkanlara yer açıyordu hayat. Ve sonunda o muhteşem Haydarpaşa’nın görkemli görüntüsüne ulaşacağını bilerek şevkle ilerliyordu tren.

Onun kaldığı kompartıman ne kadar sondaysa o kadar trene dokunacağı anlamına geliyordu. Yemek vagonuna doğru olabildiğince ağır yürüdü. Odalardan gelen konuşmaları duyuyor, belli belirsiz rüzgâr uğultusu da eklenince tren kollarıyla onu saran bir Dev’e dönüşüyordu. Hiçbir sesin bastıramadığı ray sesi, Dev’ in ayak sesleriydi. Ertesi gün işe koyulduğunda bile saatlerce beyninde o tını olacağını biliyordu.

Restorana geldi. Güzelliğiyle değil tavır ve hareketleriyle etkisi altına alan kadınlar olurdu nedense hep restoranda. Aralarında sohbet ediyorlardı. Yanlarından belli belirsiz selam vererek geçti. Onlardan en uzak masaya yöneldi. Elinde genellikle Cumhuriyet Gazetesi olan, popülist kisvesi kuşanmış yaşsız, aydın insanlar da seviyordu Ankara Ekspresini. Böyle biri tek başına oturuyordu. Her nedense ona ölümü çağrıştırıyordu onlar. Hâlbuki buram buram yaşam soluyorlardı, görüyordu.  Ama Ece için ölümden başka hiçbir şey yoktu burada; trenin kendisi, yaşam ve ölümdü zaten.

En büyük gizem, sonsuz bağlılıkla sanki hiç uyumadan çalışan garsonlardı. Yaşamları trenin içinde geçiyordu sanki. Dev’in atan kalbi gibiydiler, bazen de gözleri.

Tren duracak gibi yavaşladı, ardından acımsı bir sesle durdu. Baştan aşağı ürperdi.  İçsel bir dürtüyle telaşlandı;

 “Yol bitmeden, sabaha hazırlamadan beni bırakmamalısın. Tamam mı? ” Garson masasına yaklaştı.

 “Kızıma son selam olsun.” Dedi ve sustu.

Hüznün karşı konulmaz ağırlığıyla Ece oturduğu yere çöktü. Susulduğunda daha çok konuşulduğunu bilmek erdemdi. Sessizdi ama bir yandan da her uzvuyla ve hareketiyle bir şey söylüyordu. Ece sadece gözlerini yumup açtı. Neden son selam olduğunu biliyordu çünkü ama söylemeye ve duymaya daha hazır değildi. Saatlerle sınırlanmış sessizlik akdi ikisi arasında bu haliyle imzalanıyordu.

Trenin çocuklarıydı ikisi de; tren ise korumak isteyen ama dışarının acımasız ve sert hengâmesinde yüzyılların yorgunluğu ile yeterince kollayamayan naif bir baba, çocuklarını çok sevdiği halde yanlarında olamayan, kötülüklerden etkilenip şeytanın pençesinden kopamayan narin ve hassas bir anneydi şimdi. Sadece üçünün bildiği bir sır vardı ve böylelikle sanki sessiz kalacaktı.

Her zamanki gibi kalecik karası sipariş etti. Garson küçük iki boş kadehi önden getirdi. Sonra beyaz kumaş peçetesi ile şarap servisini sessizce yaptı. Ece, usulca ağır ağır akan şarabın kırmızısını izledi.

“Hayatımın boşluklarını dolduracak mı?” dedi. Garson sessizlik akdini bozmamanın hevesiyle hafifçe gülümsedi, küçük bir baş hareketi yapıp uzaklaştı. 

Pencereden yıldızlar, zaman zaman da ay görünüyordu. Koskoca bir boşluğun içinde onlar ve Ece vardı. Masalardaki tüm o insanlar yok oluvermişti Her bir yudumla girdiği akıl yolları daha bir daraldı ve sonunda içeride kaldı.

Ilık ses, “ Oturabilir miyim?” dedi.

Ses, şarabın kadehten ağzına akışı gibi içine derince aktı. Diğer yandan külçe gibi ağırdı. Balyoz gibi sertti. Kadının gözleri tıpkı tren gibi büyüktü. İçine girip kaybolabilirdi neredeyse. Islaktı, serkeşti. Uzun açık kumral saçları beline kadar inmişti, incecikti. Öyle güzeldi ki fakat sesi üzgün ve olgundu. Hiç durulmayan bir nehir gibi beyazdı. Ece ellerindeki kızarıklıklara bakarak, “Üşümüşsünüz” dedi.

“Dışarısı bayağı soğuk.”

“Alın, ısıtır sizi.”

Kırmızı bebek yaka hırkasını çıkarıp uzattı.

“Ne kadar güzel hırka. Sana çok yakışmış.”

“Teşekkür ederim. Giyin.”

Giydi. Karanlık pencereden içeriyi izliyordu, daha çok kadını. Omuz başları, göz çukurları aynıydı. Modigliani’nin resimlerindeki kadınlar gibi uzundu boynu. Kadın sağ eliyle sol omzunu sol eliyle sağ omzunu tuttu ve titriyordu.

“ Dışarı çıkmasanız olmaz mıydı? Bakın hâlâ titriyorsunuz? Nedir sizi bunaltan, üzen? Neden kederlisiniz? ” deyip tekrar pencereye döndü;

 “Zaman geçtikçe bir şeyleri unutmaktan korkuyorum. Yüzünü, en çok da kokunu. Trenin çocuklarından birisiniz siz de…” Diyip sessizliğe büründü.

 “Neden sevgiye inanmadınız? Keşke anlayabilsem…” Kadehi kafasına dikti. Kadın suskun şekilde hâlâ oturuyordu yanında.

Arkasına yaslandı. Her şey olması gereken bir düzende oluyormuş ve hiçbir şey onun umurunda değilmiş gibi tren, karanlık boşlukta huşu içerisinde ilerliyordu. Sanki tek hedefi gitmesi gereken yere ulaşmaktı.

“Bu tren gibi olmayı ne çok isterdim. İçinde olup bitenleri bağrına basıyor ve her ne oluyorsa olsun kendi yolunda gitmeye devam ediyor.”

Pencereden bakarken kadının gözlerinin önünde sokak lambasının ışığı yandı ve gözler yok oldu. Bir kasabadan ya da bir köyden geçiyorlardı. Dünyevi meşgalelerin varlığı vardı dışarıda.

“Çabalıyorum. Onun gibi olmaya. Her yolculuğun sabahında hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalışıyorum. Unutmaya ama bir yandan da hep anımsamaya çalışıyorum. Kendimi aldatıyorum.”

Şarabı tazelemeye garson geldi. 

“Bir şişe daha açmıyorum, geç oldu.”

“Yarın sabah bana kahvaltı hazırlar mısın? Yine anımsamakta zorlanacak kadar içimde kayboldum” dedi üzgün ve dingin bir kabullenişle.

“Tabi” Dedi ve sonra devam etti;

“Restoran kapandı. Ama istersen oturabilirsin biraz daha.”

Ece yalpalayarak kalktı;

  “Gitmeliyim, uyumalıyım.”

“Biraz daha otursak, hemen gitmesen. Daha konuşsak. Şarabı seviyordum ben de. Bir kadeh de benim için… Affettin mi ha affettin mi? ”

 “Yalvarmayın. Affedilecek bir şey yaptıysanız yalvarmamalısınız…”

Beşik gibi sallanıyordu tren. Açık perdeden güneş vurdu yüzüne. Uyandığında ranzadaydı. Nasıl geldiğini anımsamıyordu. Restorana gitmeli, garsonu bulmalıydı;

“Suskunluk bitsin mi?”

“Bitsin. Başka çarem mi var?”

“Kahvaltını getireyim mi? Her zaman ki gibi peynirli tost ve sütlü kahve.”

“Gece uyutmadım yine galiba.”

“Uyumak ölüm gibidir ama biz yaşıyoruz. Öyle değil mi? Unutmadan. Hırkanı getireyim.”

Hırkanın kırmızısı garsonun elinde ölü bir kuş gibi çırpındı. 

“Bu hırka beni kahrediyor. Bir daha bunu getirmeyeceğim.”

“Sen bilirsin. Ama onunla özel bir bağın var biliyorsun. Giymesen de o senin üstünde.”

Ece'ye kibar bir beyefendi gibi giydirdi. 

“Mektubu cebine koydum. Masada kalmış.”

 Elini cebine attı. Mektubu nazik hareketlerle açtı. Belki de yüzüncü kez okumaya başladı;

“Sevgili kızıma, son selam olsun bu mektup. Affet beni kızım. Ama ben hiçbir şeye dayanamıyorum. Senin hiç bir suçun yok. Babanın da. Ona iyi bak. O çok iyi bir baba. Çok iyi bir kocaydı, ona söyledim. Bana rağmen beni sevdi. Amacım sizi üzmek değil aksine üzmemek için bunu seçtim. Güzel kızım, başarılısın, güzelsin de. Çok iyi olacaksın ve ben seni izleyeceğim. Sana ördüğüm hırkanın cebine koyuyorum mektubu. Ben gittikten sonra bu hırkayı hep saklayacağını biliyorum. Son konuştuğum kişi, restorandaki genç garson. Fotoğrafını verdim. Mektubu sana vermesini rica ettim. Gözlerinde gördüm. İnsanlara güvenmek lazım. Ben bunu başaramadım. Kendime bile inanmadım, hayata, sevgiye. Bana dedi ki, trenin çocuklarıyız biz, kollar bizi. Hoşuma gitti. Beni de kollasın, kurtarsın beni bu içimde yılan gibi gezinen kötü düşüncelerden. Neden hep ruhumda hissettiğim biteviye kederlerle doğdum ki... En hızlı gittiği sırada yapacağım. Acımayacak hissediyorum. Şimdi mutluyum. Beni tanrıdan başkası iyileştirmez. Ben öldükten çok sonra okursun. Olsun. Sakın kendini suçlu hissetme. Asla. Böylesi daha iyi. Bir kere üzüleceksiniz, daha fazla üzmeyeceğim artık. Sen bana değil babana benziyorsun neyse ki. Seni çok seviyorum. Annen.”

Yavaşça mektubu katladı. Hırkanın cebine geri koydu. Garson kahvaltı ile yanına geldi;

 “Dönüş ne zaman?”

“Bu akşamki seferle.”

Tren Haydarpaşa’ya yaklaşmak üzereydi. Sır dolu, karanlık dehlizlerden geçip aydınlığa ulaşmanın keyfiyle usul usul ilerliyordu. Ece pencereden boğazın ferahlatan rengini ve aydınlığını içine çekti.

“İyi misin?”

“İyi olacağım. Umarım her 'sefer'de daha iyi olacağım.”

18 Ocak 2021 Pazartesi

DÖL

 

DÖL

Şevket Dağ-
Sahilde Gün Batarken Tablosu 

( www.panzehirdergi.com 'da yayımlanmıştır)

Coğrafya dersinde öğrendiğimiz ilk şey, Akdeniz’de dağlar denize paralel Ege’de dik uzanır, idi hatırlarsınız. Şu an bulunduğum yerde bunu bizzat görüyorum. Böyle pek çok koy, kasaba bilen vardır eminim. Ben onlardan birinde, Sığacıktayım. Ilık bir rüzgâr esiyor. Dingin, telaşsız bir hava.

Sırtı çarşıya, denizi sola verip yürürken yol kenarında dizilmiş iki katlı binaların sonuncusunda bir pansiyonda kalıyorum. Sahibesi Çağlar Hanım, Kanada’nın Amerika sınırında bir sanayi kentinde yirmi sekiz yıl yaşadıktan sonra ailesinin yaşadığı bu yere gelmiş. İnsanlar ailesinin gömülü olduğu toprakların üzerinde ölmek istiyor. Galiba  kan çekiyor. Buna inanıyorum. Oraların eksi yirmi derecelerdeki soğuğunda donmuş kanını burada ancak ısıtır diye geçiyor aklımdan.

 Kasaba pansiyonun az ilerisinde bitiyor. Denizin ardından yükselen yaban bir dağ saklıyor kasabayı. Güneşin batışını izlemek için pansiyonun önünde kaldırıma dizili küçük tahta masalardan birine oturdum. Pansiyon çalışanlarından yanık  tenli ve genç olanı, elinde domates bıçağıyla evinin bahçesinden seslenir bir rahatlıkta, “İçecek bir şey ister misiniz?” diye soruyor.  Yanıma kadar gelmeye gerek görmüyor. Büyük şehirlerde gösterilen göstermelik tavırlardan, büyük laflardan bıkmıştım,  bu rahatlık hoşuma gidiyor. Ne içsem diye düşünürken delikanlı, “Güneş batışına soğuk bir beyaz şarap iyi gider. Bir şişe açmıştık. Bir kadeh verebilirim size”, diyor.

 “ İyi fikir” diyorum.

Dingin bir manzara duruyor önümde. Kollarımı uzatsam sarılacak kadar yakınımda. İçine giriverecek gibiyim.  Doğanın sakinliğini ve o büyüleyici coşkusunu hissediyorum. Tatlı bir esinti tenimi yalıyor, saçlarımla oynuyor. Benimle konuşuyor gibi geliyor bana. Belki de olağan karşılanan bir durumdur burada, alacalı deniz ve karşıdaki dağla saatlerce dertleşmek. Bir parçası olduğumu düşünmeden edemiyorum. İçindeki enerjiyi damarlarımda akan kanı hissettiğim kadar iyi hissediyorum. “Çok güzelsin” diyorum onunla konuşuyorum.

Önümde halı gibi serili denizin ardına bakıyorum. Yamaçtaki ıssız eve gözüm dalıyor. Tepesindeki tekdüze rüzgâr türbinleri olmasa yalnız, ürkek, adeta rengi alınmış tek başına bir ev. Manzaraya, enteresan bir çekicilik, sebebini tanımlayamadığım bir hüzün vermiş bu ev. Evin içinde yaşayan hayatları merak ediyorum o anda. Delikanlı, buğulu kadehte şarapla masama geliyor. Soruyorum ona; “ O evde… Şu karşı evde. Birisi yaşıyor mu?”

“Ben geldim geleli orada kimseyi görmedim. Ama geceleri ışığı yanar evin. En iyisi siz onu Çağlar hanıma sorun,” diyor ve imalı bir bakış atıyor.

Çağlar hanım bir müşterisini odaya yerleştirip yanıma geliyor. İlginç yaşamı, hayata farklı bakışı, enerjisi, pansiyona başka bir hava veriyor diye düşünüyorum o yanıma otururken. Yüzünde, ilk bakışta anlamlandıramadığım ama zamanla düşüncelerime yerleşen harika bir uyum var. Mona Lisa’nın yüzü gibi ikiye bölünmüş. Bir tarafı hüzünlü ve umarsız, diğer tarafıysa Akdeniz enerjisinin ve ölçülü rehavetin neşesiyle gülümsüyor. Onda bir şeyler anlatmak ister bir hava var. Tıpkı doğa gibi; doğallık ve naiflik akıyor üstünden. Dudaklarının ucunda bekleyen kelimelerin sabırsızlığını seziyorum.

 “Karşıdaki evi sormuşsun. Madem yazıyorsun sana bir hikâye anlatayım, yazarsın belki,” diyor. İşte diyorum içimden, bu doğanın konuşması…

“Savaş zamanı kimsecikler vermedi bu dağları. Geçit yok dediler.” Diyip durgunlaşıyor Çağlar Hanım. Susuyor. Bekliyorum. Sonra, sesi daha derinden çıkmaya, galiba ondan sonra yüreğiyle konuşmaya başlıyor;

“ Düşman gitti ama kirli postallarının kanlı çamurunu evlerin içine, kadınların yüreklerine bırakıp gitti. Ben sana bir şey diyeyim mi? Zafer kadınların fedakârlıklarıyla kazanıldı…”

Gözlerimle onayladım. Henüz daha konuya girmediğinin farkındayım. Sanki anlatmak için cesaretini toplamaya çalışıyor, akmıyor sözcükler, durağan.  Kafasıyla o evi gösterdi, yüzü ciddileşti;

 “Yaşlı bir adam tek başına yaşar orada." dedi.

Ev gözümün önüne kadar geliverdi birden. Çıplak, mezar kadar sessiz görünüyor. Birden sis bulutları kaplıyor üstünü. Gerçekten de o an bir bulut dolaşıyor. “Yağmur geliyor.” diyorum. Ama büyüyü bozmak niyetinde değilim, susuyorum.

"Gelmez. Ne zaman bu konuşulsa bulutlar saklar evi. O zaman anlarız anlatıldığını...”

O anda, içime sığmayan merak duygusu tüm vücudumu kapladı. Kahkahaları duyulan bir araba geçiyor yanımızdan. Bunu duyuyor fakat umursamıyoruz ikimiz de. Bazı anlar vardır ki hiçbir şey o anki duygu yoğunluğunu bozmaz. O anlardan birini yaşıyoruz. Çağlar hanım konuşmaya devam ediyor:

 “Savaş bitmiş. Sokaklarında acı kolay kolay diner mi? Kasabalıda çaresizlik, bir başınalık, yokluk. Kadınlar hem erkek hem anne, işçi, savaşçı da. Tencereler boş. Halk birebir vuruşmasa da heyhat en dibine kadar yaşıyor savaşı. Öyle yaşıyor ki, içine işleyen korku ve dehşeti sonrasında yıllarca atamıyor..."

“Siyahlara bürünen Anadolu gibi.”

“Evet. Ama ateş bu kıyılara bir başka düşmüş. Düşman yatak odalara kadar girmiş…” diyor ve yutkunuyor.

Dünya kuruldu kurulalı tüm savaşların başı ve sonu arasında olan her şey aynı. Gerçek hiç değişmiyor. Galip ve yenik taraflar için bile savaşın sonunda insanlar aynı yarayı alıyor. Yıkım, acı, keder, kayıp, bitimsizlik, yokluk. Deniz kokan güzel bir günde, elimde soğuk beyaz şarabım, önümde doğa manzarası var ama ben kendimi savaşın acısına sürüklemekte nedense zorlanmıyorum. Çağlar hanım devam ediyor:

“Savaş bitince Türk komutanlar düşmanın denize döküldüğünü müjdelemek için köy köy kasaba kasaba gezmişler. Buraya da gelmişler. Halk hâlâ savaşta olduğunu sanıyor düşmanın yok edildiğine bir türlü inanamıyormuş. - Düşman gitti mi? Nasıl gitti? Hâlâ burada…- dermiş kadınlar. Askerler ne diyeceklerini şaşırmışlar. Her yanı al bayraklarla donatmışlar. Ne var ki gencecik kadınların kara yürekleri bir türlü aydınlanmazmış…”

“Sonra yollara dökülmeye başlamışlar. Kendini öldürenler olmuş.  Evet evet, savaştan çıkıp intihar eden elleri kınalı kadınlar. - Onların yüzüne nasıl bakacağız…-  diyip bağıra bağıra atmış bir tanesi kendini denize. Oracıkta kaybolup gitmiş.”

"-Bu vatan bizim, bu topraklar, bu dağ, deniz. Erin eve dönsün hele, biter her şey.-  dermiş asker ama kadın yüzüne bakamazmış. Karnına karnına vururmuş. Asker özgürsün dedikçe daha da çok dövünürmüş…

 “-Nedir sizi bu kadar üzen deyin hele?- demiş bir asker.  –Benim savaşım bitmedi. İçimde döl yaşıyor. Karnımdaki ne olcek! Ne olcek onaaa? Ya bana? Erimin yüzüne nasıl bakacam?- ”   

Yüreğime bir fırça darbesi gibi değiyor kadının sözleri. O an tarihte onlarca yıl geriye gidip denizin siyahlığını görüveriyorum. İçim ürperiyor. Şu anki zaman diliminde havadaki boşluğun varlığını ayrımsıyorum. O sözler, genç kadınların elleri, yürekleri, o boşlukta asılı kalmış. Karşı dağa vurup sesleri kulağıma doluyor. Karnımdaki döl ne olcek, ne olcek bana… Sanki kulağımdan hiç gitmeyecek gibi yerleşiyor.

 Çağlar hanım, benim sindirmemi istermişçesine sessizleşiyor. O sırada içeriden sesleniyorlar. Bana bir işaret yapıp gidiyor. Güneş dağın arkasına geçerken tatlı bir serinlik başlıyor. Deniz ölü bir göl kadar kıpırtısız. Bu deniz, dağ, ağaçlar her şeye şahit. Onlar gördü. Doğa güzel olanı gösteriyor. Çirkini, kötüyü nasıl da içinde yok ediyor. Belki de şahit olduğu ve gizlediği kötülükleri kapatmak için bu kadar mükemmel ve güçlü görünüyor. Ama eve bakınca insanlığın ne kadar acımasız, gaddar, vahşi olduğunu görüyorum, dehşetle ürperiyorum. İnsanların neler yapabileceklerini düşündükçe deli gibi korkuyorum ve bu ılık yaz akşamı birden üşüyorum. Diğer yandan insanın düşmanı da dostu da insan diyorum. Bu ikircikli duygularıma ilaç olan tek şey o hissettiğim doğanın gücü. Onun sayesinde içimden taşan nefret hafifliyor ve katı duygularım duruluyor.

Çağlar hanım tekrar yanıma geliyor. Daha sonra ne oldu, diye soramıyorum. Sonra olanın ne önemi var ki. İçime bir acı düştü bir kere. Karşımda duran manzara, çığlığın içindeki sessiz ev, coşkusunu yitirmiş kadın gibi duran deniz, sonrasında olanları anlatıyor bana. Güneş evin arkasında battı. Yarın yine doğacak. Her şeyin bir sonu ve başka şeylerin başlangıcı olduğunu ayrımsıyorum. Sokak lambaları yanıyor. O sırada pansiyonun bahçesinden hafif bir müzik duymaya başlıyorum. Delikanlı bitmiş kadehimi doldurmaya geliyor. Ben denize dalıp gitmişken eliyle evi gösteriyor;

“Bakın. Akşam oldu, ev ışıklarını yaktı. Demiştim size. Hep yanar.”

Bu kez hüzünden çok bir sıcaklık ve tekdüzelik hissettiriyor bana. Çağlar Hanım oturaklı, işini bilir ve sıcacık hissettiğim samimi edasıyla,

'Mangalı yaktırayım artık. Acıktık değil mi?' diye soruyor.  'Evet' diyorum. 'Acıktık...'