30 Temmuz 2023 Pazar

Seremoni -Gerçek Bir Hikaye-


SEREMONİ

Aylardır gezginim. Uzaklara, yaşadığım bu hayattan çok daha ötesine gittiğimi, başka bir hayat yaşadığımı kızlarım bilmez. Aramızdaki uçurumun büyüyeceği korkusuyla anlatamıyorum. Kızlarımın, nereye, niçin gidiyorsun gibi olağan, sağlıklı soruları da olmuyor. Duyacaklarından sonra nasıl davranacaklarını bilmedikleri için ses etmediklerinin farkındayım. Bendeki değişikliği kabullenemeyeceklerinden korkuyorum. Ben kaçıyorum, onlar sessiz kalıyor. Ben saklıyorum, onlar susuyor. Bunca zaman böyle geçip gitti. Tüm olanları, utançlarımı, gerçek duygularımı anlatabilecek miyim kızlarıma? Buna hâlâ hazır değilim.

Uzun seyahatimin son günlerini, eve gitmeden önceki birkaç günümü, Hanae’nin Cihangir’deki evinde geçirmek istiyorum. Bu kez yalnız değilim.  Karmaşık duygularla atıyorum kendimi Hanae'nin dingin göğsüne. Öyle hızlı, sonsuz ve öyle yoğun ki duygularım; artık nefesim kesiliyor. Hanae nasıl yapıyorsa dağılan duygularımı bir bardağa akıtıp bir nefeste içmemi sağlıyor. Onun bir geyşa olması, ilk aklınıza geldiği gibi bana geyşalık yaptığı anlamına gelmesin. Hanae ile dostluğumuz yaşama dair ve derin sebeplerden.  Geyşa olması, bol bol yeşil çay içmemizi sağlıyor, o kadar. Benden on yaş büyük olmasına rağmen çok daha genç, hayatı olduğu gibi yaşayan biri. Sırrının çimen rengi yeşil çay içmek olduğunu söylüyor. Öyle olmadığını bilsem de bir çayın, seyahat etmenin ya da bir seremoniye katılmanın mucizeler yarattığına inanıyorum. Çünkü yaşıyorum.

Hanae ile hep yaptığımız gibi yeşil çayımızı içtikten sonra sake içiyoruz.  Hanae neden eve gitmediğimi, önce ona geldiğimi soruyor. Aslında tek amacım  seyahatim boyunca vermeye çalıştığım kararı temize çekmek. Gitmek mi kalmak mı? Artık birini seçmem gerektiğini söylüyor. Hem gidip hem kalamam. Haklı. Onun haklı olduğunu bilmek beni telaşlandırıyor. Düşünmeye başlıyorum.

Sonra birden bir kadın giriyor içeri. Çelik mavisi gözleri, yere doğru berrak bir damla gibi akan beyaz tenli, olgun vücuduyla dikkat çekiyor Adima. Babası Alman. Sırf bu yüzden Türk kanını görüntüsüne uymuyor fakat Türk kanı fışkırıyor Adima’nın yüzünden. “İlginç bir evi vardır Adima’nın…” diyor Hanae, haylazca gülümsüyor,  “Evi görünce nedenini anlarsın…” Bunu söyledikten sonra bir anda Adima’nın gizemli evinde bir Çay Seremonisi yapılacağını söylüyor. Hanae evi ısrarla görmemi, tüm bunların bana iyi geleceğini söyleyince merakım daha da artıyor. Ve tabii çay seremonisine de. Alelade bir davet değil bu. Yapılacak törenin  anlamı ve Hanae 'nin bunca ısrarı benim için önemli. Kabul ediyoruz.

Adima'nın evindeyiz. Yüz yıllık hantal binalarla kurulmuş eski bir sokak. Cihangir’in dışarıdan ilginçliği tahmin edilemeyen, gizil evlerinden.  Dünyanın her yerinden renkli insanlar barındıran, dar köşelerinde küçük sandalye ve masaları olan, dışarıdan bakınca oldukça sıradan ve basit görünen apartman, içinde iki kıtayı birleştiren boğazı saklıyor. Daha kapıdan adımımı attığım anda beni baştan çıkaran bir enerji sarıyor ruhumu. Onca yeri dolaşmama rağmen evimin birkaç kilometre ötesinde, yoğun, bambaşka bir enerjiyle karşılaşmak şaşkınlık verici. Salondan bir ırmak gibi uzayan koridordan geçip banyoya giriyorum. Tamamen kendimi kaybediyorum; boydan boya bir kitaplık var banyoda. Pırıl pırıl, tertemiz. Cam kapaklı dolapların içine havlu, sabun gibi bilindik banyo malzemeleri yerine kitap konulmuş. Banyonun içinde adeta bir kütüphane, bir daha düşününce tersini söylemem daha doğru olur; kütüphanenin ortasında banyo var. Rüyalarımda gördüğüm evi kanlı canlı gözlerimle görüyorum. Cilt cilt ansiklopediler, İkinci Dünya Savaşı Almanya’sı ile ilgili almanaklar, resimli büyük hamur kâğıda basılmış eski dergiler. Hepsi özenli bir şekilde dizilmiş.  Tek boş duvarda bir pencere var. Hayatımdaki küçük, sırlarla dolu pencereler gibi, kendimi durduramadığım merak duygusuyla boş kalan duvardaki devasa buz camlı pencereyi açarken karşıma çıkacak manzaranın beni büyüleyeceğini biliyorum. Martı sesi dolduruyor banyoyu.  Tüm boğaz önümde serili. Denizin tam ortasındayım. Bir apartman dairesinde değil de sanki aklımda capcanlı tuttuğum rüyalarımdaki o gerçeküstü yerdeyim. Fakat burası gerçek. Hayatıma dair onca karmaşa onca hengâme bir anda yok oluveriyor içimde. Düşsel bir yolculuğa çıkmış gibiyim fakat her şey tüm gerçekliğiyle önümde serili. Bir martının içeri girme olasılığı çok yüksek, pencereyi küçük aralıyorum. Klozete oturunca kitaplık uzanma mesafesinde. Bunun konforunu tecrübe ediyor olmak muhteşem… Boğazın mükemmel görüntüsü ve kitaplar bir tuvaletin içinde. Hayâlden de öte. Hayatım boyu kullanacağım bütün tuvalet anlarını şimdi burada kullanmak istiyorum. Salondan seslendiklerini duyunca orada bir süredir kaldığımı fark ediyorum. Salona doğru yürüyorum. Renkli kapakları olan iri kitaplar banyoya giden uzun ve dar koridora yerleştirilmiş. Koridor canlı bir şölen yerine dönmüş. Bunu bilerek yaptıklarını anlayıp gülümsüyorum. Koridor adeta, “Sabırla ilerleyin! Sonunda karşınıza muhteşem bir şey çıkacak,” diyor. Yasunari Kavabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar’ın Türkçeye çevrilmiş ilk baskısı hemen gözüme çarpıyor. Bu kitabı ne çok aramıştım. Derken, alt rafta bir miğfer görüyorum. Aşina olduğum bir şey değil tabii ama üzerindeki şekli hemen tanıyorum. Adima’nın kocasına ait. Bir Nazi subayının torunu olduğunu Hanae 'nin bana fısıldadığını anımsıyorum. Böyle biri ile ilk kez karşılaşıyorum. Dedesinin Nazi subayı olmasından utanan bir adam. Belki de kendi saf ırkından olmayan biriyle, Adima ile bu yüzden evlendi. İçimden fışkıran, miğfere dokunma dürtüsüyle parmağımı üzerinde gezdiriyorum. Ürpertici şekilde soğuk, sert ve nefret dolu. Ama bir yandan da neden olduğunu tam kestiremediğim, bir acıma duygusu hissediyorum. Hem atalarından utanıp hem de onları kabullenerek bu miğferi saklaması çok erdemli bir davranış. Hanae parmağını yavaşça ağzına götürüp benim ne gördüğümü, neden şaşkın olduğumu bilir bir ağırbaşlılıkla yere, yanına oturmamı söylüyor. 

Evin salonundayız. Sonunda Çay Seremonisi başlıyor. Seremoniyi Rafael sunacak.  Köşede duran pikaptan, tek bir müzik aletinden bir melodi odaya yayılıyor.  Geçmişin kapısı aralanmış, müzik oradan şimdiye ulaşıyor ve sonsuza dek hiç kapanmayacak gibi. Aklımın dehlizlerinde bir bu an’ı bir öncesindekileri ardı ardına yaşıyorum. Rengârenk bir halının üzerinde oturuyoruz. Bir İran halısı olduğunu, köşelerinde sembolik şekillendirilmiş farsça harfleri sorduğumda öğreniyorum. Ortama mistik bir enerji veren bir yanı var. Rafael Japonya’daki gerçek çay seremonilerinde aslında tahtanın üzerinde ince yastıklarla oturulduğunu ve başka bir sürü ayrıntıdan bahsediyor. Bu andan itibaren  kimseden çıt çıkmıyor.

Rafael. Eve girdik gireli yerde oturuyor. Öyle yakışıklı ki. Gösterişli, büyük, muntazam elleri yumuşak ritimle kıpırdıyor. Ona baktıkça kalbim hızlı atıyor.  İçimin ürpertisini, hayatın bana getireceklerine karşı duyduğum heyecanımı bastıramıyorum.  Japonya'ya gitmiş olsam bile avukat, gezgin ve Katalan birinin gerçek bir geyşa okulunda öğrendiği çay seremonisini yeniden, kendi ülkemde izleyecek olmak beni büyülüyor. Görüntüsü ile el hareketlerinin zıtlığı öyle ahenkli ki sadece bir bütün olmasına bile hayran kalıyorum. Nasıl becerdiyse uzun bacaklarını altına almış. Sıra dışı görünüyor. Rafael, diğerlerine hayatını anlatmaya başlıyor. Olgun gözlerinde bir çocuğun katıksız merakı ve masum haşarılığını yakalıyorum. ‘Kendimi onunla tamamladım’ diyor. Eşinden ayrılıp avukatlığı bırakması. Japonya’ya gidip bir geyşa okulunda zengin kültürü ve çay seremonisi geleneğini öğrenmesi yıllarını alıyor. Geldiği yerde etrafındaki insanlar, iş arkadaşları, anne babası, çocukları bu yaptığına bir anlam veremiyor. Gerçek benliğini bulmak için kurduğu hayattan vazgeçmiş.  Ürkerek ve biraz da gıpta ile bakıyorum ona. Ve sonra birden hayranlık duyuyorum. Şöyle bir bakınca, evdeki herkesin bambaşka dünyalardan insanlar olması tuhaf. Bir o kadar da sıradanlığın olağanüstü bir yansıması. İnsanlar yabancı, alıştıklarının dışında olana karşı çekingen olur; burada böyle değil. Farklılıklarımız sadece yaşadığımız ülkeler değil, yaşam biçimlerimiz, hayatımıza kattığımız değerler ve burada bulunma sebeplerimiz de başka. Tek ortak noktamız duygular. Seviniyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, acıkıyoruz, uyuyoruz. Ama farklı şekillerde. Büyüsü de burada değil mi? 

“Bastırmak zorunda bırakıldığın cinsel tercihini özgürce yaşamak için çok şeyden vazgeçmen ne acı,” diyor Adima, Rafael'e. 

 “Bu evrensel bir sorun. Bir trajedi demek daha doğru...”  

Evdeki diğer misafirin duru, bilge ve yumuşak sesi dolduruyor havayı. Buğulu ve âşık gözlerle Rafael’in bakışını görüyorum. Birbirlerine ait olduklarını, aralarında oluşan güzel, tutkulu bağı görüyorum. O an, bir anda sonsuz bir huzur hissediyorum. Sevgiye bir sınır konmamalı. İçten gelen masum bir inanışla, dümdüz sevmeli insanlar birbirini. Derken bu diğer misafir, sevgiye dair konuşmaların arasında; “Kızlarımı çok özledim,” diyor. Buram buram babacanlık ve güven yayılıyor etrafa. Kızlarından uzaklaşmak zorunda hissettiğini söylerken, vazgeçtiği hayatından ona kalanın büyük bir acı ve özlem olması beni öyle üzüyor ki. Bu acıyla yaşamak için seçtiği hayatına ve değerlerine sıkı sıkıya tutunuyor. Yaptığının doğru olduğuna inanıyorum. O anda onu anladığımı fark ediyorum. Baba olmasından gelen yoğun duyguları yaşarken, cinsel tercihinin ne olduğunun bir önemi olmuyor belli ki. Duygularını düzenli bir şekilde ayrıştırıp mükemmel bir dengede tutmak. Düşünüyorum ve bu uyuma hayran kalıyorum. Gülümsüyorum kendi kendime. Oranın büyüsünü bozmaya korkuyor nefes bile almamaya çalışıyorum. Geniş pencerelerden dışarı bakınca Kız Kulesi’ni çırılçıplak görüyorum. Siyah beyaz bir fotoğraf gibi ya da kara kalemle çizilmiş bir tablo. Hemen karşımda ve çok uzak. Benim ona baktığım gibi o da bana bakıyor ve beni küçücük görüyor. O hep orada dururken ben küçük, biçimsiz bir şekil gibi İran halısının üstüne kondurulmuşum ve bütününün bir parçası olmuşum. Hem kendi başıma bir anlamım var hem de o bütünlüğün içinde bir uzuv gibi gerekliliğim. Bu duyguyla daha bir yayılıyorum halının üstüne. 

 Rafael’in parlayan çocuksu gözlerine bakıyorum. Bir anı geliyor aklıma. Şişli ile Kurtuluş arasında küçük bir mahallede yaşardık. Evimizin karşısında diğerlerinden farklı başka bir ev vardı. Kimlerin yaşadığını pek bilmediğimiz ecnebi bir aile otururdu. Arada bir, bahçeye iki ergen çocuk çıkardı. Merakıma yenik düşüp onları gözetlerdim. Öyle düzgün ve nizami oyunlar oynarlardı ki izlerken hayran kalırdım. Katılmaya çekinirdim aralarına, ama bir o kadar da çok isterdim. İçlerinde olmayı istemekten ötürü nedense endişeye kapılırdım. Dışarıda sessiz bir gölge gibi kalmayı yeğlerdim. Bu hayatım boyu böyle devam etti. Ta ki içlerinden biri beni çağırana kadar...  O çocuklar, tıpkı Rafael ve arkadaşı gibi, güzel, disiplinli, hüzünlü, özlemli ve uçuk kaçık iki birey olarak yaşamlarını sürdürdüler.

İnce porselen fincanlara yeşil çay dolduruyor. Yosunu andıran bir koku yayılıyor etrafa. Omzuna koyduğu mor ipek mendil ile fincanların çevresini temizliyor, adeta okşuyor. Aheste aheste, hiçbir anı kaçırmadan, özümseyerek yapıyor her bir hareketi. Konuşmuyoruz ama her duyumuzla birbirimizle iletişimdeyiz. O ne yaparsa ben de yapıyorum. Bacaklarımızın üzerinde eğilerek alıyoruz fincanı. Çay seremonisinde sıranın önemi büyük; Hanae, Adima ve kocası, Rafael’ in erkek arkadaşı  ve en son Rafael. Çayın ekşimsi, acımsı tadı hiç bitmeyecekmiş gibi ağzıma yayılıyor. “Ruhunuzdaki acıları yok edecek. Bunu bilerek içmenizi istiyorum...” diyor. Yüzünde buyurgan, uzun ve keskin  bir ifade beliriyor. Rafael kendi halleriyle o kadar ilgili ki, yolculuğunu yaparken yanındaki insanları sağalttığının ve kendi yolculuklarına çıkmalarını sağladığının farkında değil. Bacaklarının üstüne naif bir kibarlıkla oturuşundan, dünyanın tüm nimetlerine ilahi bir güçle saygılı oluşundan, merakını gideriş biçimlerinden bu kibre sahip olmadığını görebiliyorum.

Bir süre daha yerde oturmaya devam ediyor, Rafael’i izliyorum: O benim masum, serseri, gezgin ve çocuk yanım. Sonra Hanae'yi izliyorum. Hanae benim kadınsı tarafım. Ardından Adima ve kocasına bakıyorum. Alman disipliniyle büyütülen, entelektüel ve bir Türk köylüsü kadar mütevazı Adima’nın bunca mozaiğine karşın yetimliği, en bildiğim ve yaşadığım duygum. Nazi subayı büyük babasından miras kalan, üzerine sinen suçluluk duygusuyla yaşayan koca, benim insaflı, ürkek ve insancıl yanım. Hepimiz birleşmiş ‘beni’ oluşturuyoruz. Bütünü oluşturduğumuz çiçek tarhının ortasındayım. Her birimiz kendi çiçeğinin ortasında. Bu andan aldığım hayat enerjisi benim yarım kalmışlıklarımı tamamlıyor... Sonra birden, içime bitimsiz bir ferahlık veren banyoya, o masalsı yere, bu eve ilk geldiğim günün heyecanıyla tekrar giriyorum. Göz göze geliyoruz. Bana sıcacık gülümsüyor. Aylardır burada başlayan seyahatim boyunca gördüğüm o gülümse. Hep aynı sıcaklıkta ve aşk dolu. İşte o an, hayatla örülü bir mozaiğin içinde olduğumu, her ne yaparsam yapayım, ister hiç kıpırdamadan hatta konuşmadan, sadece içinde durayım; olduğum yerin, an'ların, gerçekleşen olayların bir parçası olarak var olduğumun ve bu bütünden kopamayacağımın, kendimden, gerçeğimden kaçamayacağımın;  böylelikle kendimi tamamladığımın farkına varıyorum. İşte o an benim yıllara yayılan uzun seremonim tamamlanıyor.

“Dalıp gittin! Sen kızlarını özlediysen artık eve gitme vaktin gelmiş demektir…” Hanae’nin sesiyle bacaklarımın uyuştuğunun ve aynı anda ne yapmam gerektiğinin, özlemlerimin farkına varıyorum. Yine bu evde, bu İran halısının üstünde onu görünce başlayan sonsuz, tutkulu, aşk, sevgi ve yeniliklerle dolu hayatım,  şimdi yine aynı yerde yeni başlangıçlara evriliyor. Gitmeye karar veriyorum. Aynı zamanda kalmaya. Kızlarımı yıllar sonra, gerçeğimle, bu hayatımla, Rafael ile tanıştırmaya ve onunla burada, kendi evimde kalmaya.


22 Haziran 2023 Perşembe

Masumiyet

 

‘İnsan olmak ve hayatı hayvanlardan daha az anlamak ne hazin şey.’  Panait İstrati

MASUMİYET

 

Onu ilk gördüğümde çiçekçinin izbe arka bahçesinde, ağdalaşmış bir çamurun içinde büzülmüş yatıyordu. Öyle çelimsiz, kirli ve bitkin görünüyordu ki, yattığı yerde sonsuza dek kalmayı seçmiş gibiydi. Çiçekçi saksıları nasıl temizleyeceğimi anlatıyordu. Ama ben duymuyordum, büyülenmiş gibi onu izliyordum. Kulaklarını dikmiş konuşmalarımızı dinliyordu.

 “Gel” dedim. Kumral uzun saçlarını savurarak kalktı. Çamurlar etrafa sıçradı. Yanıma geldi ve kibarca oturdu. Çiçekçi şaşırmıştı; “İlk kez kalkıp geldiğini görüyorum, hayret…” dedi küçümseyici ve biraz da umursamaz bir tavırla.

“O kadar çamurlusun ki seni sevemem ama çok tatlısın” deyip güldüm. Bana gülüyordu.

 “Daha yaşamaz” dedi çiçekçi, “Bir sabah ölü bulacağım onu.”

“Neden yaşamasın, hasta görünmüyor?” dedim büyük bir umutla, ‘evet hasta değil’ demesini istiyordum. Fakat o daha korkunç, beni derinden üzecek bir şey söyledi: “Hasta değil fakat çok yalnız. Ölmeyi bekliyor…”

Hayâl kırıklığını gülen gözlerinin içinde gördüm. Hayata tutunacak bir dalı kalmamıştı. Ben de biliyordum, terk edilmek, yalnızlık, bir hevesle nefes almayı özlemek ne demek, iyi biliyordum. 

Aldım onu oradan. Hiç itiraz etmedi fakat sevinçle de kucağıma koşmamıştı. Yanımda sakince yürüdü. Eve geldik. Evin her yerini dolaşmaya başladı. Her odadan çıkışta bana bakıyor sonra diğer odaya geçiyordu. Salona girdi. Etrafa baktı ve köşede duran berjer koltuğa oturdu. Sanki bir daha hiç kalkmayacak gibi yayıldı. Evdeki yerini seçmişti. Asil bir hanımefendi gibi kibarca ellerini büktü ve başını üstüne yasladı. Annemin koltuğuydu o. Bir süre böyle kaldık. Birden, sakin hali yerini hırçınlığa bıraktı. Ben elimi kafasına uzattıkça daha da saldırganlaştı. Ne olduğunu anlayamadan dişlerini elime geçirivermişti. Musluğa koştum. Kanı durdurmaya çalıştım. Birbirimizi henüz yeni tanıyorduk ve biraz ürküyordum fakat onun annem olduğuna dair şiddetli bir dürtü vardı içimde. Bana baktığında gözlerinde sanki annemi görüyordum. Yavaşça bir daha yanına yaklaştım. Sırtını sevmeye başladım. Gülümseyen sevimli hâli geri gelmişti. Parmaklarımı boynuna doğru götürdüm. O an yine o uzun keskin dişlerini gösterdi. Boynunu okşamaya devam ettim. Başını dizlerime yasladı. Başarıyordum. Tedirgin hali geçiyordu, benim de öyle. Konuşuyorduk sanki sözlerle değil de yüreklerimizle. Anlıyorduk birbirimizi. Hem ürkektik, hem de sevecen. Kalbimiz kırılmıştı ikimizin de, terk edilmiştik. Birbirimizin kırıklarını onaracaktık. Bu bir tesadüf olamazdı. Çiçeklerini çoğaltmamı ve o çiçekçiye gitmemi annem istemişti. Orada olmayı seçmişti. Buna inancım her geçen dakika daha çok artıyordu.  

 Ertesi gün, yumuşak tüylerin arasından kolaylıkla ayırt edebileceğim kadar sert bir şey elime değdi. Ne olduğunu anlayamıyordum. Bir diken veya kurumuş çamur parçası olabilirdi. Tüylerini aralayıp dikkatle baktım. Gördüğüm karşısında ürperdim. Boynu paramparçaydı. Kan, pis bir çamur gibi her yerine sıvanmış ve kaskatı kalmıştı. Kucakladığım gibi doktora götürdüm. Şu renkli, naylon, çamaşır asılan iplerindendi boynundaki. Yavruyken bağlanan ip o büyüdükçe derinin içine girmiş morumtırak korkunç bir iltihap oluşturmuştu. Meğer oralara dokunduğum zaman hissettiği acıydı.

İçimde nefret ve isyan vardı. Güzel olan her şeyi yok ediyorduk. İyi olan, kötünün karşısında nasıl güçlü durabilirdi ki? Yüreğimden bacaklarıma doğru bir şeylerin aktığını hissediyor deliler gibi koşmak istiyordum. Soğuk çelik masadan yüzüme baktı. Sakin ve rahatlamış görünüyordu. Masumiyeti karşısında utancımdan yerin dibine geçmiştim. İnsanlığın utancını bir elbise gibi biçmiştim üzerime.

İyileşmesi haftalar sürdü. O süre boyunca berjer koltuktan hiç ayrılmadı. Sakin mizacı, güler yüzü bir yana kibarlığı sadece beni değil herkesi büyülüyordu. Uzun, ince muntazam bacakları cılızdı ama iyileşince hışımla koşabilir duruma gelmişti. Saçlarını savuruşunu izlemek keyiflerin en güzeliydi. Sadakati ve zekâsı, insanı kendisine âşık etmek için kullandığı güçleriydi. Olgunluğu bundan geliyordu. Güven duygusunu aramızda öyle bir inşa etmiştik ki aramıza başka hiçbir şeyi sokmuyorduk. Kötü duygulara karşı savaşmamı sağlayan bir savaşçımdı. Çok mutluyduk. Öyle ki annem ile yaşamak istediğim, yaşayamadığım tüm duyguları onunla yaşıyordum. O annemin yerine gelmiş bir melekti.  

Derken bir gün kara bulutlar tepemize toplandı. Boynuna bağlı kalıp derisine yapışan o çamaşır ipi için için onu öldürüyordu. Sevgi ile onu yaşatırım sanmış, o da yaşayacağına inanmıştı. İç organları zamanla çürümüş ve sonunda karaciğeri iflas etmişti. Acısını içinde yaşayıp yüzüme gülümseyen güzel kızım. Nasıl anlayamadım çok hasta olduğunu? Ne ağrılar ne acılar çekmiş olmalıydı, ah!  Öyle güzeldi ki, sanki o güzel yüzü kadar organları da tertemiz gibi gelmişti bana. Yanılmıştım, çok hastaydı. Kalbinin güzelliğinden başka bir şey değildi, yüzündeki gülümseme. Öğrendiğimde bir kor düştü içime. Yıllar sonra bile sönmedi! Sadık dostumu, yaşadıklarına rağmen iyiye, sevgiye tutkun meleğimi ve bir kez daha annemi insanlar yüzünden kaybetmiştim. Bizlerin vahşi dürtüleriyle dünyaya, doğaya küstahça başkaldırıp kendimizi en güçlü ilan etmemiz yüzünden masum bir canlı acı çekerek öldü. Ve ben çektiği acıları anlayamadım. Çünkü hiçbir zaman belli etmedi. Öldüğü sırada yanında değildim. O ise sırf beni üzmemek için yanından uzaklaşmamı bekledi. Hiçbir insanda bulun(a)mayacak bir özveriydi onunki.  Üzerinden on yıl geçti ve hâlâ onu düşündükçe yüreğimde bir kor yanıyor. Ardından insanların acımasızlığı, diğer tüm canlılara saygısızlığı karşısında korkunç bir ürperti hissediyor, dehşete kapılıyorum. Kızım Lessi hayatıma girdiğinde yeniden canlanan masumiyet duygum, onun ani ölümüyle en sonunda bir daha canlanmamak üzere yok oldu.

 

 


21 Mayıs 2023 Pazar

Süt Irmağı

 


          

  SÜT IRMAĞI

Karlı bir kış günü soğuk zemin üzerindeyim. Hava burun deliklerimden girip içimi titretiyor. Gözlerimi henüz açamıyorum, neredeyim bilmiyorum. Birileri var yanımda. Birbirimizin üzerine basarak ulaşmak istediğimiz yere varıyoruz. Süt ırmağına! Bir hizaya giriyoruz. Sanki yüz yıllardan beri atalarımdan miras bir dürtüyle uzun tüylerin arasından ırmağın başını yakalıyorum. Bir hizada durduklarım kardeşlerim. Sonra onlardan öğreniyorum. Süt ırmağına “Anne” deniyor.

Süt ırmağı bitti bir gün. Açlık ve sefalet günleri başlıyor. Bu ana kadar hiçbir sorunumuz yokmuş meğer. Anne uyanır uyanmaz insanoğlunun yaptığı sokaklara koşuyor, karanlık çöktüğünde hışırtılı bir şeylerin içindeki kırıntılarla dönüyor eve. Üzerinde eti kalmış kemik parçası getirirse şanslıyız; ama genelde kötü kokan, tadı iğrenç tuhaf şeyler oluyor. Onlara plastik deniyor. Sadece kuru ekmek parçasıyla bitkin şekilde eve geliyor. Beslenecek başka hiç bir şeyimiz yok.

Büyüdüm. Ben de takılıyorum peşine. İnsanlar… Her yerde onlardan var. Bir de arkasında toz bulutu bırakan dev şeyler.  Berbat bir ses çıkaran o dev canavarın peşinden koşturuyoruz. Kulaklarımız savruluyor. Anne zayıf bedenini taşıyan güçlü bacaklarıyla yılmadan koşuyor. Plastik şeylerin bol olduğu bir yere dalıyoruz. Kokuları birbirine karıştırıyorum. Anne büyük bir kemik buluyor. O zaman anlıyorum ki koşarsak aç kalmayız.

Puslu mor bir hava. Böyle havalarda canavarlar doluşur ormana. Dev canavarlar sabahın köründe gelir, gece bastırana kadar etrafta dolanırlar. Pusu kurarlar. Bazen alıp götürüyorlar. Bazen de dokunmuyor, ölmüş bedenleri öylece bırakıyorlar. Neden yaptıklarına bir anlam veremiyorum. Öyleyse neden öldürüyorlar?

Yemek buluruz umuduyla yanlarına kadar sokuluyoruz fakat sadece vahşetlerine tanık oluyoruz. Onlar giderken çılgın gibi peşlerine koşuyoruz. Yetişemediğimiz zaman yenildiğimizi kabul edip bırakıyoruz.

 Sonra bizler için hüzün saatleri başlıyor. Orman adeta can çekişir böyle zamanlarda. Tüm canlılar, iki ayaklı canlıların gaddarlıklarına ağıtlar yakar. Ağaçlar hışırdayarak ağlaşır, kuşlar delirmiş gibi ciyaklayarak bir oraya bir buraya konmaya çalışır. Ağaçlarını bulamazlar yerinde. Kesilmiş gövdeler vardır. Uçmaktan helak olurlar. Çakılırlar yere. Annem yaşlandı biraz ve insanoğluna hep kızgın ama cesur. Olmak istediğim gibi, odur örneğim. 

Bir sabah tek başıma uyandım.  Uzun zaman oldu kardeşlerim de yok.  Annemle insanların sokaklarına gitmek istiyorum yine. İleride sere serpe Anne’nin yaşlı bedeni. Dev canavarın gazabı bu. Toprak serpiyorum yüzüne. Ulumalarım ulaşıyor göğe. Diğerleri duyuyor, karşılık veriyor.

Artık tek başımayım.

Düşüyorum yollara, insanların kurduğu sokaklara. Annemin getirdiği kemikli etlerden bulmak hedefim.

 

18 Mayıs 2023 Perşembe

Öykü: Uykucu

UYKUCU 

Gün bitiyor sonunda. Beni hiç bırakmayan yorgun ve umarsız duygularımla varıyorum eve. Gün boyu yaptığım gergin telefon konuşmaları, dosyalar, kalın duvarların arkasında yapılan gürültülü toplantılar, havasız odaların mekanik uğultuları, parasızlık, mutsuzluk, hayatın anlamsızlığı, tatminsizlik, sevilmemek, sevişememek ve Caner. Havada asılı bir balonun içine üflüyorum hepsini. Mayhoş yastığıma sarılıp ölü gibi uyumak ve her şeyi unutmak istiyorum. 

İtiraf etmeliyim; uykuyu ihtirasla seviyorum. Öyle ki yatağımı paylaştığım adamı bile bu ihtirasıma kurban ediyor, Caner’i kaybediyorum. Her geçen gün, kayan yıldız gibi uzaklaşıyor benden. Benim en büyük çaresizliğim. Uyurken yaşamın, bıraktığım yerde kalmadığını, sürmeye devam ettiğini bilmek beni derinden üzüyor.

Uyku, yaşarken en güzel ölüm şekli. Her gece ölüp sabah olunca dirilmek. Eşsiz bir yenilenme. Yaşamakta olduğum gerçekliklerimi hafifleten, onları görmezden gelmeme yardım eden bir uyuşturucu.  Bile isteye seçiyorum; ben bir uykucuyum.

Gündüzlerim sanal bir bulutun içinde geçiyor. Orada öyle mutsuzum ki... Ne var ki benim kaçış yerim orası. Caner’le aramızda açtığım uçurumdan, kendimden, düşüncelerimden, beni zincire bağlayan çaresizlik hissinden. Ama yine de mesai bitimine yaklaştıkça bulutu yırtıp fırlamak istiyorum. Gerçek olmayan, kafamın içinde kararan bir bulut. Yırtmak zor. Neredeyse imkânsız. Bankanın sigara içilen teras katına çıkıp uzun derin nefesler alsam da geçmiyor. Onca müşterinin ağız kokusunu çektikten sonra, odanın jalûzilerini kaldırıyor ve akşam olduğunu görüyorum. Uyumama çok az kaldığını düşünerek seviniyorum. Yoğun, özlem dolu bir tutku bu. Başka hiçbir şeyi onun yerine koyamıyorum. Ne bileyim, karmaşık bir gariplik; uykuyu ölümle bağdaştırmam. Ölünce dünyadaki korkulardan kurtulunuyorsa uyku bunun ön ödülü benim için. Uyuduğumda dertlerim ölüyor. Ama sonra, her sabah yeniden diriliyor.

Cılız göğüslerimi dimdik tutan sutyeni çıkarabiliyorum sadece. Caner daha eve gelmemiş. O gelmeden biraz uyusam… Geldiğinde uyanmayı ummaktan başka çarem yok. Uyandıktan sonrası, karşılıklı sessiz bekleyiş. Hangimizin neyi beklediğini bilmeden. Uyku öyle mi? Beklemeler yok. Yalnızlık korkusu yok. Anlar ardı ardına birbirine bağıl şekilde ve muhteşem bir uyumla ilerliyor rüyalarda. Gerçek ise bundan çok uzak. Birbirine birleşen her bir günle açılan, ikimizin arasında kalan açıklayamadığımız ve konuşamadığımız boşluklarla dolu. Onlarla doldu hayatımız. Aramızdaki o boşluğun içinde kayboluyorum uyanıkken.

Yavaşça, her soluğumdan tatmin olup süzülüyorum yatağa. Hani uykuya tam geçişte vücut titrer ya, çırpınır; kollarım ve bacaklarım titreyerek gevşiyor, yüz kaslarım yumuşuyor, kaskatı kalmış iç organlarım kendini karnımın boşluğuna sakince bırakıyor. Keyifle düşüyorum uykunun dolgun kucağına. Kedi gibi mırıldanıyorum, köpek gibi hırıldıyorum. Vahşi ve gizil duygularım bırakıyor kendini uykuya. Uykuda çözülüyor tüm susulanlar. Kafamı yastığa koyduğum anda, gün boyu özlemle beklediğim anlar başlıyor. Muhteşem çekiciliğiyle dünyalar güzeli uykum ve titrek bedenim paha biçilmez bir bedelle nihayet iç içe...

Yere sağlam bastığım hiçbir düşüm yok neredeyse. Uçurumda veya suyun altındayım genelde.  Ben, bana bakıyorum. Çorak bir vadinin bir tarafındayım. Diğer tarafta Caner. Yanına geçmeye çalışıyorum. Ben yürüdükçe vadi genişliyor. Aylardır sevişmediğimizi düşününce neden cinsellikle ilgili rüyalar görmüyorum, bilmiyorum. Aklıma sıkça gelmiyor fakat rüyada görmüyor olmam beni daha çok şaşırtıyor.

Gecenin neresindeyiz bilmiyorum. Sigara kokusunu duyumsuyorum. Uyandırıyor koku beni. Burnumun içi kaşınıyor; elim gitmiyor kaşımaya. Bu sırada, Caner’in ettiği bir iki laf geliveriyor kulağıma;

“Bir kere olsun duy beni. Ben gidiyorum. Kalk ve konuş benimle! Daha ne kadar kaçacaksın? Ladin uyan…”

Bir at kadar iyi duyuyorum Caner’i. Duyduklarımdan çok, onun benimle konuşmaya çalışması ürkütüyor beni. Uykumdan uyanmak istemiyorum. Neden susmuyor? Sus artık. Sus! En tatlı an’ım heba oluyor!  Sürekli bir şeyler söylemeye çalışmandan yoruldum. Sus, sus. Sayıklamalarım doluyor ağzıma. Ağzımdan çıkıyor mu çıkmıyor mu, bilmiyorum. Bir anlık susuyor. Oh... Vücudumun her bir santimini, ayak parmaklarımın ucunu duyumsuyorum. Kalbimin pıt pıt atışını duyuyorum. Sonra hepsi susuyor. Koyu, sert biçimsiz bir maddeden farkım yok şu an. Mikro parçacıklara bölünüyor ve yatağın her yanına dağılıyorum. Uykuya dalmam ile Caner’in sesi kulaklarımda yankılanıyor.

“Ladin. Bak. Ben başkasına aşığım. Bunu artık söylemek zorundayım. Duydun mu beni?”

Birden savrulmaya başlıyorum. Yukarı ve yatağa, sonra bir daha, bir daha. Uykuya teslim olmayı seçtim ben, her şey nafile. Ne git diyebilecek cesaretim var ne de kal diyecek gücüm. Susmayı seçiyorum. Uyumak en güzel susuş. Rüyamda ağlamak veya gülmek yoktur; sadece sabah kirpiklerim ıslaktır. Uyanmazsam, duyduklarım gerçek olmaz, rüya olur kalır düşte. Duymak istemiyorum. Aramızdaki o dev uçurum sadece rüyamda kalmalı. Ben duymazsam sen de gitmezsin. Uyanmamalıyım. Uyumalı ve bunun sadece bir düş olduğunu düşünmeliyim. Hayatla bağımı kuran tek nefesim olmalı. Rüyamda gerçek ile düşün birbirine sinsice karıştığı bir geçit var. Caner’in sözleri bu geçidin tam ortasında duruyor şimdi. Konuşmayınca gerçek olmaz. Söyleme bir şey. Söylediğinde sonsuza dek kalıyor o sözler ve hiç gitmiyor. Sus! Söyleme! 

Çocukluğumu görüyorum uykumda. Saklambaç oynuyoruz. Önüm arkam sağım solum sobe… Oyun bitmesin hemen, hadi devam. Saklanıyorum. Büzüşüyorum. Küçülüyorum. Sıkıştırıyorum bacaklarımı. Caner beni bulamıyor ve sobeleyemiyor.  Bir boşluk var, soğuk sert bir hava geliyor baldırlarıma. Kollarımdaki tüylerin kalkışını duyuyorum. İyice topluyorum bedenimi, büzüş, küçül ufal; yok, boşluk dolmuyor. Göğüs kafesimden yukarı doğru yükselen bir şey hissediyorum. İçimdeki dehlizlerden yol bulup bedenimden dışarı akıyor. Uyanır gibi olunca anlıyorum. Kollarımdan tutmuş beni savuruyor.

 “Uyansana, uyan!”

Gözlerimi mıh gibi yumuyorum. İki kolum da sanki kemiksiz, havada tüy gibi dalgalanıyor, bir sağa bir sola. Sonra yine uyuyorum. Bir kadın yatakta yatıyor. Kadının yüzünü seçemiyorum, tanımsız. Minik göğüs uçlarında ince ip sallanıyor. İpin ucu gözlerime değiyor. İğrenmem sıkılmam gerek, yok. Aksine. Uykudayım. Bir tek saçlarını tanımlayabiliyorum. Kumral iri kıvrık saçları yüzümde eserken o, kadını okşuyor. Üstünde, yanında, içinde. İniltili, kedi hırıltısı gibi ses yayılıyor. Benden küçük bedenleri. Mesafeli. Bir uzak bir yakın. Bana bakarken gözleri çekik ve kısık, yanakları parlak. Elim ıslanıyor. Caner’in yüzü dumanlı, ıslak. Kalçasını ileri geri itiyor, yavaş, ağır. Sanki kadın tek başına sevişiyor. 

 Uyanıyorum. Koca yatağa yayılmışım, bacaklarım uçtan uca sere serpe, kollarım alabildiğine açık. Ellerimin uyuşukluğu, ayaklarımın örtüden dışarı çıkan kısımlarının ürpertisiyle sanki ölümün sonrasını yaşıyorum. Bir serserilik var bedenimde. Yanımın boşluğu gözlerime, sessizliğin havada kalmış esintisi alnıma vuruyor. Kafam karışıyor. Hep karışık ya zaten. Gerçekle düş arasındaki o geçiş anında sonunda takılıp kalıyorum galiba. Gece ne oldu? Caner geldi mi? Yoksa gitti mi? Neyin düş neyin gerçek olduğunu çok iyi biliyorum. Uykumda gördüğüm o uçurumu, ben her uyuduğumda, her geçen gün açtığımı. Ben kaçtıkça daha çok uykucu olduğumu. Uyudukça daha uzaklaştığını. Korkaklığımı. Yüzleşememelerimi. Her şeyi. Kendi yüzümü görmek için bir ırmak dolusu ağlamam ve eğilip ona bakmam gerekir. Her insanın hayatı bir yenilgidir. Ama kimilerinin yenilgisi daha görkemli, benim gibi. Gözlerimdeki çapakları alıyorum tırnaklarımın içine. Kollarım kızarmış. Yataktaki yastıklardan biri, Caner’in, alabildiğine kabarık. Dün ve önceki geceler de. O an, yanımdaki boşluğu gördüğümde, onunla beraber yaşamayı kanıksadığım, göğsümdeki veya içimdeki, hiç geçmeyen ağrıyı tüm gerçekliği ile hissediyorum. Ve yine tam olarak neremin ağrıdığını kestiremiyorum. Ama bu kez sanki kalbim ağrıyor. Kalp ağrır mıydı? Hâlâ uykum var. Bir daha uyanmayı hiç istemiyorum.

 

 

 

 

 

15 Mayıs 2023 Pazartesi

Yol Öyküsü: Bir Gece Seferi

BİR GECE SEFERİ

‘Yirmi iki otuz Ankara Ekspresi hareket etmek üzeredir! Tüm yolcuların yerlerini almaları önemle rica olunur!’

Ece anonsu duyduğunda ürperdi. Tren yürümeye başlayınca babasının öne düşmüş omuzları tek bir noktaya dönüşene, istasyon karanlığın içinde yok olana kadar onu izledi. Üç yıl olmuştu. Üniversiteyi bitirdiği yıldı. O yıldan sonra annesinin her ölüm yıldönümünde bu trene biniyordu. Her seferinde, büyük bir keder ve çaresizlikle onu trene bindirmenin karşı konulmaz acısını babasının yüzünde görür ve bunu sadece oturaklı bir hüzünle karşılardı.

Devasa karanlığın içinden tren süzülmeye başladı. Rayın o tekdüze tıkırtısı Ece’nin içini parçalıyor, trenin her kıvrılışı onu adeta başka bir boyuta atlatıyordu. Böylelikle Ece annesine, onun burada, bu trende dolaştığına inandığı ruhuna ulaşacaktı. 

Yataklı odaların çoğunda bulunan küçük lavabonun kenarındaki TCDD damgalı sabunu aldı eline. Kenarda sabit duran demir koltuğa oturdu. Sabunu yüzüne sürmeye başladı. Burnuna götürüp gıdıklanana kadar kokladı. Aynı sen kokuyor sabun. Giysilerin kokardı böyle. Ben de koyuyorum giysilerimin arasına. Tatlı, küçük birkaç anı hepi topu. Çantama sığıyor... Daha fazlasını yaşamamıza izin vermedin anne! Sonra, çantasında taşıdığı eski sabunu çıkarıp lavabonun kenarına, yenisini çantasına koydu.

Raylı kapı tıklandı. Sanki evindeydi ve kapı çalıyordu. Aralayıp kedi gibi çıkardı kafasını. Biletçi üzerine düşen vazifesinin verdiği rahatlıkla içeri bakmaya çalışıyordu, “Yalnız mısınız?”, “Evet, yalnızım. ”

Biletçinin, dikkatli ve biraz da meraklıydı bakışları. Ece kapıyı açtı sonuna kadar, annesini anma törenine buyur edercesine. Ece'nin telaşlı ve yalnız hallerini hızla ve susuz yutulan bir hap gibi içine almıştı adam. Dudağının ucuna küçük bir gülücük taktı;

“Birisi daha var sandım. Yalnızmışsınız… Restoran ikinci vagonda, yemek servisi gece ikiye kadar, kahvaltı altıda başlar.”

İlk kez duyarmışçasına onu dikkatle dinledi. Biletçinin uzattığı el havlusunu aldı. Havlu öyle yumuşak ve beyazdı ki. Sıcaklığını hissetti, ısıtılmıştı. Göğsüne bastırdı. İstemsizce, vahşi, içgüdüsel bir hareketle. Utandı. Havlunun sıcaklığı tüm vücuduna yayılırken gevşedi.

 “İyi yolculuklar dilerim Ece Hanım.”

Az daha seni ele verecektim. Olmayan annesiyle konuşuyor diye beni deli sanacaktı. Delirmedim de değil! Havluya sarılışım filan! Tuhaf değil mi? Burada her şey sana ait gibi geliyor bana. Bu devasa çelik yığını, içinden geçip deldiği gecenin karanlığı, görevli, bu ranza, o sabun, havlu, hepsi senmişsin gibi. Beni içine alan bir şey var bu trende, uyuşturan bir enerji. Pencerenin camını kırıp kendimi rüzgâra bırakıversem! Tren hızını aldığı anda, birden, senin yaptığın gibi... Sana benzememden korkmuşsun ya. Şakaklarım titriyor. Ellerim buz kesti bak! Bedenini boşluğa bırakırken, tam o anda, geldim mi aklına? Raylar sonsuza uzanıyordu ve sen bu sonsuzluk büyüsüne kapıldın. Öyle mi oldu… Seni anlamam için bana bir tek şey göster, bir ipucu. İşte buradayım. Seni benden alan trenin içindeyim yine. Bak geldim yanına…

İkinci vagona, restorana doğru yürüyordu. Odaların kiminden konuşmalar, kiminden kıkırtı geliyordu. Kapıları okşayarak ilerlerken, insanların birbirlerine söylediği sıradan sözcükleri duymak acıttı onu. Duydukları değildi onu acıtan; yaşadığı şeyin ‘sıra dışılığından’, onun bile zor kabullendiği bu yokluğundan gelen bir utanç vardı içinde. Hiç geçmeyecekmişçesine mıh gibi duran bir acı. 

İçeri girdi. Restorana gelmişti. Güzellikleriyle değil de, tavır ve hareketleriyle dikkat çeken kadınlar vardı masanın birinde. Aralarında sohbete dalmışlardı. Yanlarından geçerken öyle yavaş ve dikkatliydi ki, kısacık bir süre meraklı gözlerle Ece’ye baktılar. Ağızlarından çıkan sözcükler tepelerinde bulut misali öbeklenmiş bekliyordu. Ona bakarlarken birden yüzleri hepsinin aynı oldu, beyaz soluk ve üzgün bir kaç  kararlı göz. Hepsinde annesinin yüzü belirdi. Anma töreni başlıyordu. Dumanın içinden geçerken boğazına dolan sigara dumanını, masasına oturana kadar bırakmak istemedi. Masaya oturdu ve dumanı üfledi:

Senin gibi yaptım gördün mü?... Kadınlar sana benziyor. Cam kenarında oturanın saçları seninkiyle aynı. Kumral, gür, uzun. Çocukluğumdaki gibi. Karşısındakinin büyük gözleri. Senin hayata şaşkın bakan korkak büyük gözlerin. Yanındakinin ise kemikli çökük omuzları, tıpkı son zamanlarındaki gibi. Alımlı, şefkatli, ürkek ve de ciddi. Senin bu trende, o masada olduğunu biliyorum. Benimle konuş haydi!

Yan masadaki adamla göz göze geldi o anda. Popülist kisvesi kuşanmış tavrının aksine yaşı anlaşılmayan bir adamdı. Elinde Cumhuriyet Gazetesi ile tek başına oturuyor gazetesini okuyordu. Babasına benziyordu. Onun gibi gözlüklerini burnuna yerleştirmiş gazeteyi onun gibi açmıştı. Ece’nin tuhaf hallerine rağmen ciddiyetle okumasına devam ediyor sanki manşetteki yazıyı onun görmesini sağlamak için hiç kıpırdamıyordu:

‘Kadın trenden atladı. Naaşı bulunamadı’ Bak! Babamı da yerleştirdim senin trenine. O etrafında bir şeyler olurken gazetesini okumaya ve kendince olayları böyle atlatmaya devam etsin. Tamam, yargılamayacağım bu sefer! Sadece anlamaya çalışacağım. Yolumuz uzun.

Çok geçmemişti ki tren yavaşladı, ardından acı bir frenle durdu. Girdiği başka âlemden aniden çıkmıştı. Ciddiyetle camdan dışarı baktı. Zifiri karanlıktı ve insanı ürpertecek kadar sessizdi etraf. Telaşla ayağa kalktı. Yanına garson yaklaştı.

“Niye durdu şimdi?” diye seslendi garsona. “Karşıdan gelen treni bekliyoruz,” dedi. Diğer masadaki kadınlardan biri; “Birkaç yıl önce bir kadın atlamış trenden. Gazeteler yazmıştı. Öyle olmasın da yine!”, “Atlamış mı, ölmüş mü peki?”, “Ne yazık!” dedi bir diğer kadın. “Kim bilir ne derdi vardı.”

Konuşmalar çivi gibi çakılıyordu kulaklarına. Duymak istemiyordu. Garsona seslendi. Sesleri ortadan bölmek istercesine yüksek sesle bağırdı. “Ben şarap alabilir miyim?”

Etraf sessizleşince yalnızca onun sahip olabileceği bir hüznün ağırlığı çöktü üstüne. Sırlarla dolu bir gizemle, kimsenin bilmeyeceği, sıra dışı gerçeği ile baş başa kalmak için şarabını yudumlamaya başladı. Her şey, herkes bu ana hizmet etmeli, annesini bu anda, onu son gören bu trende iliklerine kadar hissetmeliydi. Trene binme amacı, bu anma töreni değil miydi? Kimi arkasından dualar okur, kimi mezarlığa gidip otlarla bezenmiş toprak parçasına bakarak anardı yitirdiğini. Ece de böyle anıyordu annesini. Dahası anlamaya çalışıyordu onu. Bir şişe kalecik karası geldi masasına, iki içi boş küçük kadehle birlikte. Garson işini yapmaya devam etti. Kumaş peçetesi ile usta bir somelier* gibi servis yaptı. Ece, iki bardağı da doldurmasını istedi. Bardaklara usulca dolan kırmızı rengi izliyordu:

İçimin boşlukları da böyle dolar mı? Trenin durması beni altüst etti. Dışarının bu karanlığı seni korkutmadı mı? Ölmek!

İşte bu anda masalarda oturan tüm o insanlar yoktu. Her yudumla girdiği akıl yolları daha bir daraldı. Ve en sonunda Ece daldı içeriye. Şarabın kadehten ağzına aktığı gibi annesinin sesi doldu kulaklarına. Gerçekti, olduğu gibiydi. Külçe gibi ağırdı. Balyoz gibi sert. Pencereden baktığı gözleri büyüktü. İçine girip kaybolabilirdi neredeyse. Islaktı, serkeşti. Uzun açık kumral saçları beline kadar inmişti. Öyle güzeldi ki, üzgün ve olgundu. Hiç durulmayan bir nehir gibi beyazdı. Karanlık pencerede heykel gibi duran omuz başları, göz çukurları, Modigliani’nin resimlerindeki kadınlar gibi uzun boynunu kıvırışı… Sağ eliyle sol omzunu sol eliyle sağ omzunu tutuşu.

Üşümüşsündür. İncecikti bedenin. Titriyorsun işte. Demek soğuk bir gündü. Başka da bir şey bilmiyorum ve unutmaktan korkuyorum. Yüzünü, en çok da kokunu… Kokunu ve sesini anımsamak, onları canlandırmak için her yıldönümünde buradayım işte. Hani, çocuğuyum onun, demişsin ya… Beni de çocuğu yapar mı? Tren olmak isterdim. Olup biteni bağrıma basmayı ve yolumda gidebilmeyi arkaya bakmamayı…

Bir kasabadan geçiyorlardı. Dünyevi meşgalelerin varlığı, yaşadığı bu anın arka fonu. Siren sesleri, şehrin uğultusu ve dünyada tek olmadığımızı gösteren pek çok şey. Tüm bunlar onu yalnızlaştırdı. Dışarısı çok karmaşıktı. Tren ise dingin bir deniz gibi uçsuz, berrak ve huzurlu. Penceredeki sokak lambasının uzayan gölgesinde camdaki gözleri yok oldu: Kayboluyorsun gerçek hayatta. Nereye gidiyorsun? Seni neden hiç anımsamıyorum? Hem unutmamı hem de hep anımsamamı istemişsin mektubunda. Çabalıyorum. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmemi istiyorsun ya… Bu çok zor anne! Sabah işe koyulduğumda beynimde sadece ray sesi oluyor. Seni benden alan o ray sesi. Sonra hiçbir şey kalmıyor geriye. Geriye kalan tüm günlerde, haftalar ve aylarda o ray sesini duymanın özlemini yaşıyorum. Ben de atlamak o raylara sonsuza dek kavuşmak istiyorum.

 Garson yanına geldi. Sakin, sıcak ve ağırbaşlıydı genç garson,  “Geç oldu. Restoran kapandı. Buyurun, odanıza çekilip dinlenin.”

 Biraz daha otursak! Sohbet edelim, öylesine, havadan sudan konuşalım. Bir kadeh daha… Seninle baş başa olabildiğim tek yer burası. Seni terk etmemi istiyorsun! Sen gidince, bende yaşamaya gelmiş, sonra da vedalaşmadan çekip gitmiş düşlerim bütün ağırlığıyla yüreğime çöküyor. Saçımı okşar mısın anne? Kokunla uyumam için yanımda kal. Sabaha kadar…

Son vagondan bilet almıştı yine. Treni baştan sona yalpalayarak yürümeye başladı. Bu kez yapabilirdi belki de. Koridorlar rayların her kıvrımında uzuyor, tren kollarıyla onu çağırıyor gibi geliyordu. Vagondan vagona geçişte aradaki körükte durdu. Rüzgârın uğultusu kulaklarını acıtana kadar bekledi:

Dışarısı zifiri karanlık ve soğuk. Hayâl ettiğim gibi bu gece. Gözlerimi kapatıp kendimi karanlığa bırakırsam… Biter mi her şey? Şimdi hemen, ben de atsam kendimi… Babam. Ya o!  

Uyandığında ranzadaydı. Nasıl gelmişti buraya kadar? Belki de garson… Gün aydınlanmıştı. Tren rayın tatlı kayganlığında, tüm gizemi ve sırlarıyla sakin bir deniz gibi sessizdi.

Bu kez de başaramadım. Ben senin kadar cesur değilim belki de…

Perdenin arasından cumbalı İstanbul evlerinin çiçeklerinin renkleri doldu içeri. Bir yıldönümü daha geçti ve o annesinin sözünü tuttu, atlamadı. Giyindi, toplandı ve restorana gitti;

 “Gece uyutmadım sizi galiba...”

“Uyumak ölmek gibi bir şey, biz yaşıyoruz. Öyle değil mi? Odanıza gidin dediğimde, böyle demiştiniz dün gece.”

“Başka ne söyledim?”

“Başka. Başka bir şey söylemeyeceğime dair size söz verdim.”

“Yoksa. Her şeyi biliyor musunuz?”

Garsonun söyledikleri bir kuş gibi çırpındı havada ve kuş uçuverdi. İçi kıpırdadı Ece’nin. Artık zamanı gelmişti. Mektup hırkasının cebinde duruyordu. Elini cebine attı. Mektubu nazik hareketlerle açtı ve okumaya başladı:

‘Kızım Ece’ye bu mektup,

Hep giydiğin hırkanın cebine koyuyorum mektubu. Affet beni kızım. Dayanamıyorum. Ben çok hastayım kızım. Öyle bir hastalık ki ruhumun ilacını bulamadım. Onu yok etmek beni kurtaracak. Ruhumun enkazı bedenime çöküyor. Senin bir suçun yok. Bunu bil. Babanın da. Bana rağmen beni sevdi. O çok iyi bir baba. Çok iyi bir kocaydı, ona söyledim, yazdım ona da. Gözlüğünü ve saatini koyduğu çekmecede mektubumu bulacak. Amacım onu üzmek değil aksine, artık üzmemek için bunu seçtim. Güzel kızım, çok iyi olacaksın ve ben seni izleyeceğim. Ben şanslı değildim. Çocukluğumdan böyle. O zaman da denemiştim ölmeyi. Bu kez olacak. Kimse yoktu yanımda. Bir tek baban ve sonra sen. Baban bana rağmen beni karısı yaptı sonra anne. O beni biliyordu, yine de güvendi bana. İyileştireceğini sandı... Treni suçlama, çocuğuyum onun. İçimde yılan gibi gezinen kötü düşüncelerden, ruhuma yapışmış binlerce acıyla yaşamaktan. Şimdi mutluyum. Bedenimi bulmaya çalışma olur mu? Görme beni. Sakın kendinde suç arama. Sen bana benzeme, beni affet ve yoluna devam et. Seni çok seviyorum. Annen.’

Boğazın ferahlatan genişliği ve aydınlığı pencereden önüne serilmişti. Mektubu hırkanın cebine geri koydu. Gelecek yıldönümünde çıkarmak üzere. Tren sır dolu, karanlık dehlizlerden geçip her şeyi ardında bırakmanın ve yaşayan dünyaya ulaşmanın keyfiyle usul usul Haydarpaşa’ya giriyordu.

*iyi restoranlarda çalışan, özellikle şarap konusunda uzman kişilere verilen isim