9 Temmuz 2020 Perşembe

DİPLER



Unutmak istediğin an'ı yazmak istersin. Onu yazmaya kalkışınca birden sözcüklerin acısı parmaklarını yakar. Gizlersin.

 Cesaretini beklersin.

 Biraz mangalımsı bir yürek ve hem de vicdan gerekir derler. Acıyı gösterme arzusuyla vicdan arasında kalıp beklersin. 

Sonra arzu kazanır.  Vicdan törpülenir. 

Her sözcükte kanarsın damla damla. Bu denli büyüktür umutsuzluğun. 

Hissettiğin acı tüm ruhunu, bedenini kaplar. Küçücük olursun. Senden başka her şey güçlü büyük ve serttir. Sen papatyanın ince sarı yaprağı gibi kırılgan narinsindir. 

Ölünce rahat edeceğini sanırsın. Belki de edersin. 

Onu beklersin. 

Hüzün de sever ölümü, aşk da. Sen niye sevmeyesin? Korkmazsın ondan. Her şey onunla başlar.

En dibe itersin. Öyle derine ki sinsice orada beslenir büyür. Sen fark etmezsin büyüdüğünü.

Ya da sözcüklere gömersin. Başkası çıkarsın ve yaysın tamir etsin diye.

Beklersin.  

Karnın ağrıdığında  geçmesini bekler gibi. İyi olmak istersin. Ama olmazsın. 

Hepsi geçecek der insanlar. 

Beklersin.

Geçmeyecektir. Duyduğum hissin yoğunluğu değişir belki dersin. Bir ihtimal.

Beklersin.

Her şeyden uzaklaşmaya başlarsın. Çirkinden olduğu kadar güzelden de uzaklaşırsın.

Ve o uzakta kalırsın. Aynı olmamaya başlar hiç bir şey. 

Değişmezsin...

Ama sen hâlâ iyileşmeyi beklersin. Ömür verdikçe beklersin. Sona kadar.

Beklersin.

Sonra bir bakmışsın yol bitmiş. 

Beklemekten vazgeçersin.

papazın bağı


Babam bu sabah, Papazın Bağı hala duruyor mu diye sordu.  Gidip görmeye ne dersin? Dedim. Sonra anlatmaya başladı. Yıl 1973. Bir bahar mevsiminde pazar günü yeni evli bir çift Papazın Bağı’na gitmeye karar vermiş. Ancak ayın sonu olduğu için ona ayıracak paraları yokmuş. Nursel kızına yeni hamileymiş Oğuz onu mutlu etmek için ne yapacağını düşünüyormuş. O sırada sokaktan geçen eskicinin kalın sesini duymuş. Aklına birden giymediği bir takım elbisesi gelmiş. Hemen eskiciyi çağırmış. “5 lira mı? Yepyeni elbise. Bari 20 lira olsun…” 15 liraya anlaşıp elbiseyi satmış. Yürüye yürüye gidip yürüye yürüye döneceklermiş, zaten çok da uzak sayılmazmış. Geçirdikleri en güzel günlerden biriymiş. Babam sözünü hey gidi günler, diye bitirdi.
Şimdi 46 yıl sonra ilk kez Papazın Bağı’nda. O zaman karısının karnında henüz cenin halindeki kızı ve torunu karşısında.  Fotoğrafı çektirirken sordum; “Nasıl bağ o günlerdeki gibi duruyor mu?”
“Hiçbir şey aynı değil ama burası hâlâ aynı şekilde duruyor.”

Bir Kadın


BİR KADIN
Dünyanın en zor işi ne biliyor musunuz?
 Kadın olmak. Bir kadın mekik dokuyucusudur. Mesela ev ile iş arasında. Herkes için geçerli tamam, ama bir kadın için olumsuz sonucu çok daha hızlı, büyük, etkili, vahim ve bariz gözle görülür. Bir kadın planlı olmak zorundadır. Her zaman yanındakileri düşünmelidir. Çocuk ise ebeveynlerini, anne ise çocuklarını, eş ise kocasını, çalışan ise patronunu ve işini, torun ise büyüklerini. Bir kadın hep birilerinin değerlisi olduğunu bilmeli ve bunun sorumluluklarını yerine getirmelidir.
Bir kadın sevmelidir. Üstelik herkesi. Sıcak olmalı, parlamalıdır. Saçılmalıdır ışığı etrafa. Bir kadın öylesine olamaz. Ya güzel olmalıdır ya da sevimli. Ya sempatik ya da karizmatik. Bunların en az biri yoksa o kadın olmasa erkek olsa daha iyi. Sessiz olmalıdır ve de girişken. O girmezse hayatlar kurgudan ibaret olmalıdır.
Unutmalı ve de aklında tutmalıdır.  Gelmesini bilmelidir ve gideceği zamanı. Bir kadın minicik hatalar belki yapabilir ama büyüğü asla yapamaz. Hayatında hiç. Bir kere bile. Çünkü eğer bir kere yaparsa tüm yapmadıkları boşa yapılmamış olur. O artık kadın değildir.
Dünyanın dönmesi ne zaman biterse o zamana kadar sebat etmeli sabretmelidir bir kadın. Yılmadan, usanmadan, bıkmadan ve tükenmeden. Kocaman dev bir ana gibi hayata sarılmalı tüm mazlumlara kanat olmalıdır. Bir kadın seçici olmamalıdır. Herkesi sevmeli ve saygı göstermelidir. Bir kadın iffetli, olgun, oturaklı olmalıdır. Sultan cariyesi gibi olmalıdır. Yani, kültürlü, eğitimli, güzel, bakımlı, sevgi dolu, sabırlı, evcimen, akıllı, tutumlu, anaç, sessiz, itaatkâr… Hepsi. Eğer birini olmasa o zaman kadın değildir.
Bir kadın üretmelidir. Yumurtlamalıdır. Anne olmalıdır. Ve de çocuk. Yemek pişirmesini bilmelidir, masumiyeti de. Eşlik etmesini de.
Yani bir kadın erkeğin kurduğu dünyada her şey olmak zorundadır. Her şeye yetişmelidir. Başka çaresi yoktur.  Çalışmalı, okumalı, savaşmalı, sevişmeli, evinde durmalı, sokağa çıkmalı, doğurmalı, emzirmeli, büyütmeli, sevmeli, sevdirmeli, giyinmeli, çıplak olmamalı, gülmeli, ağlak olmalı, dik durmalı, uyumlu olmalı, susmalı, dinlemeli, anlamalı, mağrur olmalıdır.
Kadın tek bir şey olamaz. Kendi gibi…


OTOBÜS*


OTOBÜS
Gölün dibindeyim. Nefesimi tutuyorum. Hep orada yaşıyorum sanki. Yüzgeçlerimin çıktığını, kısa, hızlı, ıslak nefeslerde küçük bir balık endamıyla guluk guluk sesler çıkararak yüzdüğümü anımsıyorum. Senin bacaklarına sürtünüyorum, arasına, içine. Ben balığım da sen insansın. Gıdıklıyorum seni. Kumral bacak tüylerin kalkıp iniyor, soğuk ve gergin tenimde. Gıdıklanıyorum. Beni yakalamaya çalışıyorsun ellerinle. Tutuyorsun. Bir balık kahkahası kopuyor. Küçük baloncukların, yatmadığımız yatağın pürüzsüz çarşafı kadar soğuk ve ölgün gölün yüzeyinde dans ediyor. Göl sırdaşımız bu saatten sonra. Başka çıt yok. Yakamozdayız. Göle yansıyan yıldızların iç çekerek söylenişleri geliyor kulağıma. 'Bırak. Kendini bırak.' Bitmeli miydi dün gece? Sonrayı merak etmediğimi mi sanıyorsun? Deniz tuzundan dudakların, benimkinin üstünde duruyor. Saatlerdir. Gecenin enkazı bedenim, hâlâ nemli. Hep öyle kalsaydık.
 Yüzümde uzun derin sonsuz bir gülümseme. Yan koltuğa oturan genç adam ona gülümsediğimi sandı. “İyi yolculuklar ağabey, yolculuk nereye?”
“Hiçliğe, boşluğa. Hiçlikteki o boşluğa gömülmeye…”
Bu son yolculuğum, bir daha gitmeyeceğim, artık hiç gelemeyeceğimden.
“Git, bekleme.” Elimin beş parmağı kalktı. “Gitme kal...” İçim ayrı dışım ayrı konuşuyor. "Haydi git!" Gitmezsen, olacaklardan sorumlu değilim bu andan sonra. Yıldızların altındaki o göl  parlıyor gözlerimde ve ben dayanamıyorum. Sen orada, camdan kırılgan ve pürüzsüz bir heykel gibi bekledikçe ben sana yüzmek için açarım yüzgeçlerimi.
Otobüs yürümeye başladı. Sen hâlâ bakıyorsun bana. "Durun durun!" Birden yerimden kalkıyorum. “Otobüsü durdurun?” Yürüyorum bir cesaretle, sana doğru.


SÜRTÜNÜŞ

Yavaşça yanına uzanıyorum. Öyle yavaş ki kendi nefesimi duyuyorum. Tutuyorum. Yanında iri duran cüssem istemsizce çarşafa sürtünüyor. Off… Devasa bir gürültü çıkıyor. Bir taşla iki kuş vurayım diye üzerinde eğreti duran yorganımsı battaniyeyi bacaklarına örtmeye kalkıyorum. Sürtünme sesleri birbirine karışıp bitiversin.  Battaniyenin çarşaftaki yolculuğu uzun. Yolculuğun bitmesini izlerken dudağımı ısırıyorum. Benim olağan hareketim. Ak ve boğumlu minik bacaklar, cenneti havada tutan iki sevimli sütun. Onlara dokunmamak için sık dişini, ısır dudağını. Bir oh çekiyorum. Tabi sessizce. Yolculuk bitiyor. Tutmakta olduğum nefesi öyle bir bırakışım var ki ezelden açık olan göğüs uçlarım ürperiyor. Sağa sola bakabilecek kadar bir tutam ay ışığı oynuyor üstünde. Işığın bana gösterdiği pembe yanaklara, dayanamıyor, hafifçe dokunuyorum. Parmağımın ilk boğumun ucunda bir titreme. Eyvah uyanıyor derken sadece kıpırdanıyor, yan dönüyor.  Şimdi minik ağzı koynumun hizasında. Mememin şişkin ucuna değiyor.  Kollarımı koyacak yer buluyorum. Dünyam koynumda. Kollarım yerinde. İşte. Dedikleri tüm ömre bedel an. Öylece durmak var, sabah olana dek. O ay ışığını üzerimize salan tül perdenin açıklığını kapatmayı unutuyorum. Ay ışığı da bizle…