21 Mayıs 2023 Pazar

Süt Irmağı

 


          

  SÜT IRMAĞI

Karlı bir kış günü soğuk zemin üzerindeyim. Hava burun deliklerimden girip içimi titretiyor. Gözlerimi henüz açamıyorum, neredeyim bilmiyorum. Birileri var yanımda. Birbirimizin üzerine basarak ulaşmak istediğimiz yere varıyoruz. Süt ırmağına! Bir hizaya giriyoruz. Sanki yüz yıllardan beri atalarımdan miras bir dürtüyle uzun tüylerin arasından ırmağın başını yakalıyorum. Bir hizada durduklarım kardeşlerim. Sonra onlardan öğreniyorum. Süt ırmağına “Anne” deniyor.

Süt ırmağı bitti bir gün. Açlık ve sefalet günleri başlıyor. Bu ana kadar hiçbir sorunumuz yokmuş meğer. Anne uyanır uyanmaz insanoğlunun yaptığı sokaklara koşuyor, karanlık çöktüğünde hışırtılı bir şeylerin içindeki kırıntılarla dönüyor eve. Üzerinde eti kalmış kemik parçası getirirse şanslıyız; ama genelde kötü kokan, tadı iğrenç tuhaf şeyler oluyor. Onlara plastik deniyor. Sadece kuru ekmek parçasıyla bitkin şekilde eve geliyor. Beslenecek başka hiç bir şeyimiz yok.

Büyüdüm. Ben de takılıyorum peşine. İnsanlar… Her yerde onlardan var. Bir de arkasında toz bulutu bırakan dev şeyler.  Berbat bir ses çıkaran o dev canavarın peşinden koşturuyoruz. Kulaklarımız savruluyor. Anne zayıf bedenini taşıyan güçlü bacaklarıyla yılmadan koşuyor. Plastik şeylerin bol olduğu bir yere dalıyoruz. Kokuları birbirine karıştırıyorum. Anne büyük bir kemik buluyor. O zaman anlıyorum ki koşarsak aç kalmayız.

Puslu mor bir hava. Böyle havalarda canavarlar doluşur ormana. Dev canavarlar sabahın köründe gelir, gece bastırana kadar etrafta dolanırlar. Pusu kurarlar. Bazen alıp götürüyorlar. Bazen de dokunmuyor, ölmüş bedenleri öylece bırakıyorlar. Neden yaptıklarına bir anlam veremiyorum. Öyleyse neden öldürüyorlar?

Yemek buluruz umuduyla yanlarına kadar sokuluyoruz fakat sadece vahşetlerine tanık oluyoruz. Onlar giderken çılgın gibi peşlerine koşuyoruz. Yetişemediğimiz zaman yenildiğimizi kabul edip bırakıyoruz.

 Sonra bizler için hüzün saatleri başlıyor. Orman adeta can çekişir böyle zamanlarda. Tüm canlılar, iki ayaklı canlıların gaddarlıklarına ağıtlar yakar. Ağaçlar hışırdayarak ağlaşır, kuşlar delirmiş gibi ciyaklayarak bir oraya bir buraya konmaya çalışır. Ağaçlarını bulamazlar yerinde. Kesilmiş gövdeler vardır. Uçmaktan helak olurlar. Çakılırlar yere. Annem yaşlandı biraz ve insanoğluna hep kızgın ama cesur. Olmak istediğim gibi, odur örneğim. 

Bir sabah tek başıma uyandım.  Uzun zaman oldu kardeşlerim de yok.  Annemle insanların sokaklarına gitmek istiyorum yine. İleride sere serpe Anne’nin yaşlı bedeni. Dev canavarın gazabı bu. Toprak serpiyorum yüzüne. Ulumalarım ulaşıyor göğe. Diğerleri duyuyor, karşılık veriyor.

Artık tek başımayım.

Düşüyorum yollara, insanların kurduğu sokaklara. Annemin getirdiği kemikli etlerden bulmak hedefim.

 

18 Mayıs 2023 Perşembe

Öykü: Uykucu

UYKUCU 

Gün bitiyor sonunda. Beni hiç bırakmayan yorgun ve umarsız duygularımla varıyorum eve. Gün boyu yaptığım gergin telefon konuşmaları, dosyalar, kalın duvarların arkasında yapılan gürültülü toplantılar, havasız odaların mekanik uğultuları, parasızlık, mutsuzluk, hayatın anlamsızlığı, tatminsizlik, sevilmemek, sevişememek ve Caner. Havada asılı bir balonun içine üflüyorum hepsini. Mayhoş yastığıma sarılıp ölü gibi uyumak ve her şeyi unutmak istiyorum. 

İtiraf etmeliyim; uykuyu ihtirasla seviyorum. Öyle ki yatağımı paylaştığım adamı bile bu ihtirasıma kurban ediyor, Caner’i kaybediyorum. Her geçen gün, kayan yıldız gibi uzaklaşıyor benden. Benim en büyük çaresizliğim. Uyurken yaşamın, bıraktığım yerde kalmadığını, sürmeye devam ettiğini bilmek beni derinden üzüyor.

Uyku, yaşarken en güzel ölüm şekli. Her gece ölüp sabah olunca dirilmek. Eşsiz bir yenilenme. Yaşamakta olduğum gerçekliklerimi hafifleten, onları görmezden gelmeme yardım eden bir uyuşturucu.  Bile isteye seçiyorum; ben bir uykucuyum.

Gündüzlerim sanal bir bulutun içinde geçiyor. Orada öyle mutsuzum ki... Ne var ki benim kaçış yerim orası. Caner’le aramızda açtığım uçurumdan, kendimden, düşüncelerimden, beni zincire bağlayan çaresizlik hissinden. Ama yine de mesai bitimine yaklaştıkça bulutu yırtıp fırlamak istiyorum. Gerçek olmayan, kafamın içinde kararan bir bulut. Yırtmak zor. Neredeyse imkânsız. Bankanın sigara içilen teras katına çıkıp uzun derin nefesler alsam da geçmiyor. Onca müşterinin ağız kokusunu çektikten sonra, odanın jalûzilerini kaldırıyor ve akşam olduğunu görüyorum. Uyumama çok az kaldığını düşünerek seviniyorum. Yoğun, özlem dolu bir tutku bu. Başka hiçbir şeyi onun yerine koyamıyorum. Ne bileyim, karmaşık bir gariplik; uykuyu ölümle bağdaştırmam. Ölünce dünyadaki korkulardan kurtulunuyorsa uyku bunun ön ödülü benim için. Uyuduğumda dertlerim ölüyor. Ama sonra, her sabah yeniden diriliyor.

Cılız göğüslerimi dimdik tutan sutyeni çıkarabiliyorum sadece. Caner daha eve gelmemiş. O gelmeden biraz uyusam… Geldiğinde uyanmayı ummaktan başka çarem yok. Uyandıktan sonrası, karşılıklı sessiz bekleyiş. Hangimizin neyi beklediğini bilmeden. Uyku öyle mi? Beklemeler yok. Yalnızlık korkusu yok. Anlar ardı ardına birbirine bağıl şekilde ve muhteşem bir uyumla ilerliyor rüyalarda. Gerçek ise bundan çok uzak. Birbirine birleşen her bir günle açılan, ikimizin arasında kalan açıklayamadığımız ve konuşamadığımız boşluklarla dolu. Onlarla doldu hayatımız. Aramızdaki o boşluğun içinde kayboluyorum uyanıkken.

Yavaşça, her soluğumdan tatmin olup süzülüyorum yatağa. Hani uykuya tam geçişte vücut titrer ya, çırpınır; kollarım ve bacaklarım titreyerek gevşiyor, yüz kaslarım yumuşuyor, kaskatı kalmış iç organlarım kendini karnımın boşluğuna sakince bırakıyor. Keyifle düşüyorum uykunun dolgun kucağına. Kedi gibi mırıldanıyorum, köpek gibi hırıldıyorum. Vahşi ve gizil duygularım bırakıyor kendini uykuya. Uykuda çözülüyor tüm susulanlar. Kafamı yastığa koyduğum anda, gün boyu özlemle beklediğim anlar başlıyor. Muhteşem çekiciliğiyle dünyalar güzeli uykum ve titrek bedenim paha biçilmez bir bedelle nihayet iç içe...

Yere sağlam bastığım hiçbir düşüm yok neredeyse. Uçurumda veya suyun altındayım genelde.  Ben, bana bakıyorum. Çorak bir vadinin bir tarafındayım. Diğer tarafta Caner. Yanına geçmeye çalışıyorum. Ben yürüdükçe vadi genişliyor. Aylardır sevişmediğimizi düşününce neden cinsellikle ilgili rüyalar görmüyorum, bilmiyorum. Aklıma sıkça gelmiyor fakat rüyada görmüyor olmam beni daha çok şaşırtıyor.

Gecenin neresindeyiz bilmiyorum. Sigara kokusunu duyumsuyorum. Uyandırıyor koku beni. Burnumun içi kaşınıyor; elim gitmiyor kaşımaya. Bu sırada, Caner’in ettiği bir iki laf geliveriyor kulağıma;

“Bir kere olsun duy beni. Ben gidiyorum. Kalk ve konuş benimle! Daha ne kadar kaçacaksın? Ladin uyan…”

Bir at kadar iyi duyuyorum Caner’i. Duyduklarımdan çok, onun benimle konuşmaya çalışması ürkütüyor beni. Uykumdan uyanmak istemiyorum. Neden susmuyor? Sus artık. Sus! En tatlı an’ım heba oluyor!  Sürekli bir şeyler söylemeye çalışmandan yoruldum. Sus, sus. Sayıklamalarım doluyor ağzıma. Ağzımdan çıkıyor mu çıkmıyor mu, bilmiyorum. Bir anlık susuyor. Oh... Vücudumun her bir santimini, ayak parmaklarımın ucunu duyumsuyorum. Kalbimin pıt pıt atışını duyuyorum. Sonra hepsi susuyor. Koyu, sert biçimsiz bir maddeden farkım yok şu an. Mikro parçacıklara bölünüyor ve yatağın her yanına dağılıyorum. Uykuya dalmam ile Caner’in sesi kulaklarımda yankılanıyor.

“Ladin. Bak. Ben başkasına aşığım. Bunu artık söylemek zorundayım. Duydun mu beni?”

Birden savrulmaya başlıyorum. Yukarı ve yatağa, sonra bir daha, bir daha. Uykuya teslim olmayı seçtim ben, her şey nafile. Ne git diyebilecek cesaretim var ne de kal diyecek gücüm. Susmayı seçiyorum. Uyumak en güzel susuş. Rüyamda ağlamak veya gülmek yoktur; sadece sabah kirpiklerim ıslaktır. Uyanmazsam, duyduklarım gerçek olmaz, rüya olur kalır düşte. Duymak istemiyorum. Aramızdaki o dev uçurum sadece rüyamda kalmalı. Ben duymazsam sen de gitmezsin. Uyanmamalıyım. Uyumalı ve bunun sadece bir düş olduğunu düşünmeliyim. Hayatla bağımı kuran tek nefesim olmalı. Rüyamda gerçek ile düşün birbirine sinsice karıştığı bir geçit var. Caner’in sözleri bu geçidin tam ortasında duruyor şimdi. Konuşmayınca gerçek olmaz. Söyleme bir şey. Söylediğinde sonsuza dek kalıyor o sözler ve hiç gitmiyor. Sus! Söyleme! 

Çocukluğumu görüyorum uykumda. Saklambaç oynuyoruz. Önüm arkam sağım solum sobe… Oyun bitmesin hemen, hadi devam. Saklanıyorum. Büzüşüyorum. Küçülüyorum. Sıkıştırıyorum bacaklarımı. Caner beni bulamıyor ve sobeleyemiyor.  Bir boşluk var, soğuk sert bir hava geliyor baldırlarıma. Kollarımdaki tüylerin kalkışını duyuyorum. İyice topluyorum bedenimi, büzüş, küçül ufal; yok, boşluk dolmuyor. Göğüs kafesimden yukarı doğru yükselen bir şey hissediyorum. İçimdeki dehlizlerden yol bulup bedenimden dışarı akıyor. Uyanır gibi olunca anlıyorum. Kollarımdan tutmuş beni savuruyor.

 “Uyansana, uyan!”

Gözlerimi mıh gibi yumuyorum. İki kolum da sanki kemiksiz, havada tüy gibi dalgalanıyor, bir sağa bir sola. Sonra yine uyuyorum. Bir kadın yatakta yatıyor. Kadının yüzünü seçemiyorum, tanımsız. Minik göğüs uçlarında ince ip sallanıyor. İpin ucu gözlerime değiyor. İğrenmem sıkılmam gerek, yok. Aksine. Uykudayım. Bir tek saçlarını tanımlayabiliyorum. Kumral iri kıvrık saçları yüzümde eserken o, kadını okşuyor. Üstünde, yanında, içinde. İniltili, kedi hırıltısı gibi ses yayılıyor. Benden küçük bedenleri. Mesafeli. Bir uzak bir yakın. Bana bakarken gözleri çekik ve kısık, yanakları parlak. Elim ıslanıyor. Caner’in yüzü dumanlı, ıslak. Kalçasını ileri geri itiyor, yavaş, ağır. Sanki kadın tek başına sevişiyor. 

 Uyanıyorum. Koca yatağa yayılmışım, bacaklarım uçtan uca sere serpe, kollarım alabildiğine açık. Ellerimin uyuşukluğu, ayaklarımın örtüden dışarı çıkan kısımlarının ürpertisiyle sanki ölümün sonrasını yaşıyorum. Bir serserilik var bedenimde. Yanımın boşluğu gözlerime, sessizliğin havada kalmış esintisi alnıma vuruyor. Kafam karışıyor. Hep karışık ya zaten. Gerçekle düş arasındaki o geçiş anında sonunda takılıp kalıyorum galiba. Gece ne oldu? Caner geldi mi? Yoksa gitti mi? Neyin düş neyin gerçek olduğunu çok iyi biliyorum. Uykumda gördüğüm o uçurumu, ben her uyuduğumda, her geçen gün açtığımı. Ben kaçtıkça daha çok uykucu olduğumu. Uyudukça daha uzaklaştığını. Korkaklığımı. Yüzleşememelerimi. Her şeyi. Kendi yüzümü görmek için bir ırmak dolusu ağlamam ve eğilip ona bakmam gerekir. Her insanın hayatı bir yenilgidir. Ama kimilerinin yenilgisi daha görkemli, benim gibi. Gözlerimdeki çapakları alıyorum tırnaklarımın içine. Kollarım kızarmış. Yataktaki yastıklardan biri, Caner’in, alabildiğine kabarık. Dün ve önceki geceler de. O an, yanımdaki boşluğu gördüğümde, onunla beraber yaşamayı kanıksadığım, göğsümdeki veya içimdeki, hiç geçmeyen ağrıyı tüm gerçekliği ile hissediyorum. Ve yine tam olarak neremin ağrıdığını kestiremiyorum. Ama bu kez sanki kalbim ağrıyor. Kalp ağrır mıydı? Hâlâ uykum var. Bir daha uyanmayı hiç istemiyorum.

 

 

 

 

 

15 Mayıs 2023 Pazartesi

Yol Öyküsü: Bir Gece Seferi

BİR GECE SEFERİ

‘Yirmi iki otuz Ankara Ekspresi hareket etmek üzeredir! Tüm yolcuların yerlerini almaları önemle rica olunur!’

Ece anonsu duyduğunda ürperdi. Tren yürümeye başlayınca babasının öne düşmüş omuzları tek bir noktaya dönüşene, istasyon karanlığın içinde yok olana kadar onu izledi. Üç yıl olmuştu. Üniversiteyi bitirdiği yıldı. O yıldan sonra annesinin her ölüm yıldönümünde bu trene biniyordu. Her seferinde, büyük bir keder ve çaresizlikle onu trene bindirmenin karşı konulmaz acısını babasının yüzünde görür ve bunu sadece oturaklı bir hüzünle karşılardı.

Devasa karanlığın içinden tren süzülmeye başladı. Rayın o tekdüze tıkırtısı Ece’nin içini parçalıyor, trenin her kıvrılışı onu adeta başka bir boyuta atlatıyordu. Böylelikle Ece annesine, onun burada, bu trende dolaştığına inandığı ruhuna ulaşacaktı. 

Yataklı odaların çoğunda bulunan küçük lavabonun kenarındaki TCDD damgalı sabunu aldı eline. Kenarda sabit duran demir koltuğa oturdu. Sabunu yüzüne sürmeye başladı. Burnuna götürüp gıdıklanana kadar kokladı. Aynı sen kokuyor sabun. Giysilerin kokardı böyle. Ben de koyuyorum giysilerimin arasına. Tatlı, küçük birkaç anı hepi topu. Çantama sığıyor... Daha fazlasını yaşamamıza izin vermedin anne! Sonra, çantasında taşıdığı eski sabunu çıkarıp lavabonun kenarına, yenisini çantasına koydu.

Raylı kapı tıklandı. Sanki evindeydi ve kapı çalıyordu. Aralayıp kedi gibi çıkardı kafasını. Biletçi üzerine düşen vazifesinin verdiği rahatlıkla içeri bakmaya çalışıyordu, “Yalnız mısınız?”, “Evet, yalnızım. ”

Biletçinin, dikkatli ve biraz da meraklıydı bakışları. Ece kapıyı açtı sonuna kadar, annesini anma törenine buyur edercesine. Ece'nin telaşlı ve yalnız hallerini hızla ve susuz yutulan bir hap gibi içine almıştı adam. Dudağının ucuna küçük bir gülücük taktı;

“Birisi daha var sandım. Yalnızmışsınız… Restoran ikinci vagonda, yemek servisi gece ikiye kadar, kahvaltı altıda başlar.”

İlk kez duyarmışçasına onu dikkatle dinledi. Biletçinin uzattığı el havlusunu aldı. Havlu öyle yumuşak ve beyazdı ki. Sıcaklığını hissetti, ısıtılmıştı. Göğsüne bastırdı. İstemsizce, vahşi, içgüdüsel bir hareketle. Utandı. Havlunun sıcaklığı tüm vücuduna yayılırken gevşedi.

 “İyi yolculuklar dilerim Ece Hanım.”

Az daha seni ele verecektim. Olmayan annesiyle konuşuyor diye beni deli sanacaktı. Delirmedim de değil! Havluya sarılışım filan! Tuhaf değil mi? Burada her şey sana ait gibi geliyor bana. Bu devasa çelik yığını, içinden geçip deldiği gecenin karanlığı, görevli, bu ranza, o sabun, havlu, hepsi senmişsin gibi. Beni içine alan bir şey var bu trende, uyuşturan bir enerji. Pencerenin camını kırıp kendimi rüzgâra bırakıversem! Tren hızını aldığı anda, birden, senin yaptığın gibi... Sana benzememden korkmuşsun ya. Şakaklarım titriyor. Ellerim buz kesti bak! Bedenini boşluğa bırakırken, tam o anda, geldim mi aklına? Raylar sonsuza uzanıyordu ve sen bu sonsuzluk büyüsüne kapıldın. Öyle mi oldu… Seni anlamam için bana bir tek şey göster, bir ipucu. İşte buradayım. Seni benden alan trenin içindeyim yine. Bak geldim yanına…

İkinci vagona, restorana doğru yürüyordu. Odaların kiminden konuşmalar, kiminden kıkırtı geliyordu. Kapıları okşayarak ilerlerken, insanların birbirlerine söylediği sıradan sözcükleri duymak acıttı onu. Duydukları değildi onu acıtan; yaşadığı şeyin ‘sıra dışılığından’, onun bile zor kabullendiği bu yokluğundan gelen bir utanç vardı içinde. Hiç geçmeyecekmişçesine mıh gibi duran bir acı. 

İçeri girdi. Restorana gelmişti. Güzellikleriyle değil de, tavır ve hareketleriyle dikkat çeken kadınlar vardı masanın birinde. Aralarında sohbete dalmışlardı. Yanlarından geçerken öyle yavaş ve dikkatliydi ki, kısacık bir süre meraklı gözlerle Ece’ye baktılar. Ağızlarından çıkan sözcükler tepelerinde bulut misali öbeklenmiş bekliyordu. Ona bakarlarken birden yüzleri hepsinin aynı oldu, beyaz soluk ve üzgün bir kaç  kararlı göz. Hepsinde annesinin yüzü belirdi. Anma töreni başlıyordu. Dumanın içinden geçerken boğazına dolan sigara dumanını, masasına oturana kadar bırakmak istemedi. Masaya oturdu ve dumanı üfledi:

Senin gibi yaptım gördün mü?... Kadınlar sana benziyor. Cam kenarında oturanın saçları seninkiyle aynı. Kumral, gür, uzun. Çocukluğumdaki gibi. Karşısındakinin büyük gözleri. Senin hayata şaşkın bakan korkak büyük gözlerin. Yanındakinin ise kemikli çökük omuzları, tıpkı son zamanlarındaki gibi. Alımlı, şefkatli, ürkek ve de ciddi. Senin bu trende, o masada olduğunu biliyorum. Benimle konuş haydi!

Yan masadaki adamla göz göze geldi o anda. Popülist kisvesi kuşanmış tavrının aksine yaşı anlaşılmayan bir adamdı. Elinde Cumhuriyet Gazetesi ile tek başına oturuyor gazetesini okuyordu. Babasına benziyordu. Onun gibi gözlüklerini burnuna yerleştirmiş gazeteyi onun gibi açmıştı. Ece’nin tuhaf hallerine rağmen ciddiyetle okumasına devam ediyor sanki manşetteki yazıyı onun görmesini sağlamak için hiç kıpırdamıyordu:

‘Kadın trenden atladı. Naaşı bulunamadı’ Bak! Babamı da yerleştirdim senin trenine. O etrafında bir şeyler olurken gazetesini okumaya ve kendince olayları böyle atlatmaya devam etsin. Tamam, yargılamayacağım bu sefer! Sadece anlamaya çalışacağım. Yolumuz uzun.

Çok geçmemişti ki tren yavaşladı, ardından acı bir frenle durdu. Girdiği başka âlemden aniden çıkmıştı. Ciddiyetle camdan dışarı baktı. Zifiri karanlıktı ve insanı ürpertecek kadar sessizdi etraf. Telaşla ayağa kalktı. Yanına garson yaklaştı.

“Niye durdu şimdi?” diye seslendi garsona. “Karşıdan gelen treni bekliyoruz,” dedi. Diğer masadaki kadınlardan biri; “Birkaç yıl önce bir kadın atlamış trenden. Gazeteler yazmıştı. Öyle olmasın da yine!”, “Atlamış mı, ölmüş mü peki?”, “Ne yazık!” dedi bir diğer kadın. “Kim bilir ne derdi vardı.”

Konuşmalar çivi gibi çakılıyordu kulaklarına. Duymak istemiyordu. Garsona seslendi. Sesleri ortadan bölmek istercesine yüksek sesle bağırdı. “Ben şarap alabilir miyim?”

Etraf sessizleşince yalnızca onun sahip olabileceği bir hüznün ağırlığı çöktü üstüne. Sırlarla dolu bir gizemle, kimsenin bilmeyeceği, sıra dışı gerçeği ile baş başa kalmak için şarabını yudumlamaya başladı. Her şey, herkes bu ana hizmet etmeli, annesini bu anda, onu son gören bu trende iliklerine kadar hissetmeliydi. Trene binme amacı, bu anma töreni değil miydi? Kimi arkasından dualar okur, kimi mezarlığa gidip otlarla bezenmiş toprak parçasına bakarak anardı yitirdiğini. Ece de böyle anıyordu annesini. Dahası anlamaya çalışıyordu onu. Bir şişe kalecik karası geldi masasına, iki içi boş küçük kadehle birlikte. Garson işini yapmaya devam etti. Kumaş peçetesi ile usta bir somelier* gibi servis yaptı. Ece, iki bardağı da doldurmasını istedi. Bardaklara usulca dolan kırmızı rengi izliyordu:

İçimin boşlukları da böyle dolar mı? Trenin durması beni altüst etti. Dışarının bu karanlığı seni korkutmadı mı? Ölmek!

İşte bu anda masalarda oturan tüm o insanlar yoktu. Her yudumla girdiği akıl yolları daha bir daraldı. Ve en sonunda Ece daldı içeriye. Şarabın kadehten ağzına aktığı gibi annesinin sesi doldu kulaklarına. Gerçekti, olduğu gibiydi. Külçe gibi ağırdı. Balyoz gibi sert. Pencereden baktığı gözleri büyüktü. İçine girip kaybolabilirdi neredeyse. Islaktı, serkeşti. Uzun açık kumral saçları beline kadar inmişti. Öyle güzeldi ki, üzgün ve olgundu. Hiç durulmayan bir nehir gibi beyazdı. Karanlık pencerede heykel gibi duran omuz başları, göz çukurları, Modigliani’nin resimlerindeki kadınlar gibi uzun boynunu kıvırışı… Sağ eliyle sol omzunu sol eliyle sağ omzunu tutuşu.

Üşümüşsündür. İncecikti bedenin. Titriyorsun işte. Demek soğuk bir gündü. Başka da bir şey bilmiyorum ve unutmaktan korkuyorum. Yüzünü, en çok da kokunu… Kokunu ve sesini anımsamak, onları canlandırmak için her yıldönümünde buradayım işte. Hani, çocuğuyum onun, demişsin ya… Beni de çocuğu yapar mı? Tren olmak isterdim. Olup biteni bağrıma basmayı ve yolumda gidebilmeyi arkaya bakmamayı…

Bir kasabadan geçiyorlardı. Dünyevi meşgalelerin varlığı, yaşadığı bu anın arka fonu. Siren sesleri, şehrin uğultusu ve dünyada tek olmadığımızı gösteren pek çok şey. Tüm bunlar onu yalnızlaştırdı. Dışarısı çok karmaşıktı. Tren ise dingin bir deniz gibi uçsuz, berrak ve huzurlu. Penceredeki sokak lambasının uzayan gölgesinde camdaki gözleri yok oldu: Kayboluyorsun gerçek hayatta. Nereye gidiyorsun? Seni neden hiç anımsamıyorum? Hem unutmamı hem de hep anımsamamı istemişsin mektubunda. Çabalıyorum. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmemi istiyorsun ya… Bu çok zor anne! Sabah işe koyulduğumda beynimde sadece ray sesi oluyor. Seni benden alan o ray sesi. Sonra hiçbir şey kalmıyor geriye. Geriye kalan tüm günlerde, haftalar ve aylarda o ray sesini duymanın özlemini yaşıyorum. Ben de atlamak o raylara sonsuza dek kavuşmak istiyorum.

 Garson yanına geldi. Sakin, sıcak ve ağırbaşlıydı genç garson,  “Geç oldu. Restoran kapandı. Buyurun, odanıza çekilip dinlenin.”

 Biraz daha otursak! Sohbet edelim, öylesine, havadan sudan konuşalım. Bir kadeh daha… Seninle baş başa olabildiğim tek yer burası. Seni terk etmemi istiyorsun! Sen gidince, bende yaşamaya gelmiş, sonra da vedalaşmadan çekip gitmiş düşlerim bütün ağırlığıyla yüreğime çöküyor. Saçımı okşar mısın anne? Kokunla uyumam için yanımda kal. Sabaha kadar…

Son vagondan bilet almıştı yine. Treni baştan sona yalpalayarak yürümeye başladı. Bu kez yapabilirdi belki de. Koridorlar rayların her kıvrımında uzuyor, tren kollarıyla onu çağırıyor gibi geliyordu. Vagondan vagona geçişte aradaki körükte durdu. Rüzgârın uğultusu kulaklarını acıtana kadar bekledi:

Dışarısı zifiri karanlık ve soğuk. Hayâl ettiğim gibi bu gece. Gözlerimi kapatıp kendimi karanlığa bırakırsam… Biter mi her şey? Şimdi hemen, ben de atsam kendimi… Babam. Ya o!  

Uyandığında ranzadaydı. Nasıl gelmişti buraya kadar? Belki de garson… Gün aydınlanmıştı. Tren rayın tatlı kayganlığında, tüm gizemi ve sırlarıyla sakin bir deniz gibi sessizdi.

Bu kez de başaramadım. Ben senin kadar cesur değilim belki de…

Perdenin arasından cumbalı İstanbul evlerinin çiçeklerinin renkleri doldu içeri. Bir yıldönümü daha geçti ve o annesinin sözünü tuttu, atlamadı. Giyindi, toplandı ve restorana gitti;

 “Gece uyutmadım sizi galiba...”

“Uyumak ölmek gibi bir şey, biz yaşıyoruz. Öyle değil mi? Odanıza gidin dediğimde, böyle demiştiniz dün gece.”

“Başka ne söyledim?”

“Başka. Başka bir şey söylemeyeceğime dair size söz verdim.”

“Yoksa. Her şeyi biliyor musunuz?”

Garsonun söyledikleri bir kuş gibi çırpındı havada ve kuş uçuverdi. İçi kıpırdadı Ece’nin. Artık zamanı gelmişti. Mektup hırkasının cebinde duruyordu. Elini cebine attı. Mektubu nazik hareketlerle açtı ve okumaya başladı:

‘Kızım Ece’ye bu mektup,

Hep giydiğin hırkanın cebine koyuyorum mektubu. Affet beni kızım. Dayanamıyorum. Ben çok hastayım kızım. Öyle bir hastalık ki ruhumun ilacını bulamadım. Onu yok etmek beni kurtaracak. Ruhumun enkazı bedenime çöküyor. Senin bir suçun yok. Bunu bil. Babanın da. Bana rağmen beni sevdi. O çok iyi bir baba. Çok iyi bir kocaydı, ona söyledim, yazdım ona da. Gözlüğünü ve saatini koyduğu çekmecede mektubumu bulacak. Amacım onu üzmek değil aksine, artık üzmemek için bunu seçtim. Güzel kızım, çok iyi olacaksın ve ben seni izleyeceğim. Ben şanslı değildim. Çocukluğumdan böyle. O zaman da denemiştim ölmeyi. Bu kez olacak. Kimse yoktu yanımda. Bir tek baban ve sonra sen. Baban bana rağmen beni karısı yaptı sonra anne. O beni biliyordu, yine de güvendi bana. İyileştireceğini sandı... Treni suçlama, çocuğuyum onun. İçimde yılan gibi gezinen kötü düşüncelerden, ruhuma yapışmış binlerce acıyla yaşamaktan. Şimdi mutluyum. Bedenimi bulmaya çalışma olur mu? Görme beni. Sakın kendinde suç arama. Sen bana benzeme, beni affet ve yoluna devam et. Seni çok seviyorum. Annen.’

Boğazın ferahlatan genişliği ve aydınlığı pencereden önüne serilmişti. Mektubu hırkanın cebine geri koydu. Gelecek yıldönümünde çıkarmak üzere. Tren sır dolu, karanlık dehlizlerden geçip her şeyi ardında bırakmanın ve yaşayan dünyaya ulaşmanın keyfiyle usul usul Haydarpaşa’ya giriyordu.

*iyi restoranlarda çalışan, özellikle şarap konusunda uzman kişilere verilen isim 

 

27 Nisan 2023 Perşembe

Öykü: Mendilci Kadın


 ‘Bir insanın gerçekten umutsuz olmaması için, her an içinde beslediği bu olasılığı yok etmesi gerekir.’    Soren Kierkegaar

MENDİLCİ KADIN

Mendilci genç kadın solgun tavan ışığının altında, sırı olmayan çatlak aynadaki vücuduna bakıyordu. Çıkık bel kemiğinin üzerindeki morluklara dokundu. Çürümüş, solmuş, ezik büzük bir çiçek sepeti gibiydi bedeni. Gözleri adeta sonradan konulmuş, buruşuk birer zeytin tanesiydi. Elini yüzüne sürdü. Öyle çelimsiz, solgun ve zayıftı ki, elmacık kemikleri ince parmaklarına batıyordu. ‘Ben kadın mıyım? Sokaklarda gördüğüm parlak saçlı, diri vücutlu kadınlar mı kadın?’ diye geçirdi aklından. Sahi, kadın olmak ne idi? Sabahtan akşamın kör karanlığına kadar üç kuruşa mendil satarak, bir şişe su ve şanslıysa taze bir gevrek almak için caddeleri arşınlayan sokak işçiliği miydi kadın? Pis suya atılmış bir sünger gibi dünyanın bütün kötülüklerini içine emmek miydi? Kadın olmak bu muydu? Cahildi, okuyamamıştı, nasıl okusundu ki… Ama bu, düşünmesine, hayatı sorgulamasına, dünyayı tanımasına engel değildi. 

Bu köhne otel odasında, ağır rutubet kokusu burnunu sızlatırken tek düşündüğü buydu. Kadın olmak. Çok zordu. Söyleneni yapsa, kazandığını verse, itiraz etmeden bir köle gibi çalışsa da; beğenilmemek, aşağılanmak, değersiz görülmek… Dünyanın yarısı kadınsa, 'benim' diyebileceği bir şeylerinin, 'bana ait' diyebileceği bir yerinin olması gerekmez miydi? Mendil satarak mı yapacaktı?  Neden azla, hatta hiçle yetinmeliydi? Kızarmış burnuna doldurduğu nefes yetmeliydi ona. Hayatın anlamı sadece bu muydu, nefes almak…

Fakat şimdi, bunların hiçbiri umurunda değildi. Yepyeni bir hayata başlayacaktı. İşte kucağındaydı hayatı. Biricik oğlu. Vermeyecekti onu.  Cebindeki birkaç liranın olanaksız gücü onu hırslandırmış, oğlunu yurttan kaçırmış, bu izbe otel odasına sığınmıştı. Ne yapacaktı şimdi? Oğlunu yurda geri vermemeye, buralardan kaçıp gitmeye kararlıydı. Oğlunu nasıl koyardı yabancıların eline. Ona verecek sütünden başka hiçbir şeyi olmadığından almışlardı oğlunu elinden. Bir yurda koymuşlardı. Babası olacak o Hamit’in umurunda değildi minicik bebek. Biraz büyüdüğünde, yürüyebilecek konuşabilecek duruma geldiğinde hemen yurttan alacaktı çocuğu. Ne için? Minicik ayakları ile vefasız sokakları arşınlasın, mendil satsın diye mi doğurmuştu oğlunu. “Doğmasaydın keşke” dedi bebeğinin yüzünü okşarken. “Karnımda kalsaydın, sonsuza dek öyle yaşasaydık.” gidecekti? Ona baktıkça çaresizliği bir bıçak gibi kesiyordu kalbini, ama bir yandan da içini, doludizgin bir coşku, kendini büyüsünden alamadığı bir umut kaplıyordu. "Kurtulacağım bu hayattan..." deyip duruyordu. Bebeğine örttüğü battaniye kadar kısa ve bitik bir huzurla nasıl yetinebilirdi. 

                                              ***

Her şey bu sabah erken saatlerde gerçekleşmişti. Oğlunu emzirmek için çocuk yurduna gitmeden birkaç saat önce. 

Bir mendil bir liraydı. Topuklu ayakkabı giymiş plaza kadınları alıyordu genelde. Markalı gözlüklerinin arkasından onun yaşam savaşını görüp görmemeleri umurunda değildi. Birkaç mendil satabilirse hep kordonda bekleyen gevrekçiden gevrek alır, meydanın arkasındaki çay bahçesinde yerdi. Karnı bir doysa, bir defalık bile olsa...

İş yerlerinin çok olduğu kalabalık caddeye çıkmıştı. Önünden geçenlere elindeki mendili uzatıp gözlerini kaçırarak, “Alır mısınız?” demişti. Derken bir minibüs durmuştu. İçi çocuk doluydu. Minibüsün içinden bir kadın seslenmiş, on tane mendil alıp elli lira uzatmıştı. Sabahın erken bir saatinde elli lira kazanmıştı. Mucizeydi sanki. Birkaç saatte tüm mendiller satılmıştı. İlk defa oluyordu böyle. Artık dayanacak gücü kalmamışken her şeyin yolunda gideceğine dair umutlanmaktan korkmuştu o anda. Telaşlanmıştı.  Sevdiği o çay bahçesinde oturup sakinleşmeye çalışmıştı. Ne yapacağını adım adım düşünmeli, yanlış bir şey yapmamalıydı. Körfezin üstünde dolaşan morumsu tatlı hava çayın dumanını emerken İzmir' de sıradan bir kasım gününde Mendilci Kadın’ın içinde kelebekler uçuşmuştu. Hayat güzel olmalıydı. Bebeğini alıp kendine bir hayat kuracaktı. Çay bahçesinde tahta sandalyede oturmuş bebek gibi kıkırdamıştı Mendilci Kadın. İyi kalpli insanlar da vardı. Matematiği almayan kafasıyla kaba bir hesap yapmaya başlamıştı:

 “Her gün bu kadar kazansam ne seni yurda koyarım ne de izbe otel odalarında sabahlarım. İşe daha erken başlamalı, daha çok mendil almalı! Senden de kurtulurum” demişti sinirli bir ses tonuyla. Tüm para onun olacaktı. Hatta küçücük bir evi olurdu belki, mor tüller sarkıtırdı penceresinden. İlkokulu da bitirirdi. Daha yirmi bile olmamıştı, ne olacaktı ki, yapabilirdi. Böyle olacaktı, her şey çok güzel olacaktı. 

“Şimdi gidip alacağım oğlumu. Karşılarına dikilip bebeğimi size bırakmama gerek kalmadı diyeceğim. İşte o kadar!”

Yurda gelmişti. Emzirmek için her gün onu görmesine izin veriyorlardı. Almıştı kucağına, bastırmıştı böğrüne. Açmıştı bir göğsünü. Bir yudum daha içebilirse göz kapakları açılabilir, buruşuk elleri dolabilirdi. Bebek bunun bilinciyle öyle kuvvetli emmişti ki, Mendilci Kadın damarlarındaki kanın çekildiğini fakat yerine pırıl pırıl bir umut yerleştirildiğini hissetmişti. Pembe elleri, yüzü, ağzı ve tüm uzuvlarıyla hayata tutunma hırsıyla telaşlanmıştı bebek. Onun kadar yaşama sıkı sarılacak başka insan var mıydı? Yeni doğmuş bir bebek kadar umutla bakan başka kim olabilirdi ki bu acımasız dünyada? Doğmak kadar kolay olsaydı yaşamak; umut ettiklerini gerçekleştirmek, insanoğlunun en büyük arzusu olmazdı. Bebek karnını doyurunca uyuyakalmıştı. Etrafta kimse yoktu. Kirli çarşafı askı yapıp bebeği göğsüne yerleştirmişti. Yırtık poşet içindeki mendilleri bez heybesine. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inançla alıp kaçmıştı bebeğini yurttan…

                                      ***

Mendilci Kadın aynada kendi izlerken açlıktan dönen başını eliyle tuttu. Konsolda duran yarım paket bisküviye uzandı. Suyu içti.  Boşalan göğüslerini dolduracağı başka bir şey yoktu. Kalan tüm parayı otele vermişti. Çıkıp mendil satması gerekiyordu. Aslında otelden çıkmamak en iyisi olurdu. “Her yerde bizi aramaya başlamışlardır. Hele o musibet Hamit! Minicik kalbinle sen de hissediyorsun. Ah güzel bebeğim! Senin için kurtulacağım bu hayattan. Göreceksin. Kurtulacağız. Kaçacağız buralardan. Beraberiz ya… Hiçbir şey önemli değil.”

Tedirgin ama umut doluydu. Bir kurtulsaydı şu hayattan başka bir şey istemiyordu. Yapabilirim diyordu. Sadece daha çok mendil satarak. İşe çıkmalıydı. Otel odalarında birkaçak gibi saklanarak başaramazdı istediği hayatı. En azından bir otobüs parası kazanabilirse gidebilirdi buradan. Özgürce bebeğiyle olacağı herhangi bir yere. Bebeğini göğsüne bağladı. Çıkarken otelin kapısında bekleyen görevli, “bu akşam da geleceksen parayı peşin alırım.” dedi. “Akşam getirsem.”, “Olmaz… Odayı tutmak için peşin alırım.”

Mendilci kadın yalvarsa da ikna edemedi otelciyi. Akşam başka bir yer bulacaktı artık. Belki de otobüse binip giderdi buralardan.

Hava kararmaktaydı. Ayaklarına kara sular inmişti. Bütün gün bebeği göğsünde girip çıkmadığı sokak cadde kalmamıştı. Hatta mendil alacak kimse dahi bulamamıştı. İşte diğer günlerden farkı olmayan bir gün daha geçiyordu. Bebeğin altının değişmesi gerekiyordu. Açtı, huzursuzdu. Sokak köşelerinde minicik bir canla ne yapacaktı? Hamit’in yanına gitse o sokaktan beterdi. Keşke her gün elli, yüz lira kazanabilseydi. O zaman, işte o zaman hiçbir şey aynı olmayacaktı. Minibüsün durduğu köşede bekledi. Yine gelir umuduyla. Ama gelmedi. Mendilci Kadın, “Hayır, hayır vermem!” deyip duruyor ne yapacağını düşünüyordu. Kaldırıma oturdu. Bebeğini emzirmeye çalıştı. O sırada Hamit’i gördü. Yerde gözüne ışıl ışıl parlayan taşı eline aldı. Yavaşça heybesine soktu.

“Neredesin sen?” deyip kafasına bir tokat vurdu Hamit. Mendilci Kadın o an gerçek dünyasında olduğunu anladı. “Buradayım. Buradayım işte nereye gideceğim.” Hamit poşete baktı. Tüm mendiller duruyordu.

“Hiçbir şey satamamışsın,” deyip sırtına sert bir şaplak daha attı. Mendilci kadın yere kapaklandı. Bebek ağlamaya başlamıştı. “Bütün gün neredeydin. Ha? Bebeği kaçırdın diye polise verdiler seni… Yarım aklınla ne düşündün ha!”

O sırada Hamit bir hamleyle bebeği aldı elinden. Yürümeye başladı. Mendilci Kadın yutkundu. Arkasından acı acı bağırıyordu. “Nereye götürüyorsun. Ver bebeğimi?”

“Nereye olacak, yurda! Başımı belaya sokacaksın. Götürüp koyayım şunu bir an önce!”

 “Hayır. Oğlumu vermem kimseye…” Mendilci kadın arkasından yetişmeye çalışıyor yürüyemiyordu. Hamit yurdun kapısının önünde durdu. Mendilci Kadın cebinden taşı çıkarıp adamın arkasından olanca gücüyle sırtına fırlattı. Hamit yere düşünce bebeği kaptığı gibi koşmaya başladı. Kaldırım taşları ayaklarının arasına dolanıyor onu yere çekiyordu sanki. Takati yoktu.  Öyle bitkin ve halsizdi ki bir adım dahi atacak gücü kalmamıştı. O esnada yurdun kapısı kendiliğinden açıldı. Görevliler koşarak geldi. Yetkililerden biri işini bilen, donuk bir yüzle yerdeki adama bakarak, “Ne yaptın kızım sen?” diye bağırıyordu. Mendilci Kadın çaresizce ağlamaya başladı. “Vermem oğlumu,” deyip duruyor bebeği boğar gibi sıkıca göğsüne bastırıyordu. Yetkili sert bir hareketle bebeği elinden aldı. “Ne yapacaktın buncacık bebekle ha!” dedi. Hamit yerde baygın şekilde yatarken kıpırdanmaya başlamıştı. Mendilci Kadın korkudan ne yapacağını şaşırdı.

“Ver bebeğimi gideyim ne olursun!” diye bağırıyor bir yandan da Hamit’i korkulu gözlerle izliyordu.

“Böyle olmaz! Bir daha bunu yaparsan bebeğini göremezsin diyeyim sana! ” dedi yetkili kadın bilmiş bir edayla. Bebeği alıp koridorun içinde kaybolup gitti. Mendilci Kadın elleri, kalbi, böğrü bomboş şekilde öylece kalakalmıştı.  Hamit kapkara geçmişi üstüne sıvanmış, marsık yüzüyle şeytansı bakışlarını atıyordu. Korkunçtu, öfkeliydi. Eli sırtında ayağa kalktı.  Mendilci Kadın’ın incecik kolunu tuttu. Sanki kendini hatırlatmak istercesine sıkıyordu;  “Yürü! Sana soracağım! Bana vurmak neymiş, yürü! Ahh!”

Kızarmış gözlerine, leş gibi kokan ağzına baktı. ‘Ben gelmeyeceğim seninle. Sen benim hiçbir şeyimsin. Kocam bile değilsin,’ diyebilir miydi? Tek yapması gereken, yeni hayata başlamak için oğlunu alıp çıkıp gitmekti buradan. Sadece gitmekti. Mor perdeleri olan küçük bir evi olacaktı.

Biraz gerisinde yürüyordu. Her adımında biriktirdiği gözyaşları iç içe geçerek yanaklarından döküldü. Toprağa varıp kendi yatağını buldu ve yeşermeye yüz tuttu. Şehir karardıkça onun içindeki umut ışıkları parladı. O an tek düşündüğü, kazanacağı o elli liralardı. Bir gün o minibüs yine duracaktı. Yurdun kapısına bir daha gelecekti. Evet, her ne olursa olsun gelecekti. Ve geldiğinde bebeğini alıp son kez çıkacaktı buradan, bir daha dönmemek üzere. Biraz daha cesaretti istediği.

 

27 Şubat 2023 Pazartesi

Öykü: Bayan Elisa'nın Kararı


BAYAN ELİSA’NIN KARARI

Bayan Elisa’nın göz kapakları gözlerinin üzerine öyle yığılıydı ki insanın içinden deriyi kesip atmak geliyordu. Damarlı ince eller, büyük eğrimsi bir burun ve fırlak kara gözler yüz yaşında bir kadını andırıyordu. Ellisini daha yeni geçtiğine kimse inanmazdı. Gençliğinde de farklı değildi, o zaman da ihtiyar, hastalıklı görünürdü.  Annesi onu doğurduğunun ertesi günü daha sütünü bile veremeden ölüverdi. İşte o an kaderi yazıldı Bayan Elisa’nın. Doğarken öldüren, eciş bücüş, çirkin civciv, üzerine  yapışmış lanetin farkına, büyüdüğünde yolunmuş bir tavuk olduğunu anladığında vardı.

Bayan Elisa şimdi bir huzurevinin sakiniydi. Onu buraya getiren yol bir daha geri götürmeyecekti. Babası küvette ölü bulunduğu gün getirilmişti. Kalın perdesini üstüne sarıp evin koridorlarında mecnun gibi dolaşırken buldular onu. Delirmiş gibiydi. Bazı zamanlarda tumturaklı laflar etmese onun gerçekten deli olduğunu düşünebilirdiniz. Bu yaşa kadar nasıl geldiğine inanmak zordu Bayan Elisa’nın. Evden hiç ayrılmamış, babasından başka kimseyi bilmeyen ‘çocuk kadın’ olması onu masum yapabilirdi. Fakat onun kendisiyle ilgili şeytani fikirleri vardı.

Huzurevine geldi geleli hiç konuşmamıştı babası hakkında. Babası ölünce tek başına kalmıştı. Ama bu öylesine bir tek başınalık değildi. Tüm dünyasıydı o. O gidince dünya da yok oldu. Bayan Elisa’yı bütün resimlerde bir silüet gibi gösteren bu dünyanın, ona bıraktığı tek şey hazırladığı saganaki* ve hemen sonrasında babasının yüzünde beliren kısa, bitik tebessümdü. Ne yapacağını, hatta nasıl konuşulacağını dahi bilmiyordu. Çoğu zaman burada ne işi olduğunu düşünüp duruyor, evine gitmek istediğini söylüyordu. Ne var ki huzurevine getirilirken itiraz etmemişti nedense. Sanki onları, yani onu ve banyoda kendi kendine boğulmuş babasını bulmalarını beklemişti.

 Kaldığı oda huzurevinin bahçesine bakıyordu. Çeşit çeşit insan vardı bu evde. Sözüm ona huzureviydi, huzurlu olmalıydı; fakat Bayan Elisa için hiç de öyle değildi. Pencereden bahçeyi izler, kendi kendine söylenirdi. Zaman zaman hızını alamayıp, babasından ve onun eve gelen berduş arkadaşlarından öğrendiği kadarıyla ağır okkalı küfürler de ediyordu. Geldi geleli ne aşağı bahçeye inmişliği vardı ne de birisiyle iki laf konuşmuşluğu. Her öğlen hemşire de girmese kimseyle bir iletişimi olmuyordu Bayan Elisa’nın. Arada pencereye bir kumru konardı. Yine gelmişti o kumru. Her gün gelen kuş olduğunu anladı. Kanatlarının birinde bir örümceğe benzeyen ilginç bir leke vardı, belki de çamurdu ve tüylerine iyiden iyiye yapışmıştı. Sen de iyi belledin burayı…” dedi. Penceresine kuşun konmasından hoşlanıyordu aslında fakat mizacı tersti, Bayan Elisa'nın. Çirkin, yabani, utangaç ve çekingen olduğu gibi her şeye de kafa tutardı, bir kuşa bile.

O son günden önceki bir sabah hemşire içeri girdi. Tam saatinde gelmişti her zamanki gibi. Elinde getirdiğine göz ucuyla baktı. İlaçlar bir bardağın içinde, renkli boncuklar gibi sallanıyordu. Gözünü kaçırdı bardaktan: 

“Daha yavaş girsen, kuş sıçrıyor sen gelince.”

Hemşire herkese aynı davranıyordu ama Bayan Elisa onun kendine biraz daha kötü davrandığına emindi. Çünkü o bunu hak ediyordu. İçten içe ona hak veriyor, önce annesi, sonra babası bile onu yalnız bırakmışken kimsenin ona değer vermeyeceğini iyi biliyordu.  Hemşire tumturaklı bir hareketle ilacı uzattı.

“İç bakalım ilaçları, göreyim.”

“Gideceğim yakında. Rahat edersin sen de…”

Hemşire keskin bir donuklukla adeta küçümseyerek baktı. Nereye gidebilirsin der gibiydi. Elindeki ilaçları Bayan Elisa’ya verdi. Bayan Elisa kafasını pencereye çevirdi ve ilaçları ağzına koydu. Ardından konuşmaya devam etti; “Ne kadar oldu ben buraya geleli?”

“Sen gayet iyi biliyorsun,” dedi hemşire ve odadan çıktı.  

Birkaç gündür buradaydı. Hemşire odadan çıkınca yatağın altından bal kavanozunu aldı. Kavanozu hemşireye hiç olmadığı kadar büyük bir sevecenlik göstererek aldırmıştı. İlaçları ağzından çıkarıp kavanoza koydu.

                                                           ***

'Babasını küvette unutmuş. Boğulmuş.' 

'Tek başına öylece beklemiş, kafayı yemiş...' 

 'Siz ne biliyorsunuz, aptallar ordusu! Ölmek kolay, yaşamak gibi zor değil. Nefes almak, hele gülmek çok zor hepsi. Siz ne anlarsınız!' söylendi aşağıdakilere. Yarım yamalak duyuyor, dikkate almıyorlardı. Pencerenin yanına kurulu masaya dirseğini dayadı. İnsanların bahçede neden anlamsızca beklediklerini merak da ediyordu biraz. Neyi bekliyorlardı acaba, yemeğin çıkmasını, akşamın olmasını veya zamanın geçmesini. Bayan Elisa bunların hiç birini umursamıyordu.

“Ne bakıp duruyorsun pencereden, gelsene aşağıya!” Aşağıda oturanlardan birisi ilk kez yanıt veriyordu. Birinin ona yanıt vermesi Bayan Elisa’yı ürkütmüştü. Sanki onlar bir ekranın içinde ve canlı değillermiş gibi düşünmek daha rahatlatıyordu onu. Tülün arkasına saklandı. Kenardan tekrar baktı. Hepsi kafalarını kaldırmış penceresine bakıyordu. Utanmıştı fazlasıyla, demek varlığından haberdardılar. Sonra fark etti ki bir tuhaflık vardı onlarda. Yüzlerini seçemiyordu, kim oldukları belli değildi. Yüzlerinin yerinde dümdüz bir deri parçası vardı. Kimseyle göz göze gelmemek onun cesaretini yerine getirdi.

“Yüzsüzler sizi. Suratlarınız yokmuş sizin,” diye bağırdı ve rahatladı.

Hemşirenin odaya girdiğini fark etmedi. Kapının sesiyle irkildi. Resim boyaları ve kâğıt bırakmıştı.

“Napacağım bunlarla?”

“Boyarsın. Oyalanırsın işte. Sataşmazsın kimseye…”

 Gece oldu yattı. Gündüz oldu, kalktı. Bahçeye baktı, henüz kimse inmemişti. Yatağının altındaki bal kavanozunu kontrol etti. Dolmuştu kavanoz, yeteri kadar ilaç vardı. Kuş pencereye kondu. Bugün hiç gitmese de olurdu. Ama biliyordu hemşire girince uçacaktı. Hemşire ilacını verdi. Sakin bir şekilde ilacı aldı. Baktı ilaca ve ağzına koydu. Bu kez yuttu ilacı. Hemşire çıkarken “Bak rengârenk boyalar koydum sana. Resim yapmıyorsun…” dedi.

Bayan Elisa ayağa kalktı. Boya fırçasını eline aldı. Duvarı mavi, yatağı siyah, camı kırmızı boyadı. O kadar seri hareket ediyordu ki hemşire bakakaldı o anda. Bayan Elisa sırıtıyordu, hiç olmadığı kadar keyifliydi. Hemşirenin sinirlendiğini gördükçe kahkahalar atıyor, insanı tedirgin edici tuhaf, gergin bir sesle gülüyordu. “Boyadım al! Her şey rengârenk işte, oldu mu?” dedi.

 Hemşire, “Ne yaptın? Allah kahretsin seni,” diye söylenerek elinden boyaları aldı.

“Sana verende kabahat!” dedi ve odadan çıktı.

Hemşire gittikten sonra o da bahçeye inmek için arkasından çıktı. Bugün bir ilk olacaktı. İlk ve son. Merdivenlerden inerken başı döndü. Basamaklar ayağının altından kayıyordu sanki. Bahçedeki uğultu kulağına dolmaya başladı. Sonunda bahçedeydi. Orta yaşlı, tıknaz bir kadını avlunun ortasındaki sandalyeye oturtmuşlardı. Etrafına dizili koltuklarda oturan insanlar tepkisizce ortaya bırakılmış sandalyeye bakıyorlardı. Kadın kafasını yere eğmişti, elinde tuttuğu boya kalemini sıkıp bırakıyor, ileri geri sallanıyordu. Yaklaştı kadına baktı; ne kadar da ona benziyordu. Herkes bir ağızdan konuşuyordu ağızlarının açılıp kapandığını görüyor fakat ne söylediklerini anlamıyordu. Duymuyordu onları. Kafasının içinde öyle büyük bir uğultu vardı ki, başka hiç bir şey duyamıyordu. Bir anlık bir dürtüyle kafasını kaldırıp penceresine baktı. Tül uçuşuyordu. Kumru oradaydı. Pencereye tünemiş bekliyordu, uçmuyordu nedense. Bir ışık huzmesi parlıyordu. Odada bir gölgenin dolaştığını o an görüverdi. Bir erkek vücuduydu. Çıplaktı sanki. Elleriyle boğazını tutuyor, büyümüş iri gözlerle bahçeye, ona bakıyordu. Babasıydı o. “Geldin demek!” diye bağırarak merdivenleri gerisin geri hızla çıktı. Odaya girdiğinde ayakları ıslaktı. Sırılsıklam olmuş hissediyordu kendini.

“Baba buradasın, beni almaya geldin…”

Babası yatağa uzanmıştı. Vücudu buruşmuş, küçülmüş ve morarmıştı. Tavana bakıyor, arada ellerini açıp kapatıyordu.

“Baba, geliyorum. Bekle, geliyorum yanına…” Yatağın altına eğildi. Ağzına kadar ilaçla dolu bal kavanozunu eline aldı. Hepsini dikkatlice çiğneyerek yuttu. Heyecanlıydı çok, gülümsüyordu ve mutluydu. Hemşire ya da diğerleri onu böyle görselerdi ölmekte olduğuna inanamazlardı belki de. Aniden ayağa kalktı.

“Perdeyi açayım mı? Saganaki* yapayım mı sana? Uzo da koyarım. Arkadaşlarını çağır hadi! … Sen gidince onlar da gelmez oldu. ” dedi ve yatağa uzandı. 

 

*Saganaki, peynirli bir Yunan mezesi