17 Haziran 2022 Cuma

Anlatı: SİNEMADA OTİZM



Otizmli birini, hayatını, zorlukları ve farklılıkları anlatan pek çok film çekilmiş. Tabii hepsi için iyi sinema filmi demek benim gibi sinema tutkunu biriyseniz zor. İzleme amacım zaten bu değildi. Otizmi nasıl anlattıkları ve nereden baktıklarıyla ilgilendim. En çok ilgimi çeken Temple Grandin, Molly ve My Name İs Khan oldu. İlk onlarla başlayabilirsiniz. 

Flimlerin konularının kısa özetleri şöyle:

The Story Of Luke - 2012

Otizm hastası olan Luke, büyükannesi ve büyük babası tarafından yetiştirilmiştir. Hayatın ona sunmuş olduğu zorluklardan yılmayarak aşkı yakalama çabasını bu filmde izleyeceksiniz

Ocean Heaven - 2010

Film,bir balıkçı kasabasında yaşayan babanın,otizmli oğlu ile verdiği mücadelesini anlatılıyor.

My Name is Khan - 2010

Asperger sendromu olan Rizwan Khan, Mumbai´nin Borivali bölgesinden bir müslümandır. Rizwan Hintli bir dul olan Mandira ile evlidir ve San Fransisco´da yaşamaktadırlar. 11 Eylül olaylarının ardından Rizwan, Los Angeles havaalanında ´şüpheli´ davranışlarından dolayı alıkoyulur. Tutuklanışın ardından tanıştığı terapist Radha, ona bu durumundan ve hastalığından kurtulması için yardımcı olur. Rizwan bunlardan sonra Obama ile görüşüp adını temize çıkarmak için bir yolculuğa çıkar.

Temple Grandin - 2010

Tüm hayatı boyunca ailesi ve arkadaşları başta olmak üzere tüm çevresi tarafından yanlış değerlendirilen otizmli bir kadının onlara unutamayacakları bir ders veren etkileyici hikayesini anlatır.

The Horse Boy - 2009

Geleneksel tedavilere pek fazla yanıt vermeyen otizmli oğullarının, atlara olan ilgisini farkedince Moğolistan´a doğru uzanan maceralı bir yolcuğa çıkan ailenin yaşadıklarını bu belgeselde izleyebilirsiniz.

Chocolate - 2008

Cesur Chocolate ın nefes kesen macera dolu öyküsü. Otizmli bir kadının dövüş sanatlarındaki yeteneği gelişmiştir. Acımasız gangster çetesinden ailesine ait olan parayı geri almaya çalışır.

The Black Balloon - 2008

Thomas, otizmli kardeşi Charlie ve Thomas´ın kız arkadaşı Jackie arasında geçen ve hayatlarının zorluklarını anlatan bir Elissa Down filmi.

Autism: The Musical - 2007

5 otizmli çocuk olan Henry, Wyatt, Neal, Adam ve Lexi, okullarında öğretmen ve ailelerinin yardımı ile bir müzikal hazırlayacaklardır.

Belgesel çocukların okulda neler yaptıkları kadar, gündelik yaşantıları ve aile hayatlarına da odaklanıyor ve otizmde aile desteğinin önemine dikkat çekiyor.

Ben X - 2007

Ben X, otizmli olan Ben´in çevresiyle olan uyum problemlerini ele alıyor. 

Archlord isimli internet üzerinden oynanan rol yapma oyununda yarattığı karizmatik ve güçlü karakterinin aksine Ben, gerçek hayatta okulda sürekli itilip kakılan, dışlanan bir çocuktur. Hayatında aynı oyundaki gibi saygı duyulan bir karaktere sahip olma hayaliyle yaşayan Ben, oyunda tanıştığı Scarlite ismindeki kızla gerçek hayatta da tanışınca işler Ben için farklı bir hâl alacaktır.

 

Mozart and the Whale - 2005

Donald ve Isabelle ender görülen ve otizmin bir kolu olan Asperger Sendromlu iki gençtir. Taksi şoförlüğü yapan Donald, bir hasta buluşmasında Isabelle´le tanışır. Daha ilk buluşmalarında gerçek dünyadan ne kadar farklı dünyalarda yaşadıkları ortaya çıkacaktır.

 Radio - 2003

Harold Jones işinden başka bir şeyle ilgilenmeyen bir futbol koçu. James Robert Kennedy ise daha çok Radio adıyla biliniyor. Zihinsel olarak ağır olduğu için okumamış, çevresindeki insanların eğlence kaynağı. Bu iki insanın yolları küçük bir kasabada kesişiyor ve ikisinin de kaderini değiştirecek bir ilişki başlıyor.

 

I am Sam – 2001

Sam Dawson beyninde bir gelişme problemi olan, bu nedenle de yedi yaşındaki bir çocuğun zekasına sahip olan, karısı tarafından terk edilmiş, kızıyla birlikte yaşayan bir babadır. Tüm zihinsel engellerine rağmen iyi bir sosyal çevresi ve mutlu bir ailesi olan Dawson´ın asıl sorunları kızı yedi yaşına geldiğinde başlar. Kızı Lucy´nin doğum günü partisinde eve gelen bir sosyal güvenlik çalışanı baba ve kızı trajik bir sona sürükleyecektir.

Molly – 1999

Buck Mckay´in otizmli kız kardeşi Molly, kaldığı bakım evinin devlet tarafından ödenen bütçesi kesilince abisiyle yaşamaya başlar. Kardeşinin bakımıyla ilgilenmekte zorlanan Buck, otizm tedavisi üzerinde araştırmalar yapan bir enstitünün kardeşini ameliyat etmesine izin verir. Yapılan ameliyattan sonra Molly bir dehaya dönüşmeye başlar, ancak bazı sorunlar da baş gösterir. Bu film gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır.

 Silent Fall – 1994

Hiçbir ipucu, delil veya şüpheli yoktur. Görgü tanığı anne ve babasının vahşice öldürülmesinin anılarını kalbine kilitleyip içinde saklayan dokuz yaşında, otizmli bir çocuktur. Her şey birden değişir, ta ki azimli ve anlayışlı bir çocuk psikoloğu olanları ortaya çıkarıncaya kadar.

 

Forrest Gump - 1994

Film, öğrenme güçlüğü yaşayan ancak atletik olarak inanılmaz yeteneklere sahip Forrest Gump´ın, doğum yılı olan 1944 ve 1982 yılları arasında gerçekleşmiş, bazen sadece gözlemlediği, bazen de başkalarına ilham verdiği 20. Yüzyılın dönüm noktası olaylarını betimler.




What´s Eating Gilbert Grape – 1993

Gilbert, aşırı şişman annesi ve otizmli kardeşi arasında sıkışmış, kendine ait hiçbir şeyi olmayan sıkıcı bir yaşam sürmektedir. Yaşamının sıkıcılığı çoğu zaman gözüne batmaz çünkü yaşadığı kasabada hayat, bütün olağandışılıklardan uzak bir tekdüzelikte gitmektedir. Hayatındaki tek aksiyon, otizmli kardeşi Arnie´nin kendini bilmeden ortalığı karıştıran bir şeyler yaptığında gerçekleşir. Bir gün Gilbert, anneannesi ile birlikte kasabadan geçen Becky ile tanışır ve hayatındaki bütün dengeler bir anda altüst olur. Aşık olmuştur! Fakat aşkını doyasıya yaşamasına engel olan sorumlulukları, yakalamak üzere olduğu mutluluğa ulaşmak için önünde bir engel olarak durmaktadır.

 

Rain Man – 1988

Los Angeles´ta maddiyata dayalı bir hayat süren fırlama Charlie, yıllardır uzak kaldığı babasının ölümü üzerine üç milyon dolarlık mirastan yararlanacağını düşünerek hayaller kurar. Oysa kendisine sadece 1949 model bir Buick bırakan babası, servetin tamamını Charlie´nin daha önce varlığından haberdar olmadığı ağabeyi Raymond´a bırakmıştır. Önemli bir ayrıntı ise, Raymond´un bakıma muhtaç, otizmli bir dahi olmasıdır! Maddiyatçı Charlie mirasın en azından bir kısmından vazgeçmek niyetinde değildir. Bunun için Raymond´u kaldığı klinikten kaçırıp ülke çapında bir seyahate çıkarır. Yol boyunca ağabeyinin yaşamı zorlaştıran alışkanlıklarıyla çileden çıksa da otizmli adamın matematik ve hafıza konusundaki insanüstü yeteneği karşısında bol bol hayrete düşer. Nihayetinde Las Vegas´taki kumarhanelerde bu az bulunan kabiliyetten yararlanarak hile yapmaya bile çalışır. Yol boyunca Charlie, sadece Raymond´u değil, geçmişinin bir parçasını ve belki de kendini keşfetme fırsatı da bulacaktır.


 

 



6 Haziran 2022 Pazartesi

Açıklama: Aşk Köpeği Hakkında Billmeniz Gereken:



Aşk Köpeği'nin bir novella yani kısa roman olduğunu,
Bir polisiye macera olduğunu,
Aşkın en katıksız hali olduğunu,
Köpeğin insana aşkını anlattığını,
Hikayenin kocam Aykut ile birlikte nehir kenarında pineklerken bir kaç saatte kurgulandığını,
Beş karakter olduğunu ve bunların Köpek, Peri, Katil, Doktor, Komiser olduğunu,
Karakterlerin isimsiz olduğunu,
Karakterlerin gerçek insanların ta kendisi olduğunu,

Köpeğim Lessi'yi ve kitap yayımlandıktan kısa bir süre sonra vefat eden bir dostumun emaneti Zeytin' i anlattığını
Hepsinin cennette olduğunu
Hayatımızda gördüğümüz en insancıl ve güçlü köpekler olduklarını
Kitabın Hayvan derneklerine yardım amaçlı bağışlandığını
Köpeğin dili ile anlatım olduğunu
İnsanlığın köpek gözüyle nasıl göründüğünü
Bir gecede okuyacağınız kadar akıcı bir dil kullanıldığını
Derinliği olan bir aşk hikayesi olduğunu
Aşk Köpeği'nin son yıllarda yazılmış en iyi köpek romanlarından biri olduğunu

biliyor muydunuz?



1 Haziran 2022 Çarşamba

AYAKKABI TAMİRCİSİNİN İLGİNÇ RÜYASI

Ayakkabı Tamircisinin İlginç Rüyası

“Yaşamak, yeryüzünde en nadir rastlanılan şeydir. İnsanların çoğu sadece var oluyorlar o kadar.”

Oscar Wilde

 

AYAKKABI TAMİRCİSİNİN İLGİNÇ RÜYASI

 

Bazı insanlar, yaşadıkları yerin sahibi olmak yerine, ‘o yerin sahip olduğu’ bir varlık oluyor. Şehir ve deniz ilişkisi gibi. Şehir denize ait değildir, deniz şehre aittir. Boğazın İstanbul’u değil, İstanbul’un boğazı olması gibi.

Mesela bir ayakkabı tamircisi; neredeyse çocuk yaşta başladığı mesleğini aynı mahallede hatta aynı dükkânda sürdürüyor. Önüne gelen çeşit çeşit ayakkabıyı söküyor, dikiyor, yapıştırıyor ve boyuyor. Yıllarca. Başka hiçbir şey yapmıyor. Bu durumun, tamircide nasıl bir duygu yarattığını kimse bilemez. Hoş, kendisi de neler hissettiğini anlayamaz çoğu zaman.

Ece ayakkabı tamir dükkânına sık olmasa da zaman zaman giriyor ve her girişinde hissettikleri aynı oluyor. İçinden fışkıran boğucu bir sıradanlık ve aynı zamanda masalsı bir gizlilik. Dükkândan içeri girerken dar kapının çıngırağı çalıyor. Bir basamak iniyor. O an dış dünyadan çıkıp başka bir dünyaya girdiği fikrine kapılıyor. Deri, boya ve toz kokusunu içine çekiyor. Binlerce hatta belki milyonlarca ayağın deriye sinen kokularını duyumsamak, hayatlardaki farklılıkları ve aynı anda sıradan şeylerdeki birbirlerine benzerlikleri onda baş döndürücü bir etki yapıyor. Parlak, rugan ayakkabısını gösterirken tamircinin, hayatı boyu defalarca tekrarlamış olduğu el hareketinin çabukluğuna ve naifliğine gizliden bir hayranlık duyuyor. Arka duvarda ürkütücü şekilde duran eğik ve siyah aynadan onu seyretmeye başlıyor. Elleri ayakkabının üstünde ustalıkla ve yüzündeki yol yol  çizgiler kıpırtısız duruyor.

Tamirci işini yaparken bir yandan da yanındaki çırağına rüyasını anlatmaya başlıyor. Sıradan, sabun köpüğü gibi sohbetler bazen insanları dinlendiriyor. Düşüncelere dalıp içeriden çıkamamak tehlikesini yok ediyor belki de. Tamirci, hep aynı rüyayı görse de her defasında onu heyecanlandırdığını söylüyor.

Ece meraklı görünmekten çekiniyor belli etmek istemiyor ama sessizce  adamın anlattığı rüyasını dinlemeye başlıyor:

Yağmurlu bir günde dükkândadır. Oldukça ürkünç, karanlık bir hava vardır. O, ayakkabı topuğu çakarken şimşekler çakar. Kulakları sağır eden bir gürültü olur. Karşısındaki duvar çökmüştür. Korkunç bir manzaradır. Sokağı görür. Etrafta bağrışmalar vardır. Ama onda panik duygusu belirmez. Telaşlanması gerekirken sakindir. Sanki hep yıldırım düşüyor, evler yıkılıyor gibi sakin. Topuğu çakmaya devam eder. Bir an çökmüş duvardan sokağa dehşetle bakar, kalbi hızlı atar. Ardından sevinç hisseder. Koca binanın duvarı çökmüş; sevinç hissetmesinden utanır. Gördüğü rüyadan dolayı kendini ayıplar…

  “Felaket oluyor insan sevinir mi yahu?” diyerek bitiriyor rüyayı anlatmayı.

Ece aynadan adamın ellerini izlerken parmaklarındaki boya lekelerini fark ediyor. Derinin içine işlemiş boyalar, doğuştan öyleymiş gibi gayet olağan görünüyor. Bir ayakkabı tamirci dükkânında sıradan bir manzara olarak düşünüyor Ece. Neredeyse yarım yüzyıldır ayakkabı tamir ettiğini düşününce, boyalı ellerini temizlemek için onun bir cesareti olabileceğini sanmıyor. Ece, tamircinin rüyasını düşünmeye başlıyor. Adamın, yaşamını durağan şekilde sürdürmenin huzurunun, onda yarattığı dinginliği ama bir yandan da, için için hayatında büyük bir değişim istediğini anlıyor. Ama hiçbir zaman, yer yarılsa bile, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinin, onun da farkında olduğunu gözlerinde görüyor. Başka bir kuvvetin her şeyi değiştirmesini bekliyor tamirci. İşte bu yüzden, rüyasında yıkılan duvara bakıp sevinç gösteriyor.

Ece bu çıkarımını ona söylemiyor. Söylemesinin bir anlamı olmayacağını biliyor. Önyargılı olduğunun ve bu önyargısını, tamircinin yıkacak bir iradesinin olmadığını da ayrımsıyor. Bir küçümseme ya da aşağılama olarak düşünmüyor tüm bunları. Ne var ki, deri ve boya kokuları içinde, tamirciyi izlerken büyük bir duyarsızlık hissine kapılıyor birden. Tüm yaşadıkları, heyecanları, duygu iniş çıkışları, sevdikleri, nefretleri, gülüp ağladıkları Ece'nin hayatına dair her ne varsa, bu anda, bu küçük kunduracıda bir nefes alış kadar hızlı bir zamanda, sıradan, olağan ve basit hale geliveriyor. Kendinin değiştiremediklerini kabullendiğinin farkına o anda varıyor.

“Usta, bitince bir de boyayıver,” diyor ve sehpada duran gazeteyi eline alıyor.

 https://drive.google.com/file/d/1d-3p5q4SAJVjkFQEamprBnuO4CAjMNkc/view?usp=drivesdk


 

 

10 Mayıs 2022 Salı

Kitaptan Alıntı: Roman, Yarından Önce

Baskısı Tükendi.



Yarından Önce -  İlk   Paragraf:
 

Yağmur günlerdir hiç durmadan yağıyordu. Gök, kıymetli küçük çocuğunu terbiye etmeye çalışan sert bir baba misali, işaret parmağını bir aşağı bir yukarı sallayarak kahredici şimşeklerini yeryüzüne gönderiyor, yedi başlı bir ejderha gibi homurdanıyordu. Yeryüzü, korkudan altına kaçıran minik bir çocuk gibiydi ve zifiri karanlığa sığınmış, biran önce havanın aydınlanmasını bekliyordu.
Soğuk ve nemli bir kasım sabahı; Ecenur, sıcak yatağını terk etmeye öyle isteksiz ki, kendisini yataktan zorla kazıyıp, banyoya atıyor. Uyanmanın en iyi yolu olarak da buz gibi suyu yüzüne çarpıyor. Ve nihayet uyanıyor.
Yüzünden akan su damlacıklarını seyretti aynadan. Soğuk suyla tüm sinir uçları, tüm hücreleri uyanmıştı şimdi. Formasını giyip, saçlarını arkadan ördü ve spor malzemelerini sırt çantasına tıkıp okul yoluna koyuldu.
Babası; Hun İmparatorluğu’nun büyük hükümdarı Atilla’dan almıştı adını. Tarih kitaplarında yazdığı gibi kısa boylu, koyu tenli, sert görünümlü imparatorun aksine, o, uzun boyu, kumral teni, renkli büyük ve romantik bakan gözleriyle, bir erkek için güzel sayılabilecek düzgün yüz hatlarına sahipti. Yakışıklıydı yani. Ruhu yüzüne yansıyor, gülen yüzü kalbinin anlayışlı ve modern yönünü gösteriyordu. Peyzaj mimarıydı. Mesleğini yapmayı yıllar önce bırakıp çiçek serası almıştı. Çağımızın acımasız yaşam koşulları göz önünde bulundurulduğunda; hoş mizacı, karşısındakine cesaret veren yumuşak yüz hatları, otoriter bir ticaret adamı olamayacağını düşündürse de, o Antalya’nın en büyük ve en çok kazanan çiçekçisi olmayı başarmıştı kısa zamanda....

5 Nisan 2022 Salı

Masal: Munise Ve Sadullah


MUNİSE VE SADULLAH

MUNİSE VE SADULLAH

Bundan onlarca yıl önce karın hiç erimediği, yol vermez dağların arasındaki güzel bir kasabada ikiz kız kardeş yaşardı. Ayın şavkı gibi parlayan yüzlünün adı Ay, güneş kadar heybetlinin ise Güneş'ti. Ay ve Güneş birbirlerinden hiç ayrılmazdı. Kız kardeşler her gün okuldan sonra evlerinin yakınındaki gölün üstünde haftalarca kalan buz denizinde ciddiyet ve derbederlikle akşama kadar yuvarlanırlardı. Mutluluğun ne olduğunu bilmezlerdi çünkü onlar için mutluluk sadece beraber olmak demekti.

Bir gün babaları eve iki kuzu getirdi. Biri kar kadar beyazdı. Öyle beyazdı ki onun bir kuzu olduğunu ancak kobalt mavisi gözlerinden anlayabilmişlerdi. Diğeri de kömür gibi kara tüylüydü. Kuzuları hemen sahiplenmişlerdi. Onlara isim de vermişlerdi. Ay’ın kuzusu kapkara olandı, munis ve narindi. Güneş’inki ise eski kedileri Sadullah gibi yaramaz. Ay kuzusuna Munise, Güneş de Sadullah dedi. Böylelikle Munise Ay’ın, Sadullah da Güneş’in kuzusu oldu. Kuzuları öyle çok seviyorlardı ki onlardan hiç ayrılmak istemiyorlardı. Okula bile kuzularla gidiyor, beraber uyuyor ve saatlerce onlarla oynuyorlardı.

Kasabaya bahar gelmişti. Karlar eridikçe toprağa işleyen bahar kokusu etrafa küstahça yayılıyor ne insanda ne de hayvanda akıl bırakıyordu. Mis kokulu otların ve çiçeklerin sarhoşluğuyla kardeşler kuzularıyla sokak sokak gezip oynuyordu. Bayram yaklaşıyordu. O sabah babaları kurbanı bahçede keseceğini, bahçeye çıkmamalarını söyledi. İşte o anda babalarının duvar kadar sert bakışı kızların kalbine bir ok gibi saplandı.  Kuzularını keseceklerdi.

O korkuyla, hışımla evden çıkıp hep gittikleri göl kenarında buldular kendilerini. Akşam yemeğinde Munise ve Sadullah’ı yemektense ölürüz daha iyi deyip duruyorlardı. Ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Derken  girmeye cesaret edemedikleri metruk evin önüne geldiler. Kasabada herkesi ürperten terk edilmiş büyük bir evdi. Geceleri tuhaf ve ürkütücü sesler duyulur evin içinden çığlıklar yükselirdi. Kasabada ev hakkında korkunç hikâyeler anlatılırdı. Kardeşler, her önünden geçişte içeride ne olduğunu merak eder ama girmeye cesaret edemezlerdi. O gün ilk defa kapının aralığından bakmaya karar verdiler. İlk olarak Güneş baktı. “Sicim gibi sarı ottan ve kurumuş topraktan başka bir şey yok ki burada!” dedi. İki kardeş birden cesaretlenip evin bahçesine dalıverdi.

 Uçuşan yapraklar bahçenin duvarına çarpıp yere düşerken ince değişik bir ses çıkarıyor, rüzgârın  uğultusu insana ürküntü veriyordu. Biraz korkmuşlardı fakat kuzuları, Munise ve Sadullah, sanki yemyeşil otlarla dolu tarlada gibi keyifle dolaşmaya başlayınca küçük kardeşlerin aklına harika bir fikir geldi. Kuzuları bu terk edilmiş bahçede saklamaya karar verdiler. Babalarından saklayacaklardı. Böylelikle onlar yaşayacak ve sonsuza dek beraber olacaklardı. Öpüp koklayıp kuzuları orada bıraktılar.

Ertesi sabah kurban kesme telaşı vardı. Güneş ve Ay evi telaşıyla bırakıp göl kenarına bir solukta vardı. Metruk ev her zamanki gizemli ve ürpertici görkemi ile sinsi bir sessizliğe bürülüydü. Kardeşler korkusuzca daldı içeri. Kuzularını çağırdılar.

“Muniseee, Sadullahhh! Neredesiniz?”

Dört bir tarafa baktılar. Ne bir ses ne de iz vardı. Derken arka bahçede bir de ne görsünler? Sadullah ak pak tüyleri ile yerde boylu boyunca yatıyordu. Güneş koşarak yanına gitti. Küçücük kalbinde kuzusunun ölmüş bedenine dokunmanın ürpertisiyle ağlamaya başladı. “Uyan, aç gözlerini, öldün mü? Ölme ölme!” diye haykırdı. Kuzu kaskatıydı, karnı balon gibi şişmişti. Bu sırada Ay, Munise’ yı aramaya koyulmuştu. Avluda bir karaltı vardı. Bu Munise’ydi. Karnı zift dökülmüş asfalt gibi parlıyordu. Yaklaşınca kara kıvırcık kuzusunun öldüğünü gördü. Başına çöküp kaldı.

 İki kardeş hüngür hüngür ağlıyor, "Nasıl oldu? Bu nasıl oldu?" diye bağırıyorlardı. Birbirlerine sarıldılar; o zaman daha az üzülürüz sandılar ama geçmiyordu. O esnada yaprakların arasından bir hışırtı duyuldu. Ses onlara doğru yaklaşıyordu. Yerde uçuşan altın sarısı yapraklar öyle  fazlaydı ki hiçbir şey göremiyorlardı. Ölü gövdenin altından ne çıksın? Dev gibi bir yılan üzerlerine doğru geliyordu. Ne olduğunu anlamadan canhıraş bir şekilde bahçeyi terk ettiler. Öyle bir koştular ki kendilerini evde buldular. Kan ter içinde kalmışlardı. Kireç gibi olmuş yüzleriyle ev halkını çabucak telaşlandırmayı başarmışlardı. 

Anne ve babalarını, onlar ne olduğunu anlamadan sürükleyerek metruk eve götürdüler. Kuzuların cansız bedenlerini görünce bir yılanın zehirlediğini anlamışlardı.

“Kuzularınızı yılan zehirlemiş.”

“Buraya gelmeyin demedik mi biz size. Bakın kuzlarınız öldü…” dedi babaları.

Güneş de Ay da ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Üzerlerini yapraklarla kapattılar. Kimin hangi kuzu olduğunu anlamak için Ay’ın aklına güzel bir fikir gelmişti. Etrafa bakıp beyaz ve siyah taşlar bulup Munise’ ye siyah, Sadullah’a da beyaz taşlardan mezar yapmışlardı.

Baba, bir yandan kızmak istiyor diğer taraftan da kızların ağlak suratlarına baktıkça onların ne kadar korktuğunu görüyordu. Kuzuları kesmeyi aslında hiç  düşünmediğini söylese bile onların sakinleşmeyeceğini anlamıştı. Çünkü asıl üzüntüleri kuzularının ölümüne kendileri sebep olduğu içindi. Yapmaya karar verdikleri şeyin sorumluluğunu da göğüslemeleri gerektiğini anlasınlar istemişti. Böylece ne anneleri ne de babaları çocuklarını rahatlatmaya çalıştı. Güneş ile Ay günlerce yas tutup gözleri şişene kadar ağladı.  Hasta olup yataklara düştü. Bir, Ay Güneş'i bekledi bir, Güneş Ay'ı. O günden sonra pişmanlığın ne demek olduğunu o kadar iyi anladılar ki kuzularını bir daha hiç unutmadılar.         

Aradan yıllar geçti. Artık iki genç kadın olmuşlardı. Ne yılan ne de kuzu olan büyük bir şehirde yaşıyorlardı. Fakat o yaşadıkları pişmanlığı derinden hâlâ hissediyorlardı. Bir gün büyüdükleri evi görmeye gittiler. Yanlarında Munise ve Sadullah ile oynadıkları yaşlarda çocukları vardı.  O terk edilmiş evin önünde durdular. Kuzularının üstüne şık bir restoran açılmıştı. O zamanki ağaçlar hâlâ duruyordu. Yanlarına dikilen genç ve daha alımlı ağaçlara gölge oluyordu. İçeri girdiler.

 “Biliyor musunuz? Sizin yaşlarınızdayken bizim kuzularımız vardı. Onları çok severdik, yanımızdan hiç ayırmazdık” dedi Ay çocuklara.

“Ya. Ne oldu kuzulara?”

 “Masal oldular…” dedi Güneş, aynı hüznün oturmuş ağırlığıyla.

“Anlatsana anne…”

“Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar Munise ve Sadullah adında iki sevimli kuzu yaşarmış…”

Masal edasıyla anlatmaya koyuldular. Bunca yıldır hissettikleri acıyı biraz dindirmek için belki de bu bir fırsattı. Masalın sonunu kendi istedikleri gibi  mutlu bitirebilirlerdi. Belki acıları dinerdi, kim bilir?