22 Kasım 2021 Pazartesi

OTİZM SEN NESİN?

 

OTİZM SEN NESİN?

 

Kocaman bir şey var hayatımızda.  Zor, bilinmez, korkutucu, şaşkınlık verici ve de karmaşık; OTİZM.

Otizm ilk 3 yaşta kendisini gösteriyor. İnsanlarla uygun ilişki kuramamak olarak ifade edilen, sinir sistemiyle ilgili bir gelişimsel bozukluk olarak tanımlanıyor. Beyin faaliyetleri ile sinir sistemi arasındaki bağlantı problemlerinden kaynaklanıyor. Geç fark edilme riski olmasının sebebi otizmin beyinde yaşanan sorunlardan kaynaklanıyor olması.

Kendini dışarıdan çok belli etmez. Boşa sinsi canavar demiyorum. Erken teşhis edilmesi hem zor hem de çok önemli. Genel anlamda erken çocukluk döneminin gelişimsel bozukluğu olması da bundan kaynaklanıyor. Bu öyle bir şey ki üstüne gidilmez ve başıboş bırakılırsa insanın tüm benliğini, hayatını, duygularını ele geçirip kendi kurallarını uygulamaya başlıyor. Çocuk yaşta özel eğitime başlamak çok çok önemli.

Çocuklukta otizmi fark etmek her zaman kolay olmuyor. Zaman zaman yapılan atipik davranışların olağan kabul edilmemesi ve titizlikle gözlemlenmesi gerekir. Örneğin çocuğunuz adını söylendiğiniz ilk anda size dönmüyor veya bakmıyorsa bunu görmezden gelmeyin. “Çocuğum ekâbir, ağır adam ya da uyuşuk, şahsına münhasır...” gibi daha karakteristik tespitler koyup ne yazık ki gevşek davranılabiliyor. Bir diğer yanılgı konuşmanın gecikmesine çevreden ve aileden söylenen gerekçeler oluyor; dayısı da geç konuşmuştu, babası 4 yaşında konuşmuştu gibi. Böyle olunca aileler çocuklarına objektif bakamayabiliyor.

 Elbette her çocuk farklı. Kimi sakindir, kimi hareketli, kimi 1 yaşında kimi 3 yaşında konuşur, bazıları daha çok tepki verir bazıları rahattır. Ama otizm bunların çok ötesinde bir tepkisel bozukluk. Bunun ayrımını yapmak bebeklerde ve çok küçük yaştaki çocuklarda zor. Kişinin uzmanlarıyla bağlantı kurmak bu noktada önem arz ediyor. 

Bir çocuğa otizmli diyebilmek için:

1-    Göz teması kuramıyor

2-    Adına dönmüyor –bakmıyor, her hangi bir tepki vermiyor

3-    Oyuncaklarıyla oynamıyor, etkili ve doğru oynamıyor ( örnekse, arabayı sürmek yerine ters çevirmesi gibi)

4-    İnsanlarla etkileşime girmiyor

5-    İstediği bir şeyi elini/ parmağını uzatarak göstermiyor

6-    Arkadaş ortamında durmuyor ve onlarla oynamıyor

7-    Ellerini gözünün önünde ileri geri sallıyor

8-    Kendi etrafında sürekli dönüyor

9-    Aşırı hareketli veya hiç hareketsiz

10- Çevresiyle hiç ilgilenmiyor ya da seslere aşırı duyarlı

11- Kendi kendine konuşuyor ve oynuyor, arkadaşlarının yanına gitmiyor

12- Sadece tek bir oyuncağı oynuyor

13- Anlamsız zamanlarda çığlık atıyor, ağlıyor veya sebepsiz yere gülüyor

14- Tek bir yere gözünü dikip hiç ayırmadan sürekli bakıyor

15- Korkuyu veya tehlikeli şeyleri bilmiyor, anlamıyor

16- Banyo yapmaktan veya sudan korkuyor

17- Tek çeşit yemek yiyor başka hiçbir şey yemiyor ( örnekse sadece tost yemesi gibi)

18- Sinirlendiği zaman bağırıyor, tuhaf sesler çıkarıyor veya kendine zarar verici hareketlerde bulunuyor

19- Tek çeşit ve renk giymek istiyor ( sadece beyaz tişört giymek veya arabalı kırmızı tişörtünü giymek ve başka hiç bir şey giymek istememek gibi )

20- Geceleri sık sık ağlayarak ya da kriz geçirerek uyanıyor ve gece boyu hiç uyumuyor

21-  Konuşma yaşlarına geldiği halde (2 3 gibi) hiç kelimesi yok

22-  Sorulara yanıt vermiyor ( örnekse aç mısın?)

Bu belirtilerin en az 4’üne sahipse o çocuk otizmlidir. Derecesi farklı olabilir. Otizmin tek tip hali yok. Her insanın farklı ve benzer özellikleri olduğu gibi otizmli bir insanın da birbirlerine benzer yanları ve değişik yanları vardır.

Otizm insan karakterleri kadar çok farklı özelliklere sahip. Otizmin sinsi bir bozukluk olmasının en büyük nedeni kişilik sorunlarıyla veya karakter özellikleriyle karıştırılabilecek olması. Bunun ayrımını yapabilmek için çocuğunu iyi tanımak onu iyi gözlemlemek gerekiyor. Oğlum insanlara dokunmaktan rahatsız olmayan aksine teması seven bir çocuk. Zaman zaman bu da atipik özellikler doğurabiliyor. Örneğin, bir restoranda otururken başka bir masaya gidip oturabiliyor, ya da yolda yürürken yanımızdan geçen yabancı birinin elinden tutabiliyor. Diğer yandan başka bir otizmli çocuk insanlara dokunmuyor ve hatta sert pürüzlü yüzeylere elini süremiyor. Yani her çocuğun otistik belirtileri değişkenlik gösterebiliyor. Kimi çocuk konuşmaz kimi ise güzel konuşur fakat göz teması hiç kurmaz. Kimi tek tip yiyecek yer kimi tek tip giysi giyer.

Oğlum 2 yaşındaydı. Eliyle hiçbir şeyi göstermez gidip onu kendisi alırdı. Ben de kendi işini kendi yapıyor ne güzel der sevinirdim. Sonra bir oyun grubuna başladı. Grubu izlemeye gelen pedagog iki üç gözlemden sonra oğlumun eliyle işaret etmediğini söyledi. Pedagog’a hiçbir anlam verememiş hatta ona sinirlenmiştim. Parmakla göstermek ne zamandan beri geçerli bir hareket oldu. Ayıp sayılmaz mıydı? Ne güzel göstermiyor kendi alıyor dedim. Oysa işin boyutu böyle değildi tabi. Anne duygusallığı ve ilk anne olmanın tecrübesizliğiydi.

Olması gereken olmadığında bunu anlamakta güçlük çekiyor olmak büyük bir suç değil elbette. Daha önce hiç bebek ve çocukla yakın ilişki kurmamış olabilirsiniz. Çocuğun her yaptığı şeyin doğru olup olmadığını anlayamayabilirisiniz. Çünkü her çocuk farklı olabiliyor. Tecrübeler değişebiliyor.

Daha sonra,

Oğlumun, adını söyleyince yanıt gelmemesi üzerine kulaklarını kontrol ettirmeye karar verdik ve bir kulak burun boğaz doktoruna gittik.  Ama sebep o değildi, çok daha büyük bir şeydi!

İlk gittiğimiz yer iyi eğitmenlerin ve profesyonel, işine bağlı dürüst yöneticilerin olduğu bir özel eğitim merkeziydi. Önümüze yepyeni bir hayatın kapısını ilk açacak yer burasıydı ve şanslıydık.

 

 


3 Kasım 2021 Çarşamba

Başka Öykü: Yedinci Gün- Yazan, Esra Odman İyier

 


YEDİNCİ GÜN 

Ölünün arkasından dua okunur... Toprağa verildiği günden başlayarak yedi gün boyunca evini ziyaret eden ölünün ruhu, dualarla rahatlatılırmış. Yedinci gün geldiğinde burnu düşermiş. Kırkıncı ve elli ikinci günü dua okumaya devam edilirmiş. Ölen kişinin etleri kemiklerinden ayrılırken ruhunun çektiği azap ve acının biraz olsun dindirilebilmesi için. Ruhu huzur bulsun, fazla acı çekmesin diye. Yedisi. Kırkı. Elli ikisi. *** Mutlaka bir şey okunmalıysa ben kitap okumayı tercih ediyorum. O, toprağın altına girdiğinden beri, tam yedi gündür durmadan okuyorum. Sadece, bir şeyler yemek için kalkıyorum. Bir de tuvalete. Neredeyse hiç konuşmuyorum. Bazen limon kolonyası sürünüyorum. Anneme de veriyorum. Ben vermesem onun yerinden kalkıp bir şey alacağı yok. Gözlerini bir noktaya dikmiş, sadece bakıyor. Yüzünde garip bir ifade. Mona Lisa'nın buğulu gülümseyişi. Hangi taraftan baktığınıza bağlı olarak değişiyor. Üçlü kanepeden, Süleyman'ın oynadığı yerden bakınca gülümsüyor. Benim tarafımdan, yani üçlü kanepenin karşısından bakılınca ifadesiz. Eğer tam annemin karşısına geçer bakarsanız, bu sefer de kararmış, hüzünlü bir ifade ile karşılaşırsınız. Bunların oluşması annemin sadece yedi gününü aldı. Yedi günde altı kitap bitirdim. Neredeyse güne bir kitap düşüyor. Galiba, ikinci günü altı saat uyumasaydım toplamda yedi kitap okumuş olurdum. Bugün yedinci günün akşamı. Altıncı kitap; Karamazov Kardeşler bitmek üzere. Onu yedinci güne bırakmamın nedeni, tam da burnun düşeceği, illaki Yasin okunması gereken gün olması. Altıncı kitabı kenara koyup şimdiye kadar okuduğum kitapları bir kâğıda listeliyorum. Elli ikinci günü akşamı okuduğum kitapların hepsinin isimlerini tek tek söyledikten sonra "Âmin" diyeceğim. İlk okuduğum kitap: Anna Karanina. Olayın olduğu dakika, hiç düşünmeden kütüphaneden bu kitabı çekip aldım. Annem ve kendim için. Son yüzyılın en acı çeken aşığına. Aslında bunun yerine güzel bir pembe dizi okumayı tercih edebilirdim. En azından kendim için. O gün, bu kitaba başlamadan beş saat önce annemin telaşlı ayak sesleriyle uyanmıştım. Pazar sabahı erkenden uyanmak âdetim değildir. Galiba uykumu bölen evin sessizliğiydi. Bir de şu uykuyu ağlatan kavrulmuş soğan kokusu. Uykulu gözlerle, ayaklarımı sürüyerek salonun önünden geçtim. Babam kanepesinde oturmuş, elinde gazete, televizyonda haber programı. Sonra mutfağa, soğanın kalbine doğru, yüzümü buruşturarak ve kalkan midemi sakinleştirmeye çalışarak ilerledim. Annem mutfakta kavrulmuş soğana kıymayı boca ediyor. "Sabah sabah, nerden çıktı kıymalı iç yapma işi?" Annem yüzüme bakmıyor. "Baban kıymalı böreği sever." Baban kıymalı böreği sever! Pek bir anlamsız. Yüzümü yıkayıp, soğanla marine edilmiş mideme, ekmek yatağında peynir sunmaktan başka çarem yok. Biraz çayla kendime gelirim şimdi. Babamın, sesi soluğu çıkmıyor. Gazeteyi bir kenara bırakmış, kanepeye yayılmış. Birazdan başlar. İçki şişede durduğu gibi durmuyor ki! Bu hafta iyiden iyiye yormuş adamı. Annem, kıymayı tahta kaşıkla karıştırırken yüzünde yanıp sönen bir mutluluk dalgasının gülümsemesi var. Galiba, tencereden çıkan buhar bana oyun oynuyor. Annem neden gülsün ki? Her şey olup bittiğinde, işte tam da bu sahne geldi aklıma. O zaman Anna Karanina'yı çekip aldım raftan. Sınırlı sayıdaki kitabım arasında en çok okunanlar listesinin başındaydı. Bazı sayfaları ezberlemişim. Kolay bitirdim. Hemen ardından, Don Kişot'u neden okuduğumu hatırlamıyorum. Babamın uykusunu alıp kanepeden doğrulmasıyla, ağzının ve bedeninin ayarı yok ki, attığı küfürlerin haddi hesabı tutulamayınca gözlerimi kapatıp, sıyrılmıştım dünyadan. Yaşadıklarım aklıma gelince Don Kişot'un çaresiz savaşçılığına tutunmuş olmalıyım. O sahneyi nedense çok sonra hatırladım. Annem, dayaktan hiçbir şekilde kurtulamazdı. Babam, beni dövmek istediğinde kendini atardı ortaya, "Ne kadar isterse vursun. Artık acımıyor" derdi. Oysa ona atılan her tekme, tokat, yumruk benim bağrıma çakılırdı. Hiçbir şey yapamadan öylece bakardım sulanmış gözlerle. Babam hıncını alınca, yalpalıya yalpalıya kanepesine giderdi. Annemse, gözlerimin içine bakar, alamadığı nefeslerin arasında "İyiyim merak etme" derdi. Bense ağlayarak, "Annem" diyebilirdim. Onca cümle birikmişken dilimin altına. Otuz yaşında, annesini bırakamadığı için evlenememiş bir kız olmanın laneti, babanın karşısında kendini beş yaşında gibi hissederek, korkmak. Bizim Don Kişot'un savaşçılığı evdeki yelannesiyle, yelkızına... Üçüncü kitabı düşünmeme gerek kalmadı. O hep aklımdaydı zaten. Sabahattin Ali'nin Değirmen isimli öykü kitabı. Özellikle o öykünün devamında yaşananları düşünmeden edemiyorum. Bugüne uyarlanmış bir Değirmen öyküsü nasıl olurdu? Bazen annemle babamı o öykünün kahramanı olarak görüyorum. Babam yakışıklı bir çingene, annem ise güzeller güzeli, değirmencinin kızı. Ama bu güzel kızın bir kusuru var. Kusurlarına rağmen, çingene bu kızla evlenmek için kolunu kesiyor. Aşk... Babam bunu yapar mıydı hiç bilmiyorum. Ama annemi deli gibi sevdiğinden bahsedip dururdu. Çok yalvarmış dedeme. Dedem istememiş evlenmelerini. Olmaz, demiş. Diretmiş. Vermemiş. Hatta başkasıyla nişanlamış annemi. Annemin gönlü babamda olduğu için kaçmış. Evlenmişler. Annem yıllarca babasıyla anasıyla konuşmamış. Babam da hem içmiş hem de yaşananların acısını bir bir çıkarmış annemden. O gencecik kızda tazelenen aşkı, sevgiyi, ümidi, güveni tekmeyle, tokatla silip almış. Annemi yerden yere vurmuş. Annem önceleri sadece ağlamış. Bir de ben dört yaşındayken babam onu ilk defa bıçakladığında şikâyetçi olmaya kalkmış. Sonra, bunların hiçbirini yapmaması gerektiğini öğretmiş babam. Bir zamanlar aşkı için kolunu kesen çingene-babam, şimdi, yaptığının pişmanlığıyla güzel kızı dövüyor. Annem, yufkanın ilk katını tepsiye döşüyor. Ben Değirmen öyküsünü ancak bundan üç gün sonra aklıma getireceğim. Şimdi sadece börek yapan annemi izliyorum. Dördüncü kitap hangisiydi? Süleyman'ın miyavlamasıyla başımı çeviriyorum. Kumların arasında o kadar da heybetli durmuyor babam. Süleyman hoplayıp zıplıyor, yüzünü tırmalıyor, oralı değil. O zaman aklıma bir Kedinin Anıları'nı okuduğum geliyor. Bu sahneye pek uymasa da ismi tam da bizim Süleyman'a göre. Süleyman'ın rolü büyük bizim evde. Özellikle babamı sinirlendirip üzerimize salmak konusunda. Ah şu babamda hayvan sevgisinin yarısı kadar insan sevgisi de olsa. Böreğin dördüncü katı tamam. Şimdi sıra iç harcını dökmeye geldi. O ne güzel bir kokudur öyle. Sabah içimi bulandıran koku şimdi midemin kıyır kıyır olmasını sağladı. Nasıl bir değişkenliktir bu insanoğlundaki. Bir anda, sevdiğin sevmediğin, sevmediğin ise en çok istediğin olabiliyor. Annem, kıyma harcını koyarken, "Tam yirmi dört yaşındaydım beni ilk kez aldattığında" diyor. Aldatmak mı? "Bir de imam nikahlı karısı var. Karşı tarafta." Eliyle denizin ötesini gösteriyor. İlk dayağını ne zaman yemişti acaba? "On sekiz yaşındaydım. Evlendikten sekiz ay sonra. Sana bir aylık hamileydim." Ya sonrakiler? "Hiç unutmam. Bir kardeşin olacaktı. Karnımda hissetmeye başlamıştım oynayışını. Tekme atmıştı tam kuyruk sokumuma. Öyle bir sancı vurdu ki içimden, kan içinde yere yuvarlandım. Yan komşunun kocası olmasa, oracıkta ölürdüm." Ya bıçaklandığında? "İlk seferinde çok acımıştı. Sonraları... Bilmem, unuttum artık." Niye boşanmadın o zaman? "Ne yapardım?" Ne yapardı? İyi soru. Ben bakardım, diyemiyorum. Daha çok küçüktüm. Ama şimdi bakabilirim. "Boşa o adamı. Sana ben bakarım!" "Hadi bırak çene çalmayı da şuradaki kavanozu uzat. Bulaşıkları da yıka." "Ne var bunun içinde, anne?" "Tuz." "Tuz mu?" Elimdeki kavanozda tuza benzemeyen bir tuz, içerde kocaya benzemeyen bir koca. "Hadi bırak soru sormayı da getir şunu. Şimdi kızacak baban." Tuzu bolca harcın üzerine döküyor. Midem gitgide ağzımın içine doğru çıkıyor. Parmağımın ucuyla şöyle bir kıymadan alsam. "Olmaz! Bekle bakalım. Önce baban yiyecek." Bu ne ya? Annem ille de baban diye tutturdu pazar pazar. Her şeyin gitgide garipleştiği bir pazar günü. İşte bu tutturuş aklıma düşünce, altıncı günü öğleden sonra Montaigne okumaya karar verdim. Montaigne Denemeleri'nin yerini hiçbir kitap tutmaz. Yaşam, ölüm, aşk, insan, varoluş... Annem kalan üç yufkayı da tek tek yerleştiriyor tepsiye. Üstüne sütle karışık yumurtayı, bir de maden suyunu boca etti. Yufkalar bir an öfkeyle fokurdadı. Elindeki keskin bıçakla bir boydan bir boya kesti böreği. "İyice içine çeksin sosunu. Fırını da yak. Isınsın." Tepsiyi fırına sürerken babamın homurtusu geldi içerden. Böreğin aşkına şimdilik saldırmıyor anneme. Annem önlüğünü çıkarıp, ellerini kuruladı. Salona, babamın yanına gitti. Bense mutfakta, her an patlayacak bir bombanın heyecanıyla huzursuzum. "Şu kıza söyle, bu ayki maaşını getirsin. Yoksa alırım ayağımın altına. Ayın on yedisi oldu, yahu. Nerede bu para? Ayın on beşi oldu mu, maaş elime sayılacak." Babam, yumruğunu kanepenin koluna vururken, annem sırtını dikleştirip, gözlerini bile kırpmadan oturuyor. Sanki dudaklarında bir gülümseme var. "Unutmuştur. Ben söylerim, hemen getirir." Yerinden kıpırdamıyor annem. Çok sakin. Eskiden olsa soluğu yanımda alırdı. "Kızım hemen ver şu parayı da çıldırmasın baban" derdi. Babam bu tepkiye alışık değil. Saracak yer arıyor. "Üstündekiler ne öyle senin? Yeni mi aldınız? Nerden buldunuz parayı? Yoksa..." Annemin üstünde ne var ki? Neredeyse altı aydır çarşıya çıkmıyoruz. Zaten çıksak ne olacak ki, babam yol parası hariç tüm parama el koyuyor. Mutfaktan kafamı uzatıp annemi görmeye çalışıyorum. Evet ya, eski mavi elbisesinin kollarını kesip, kısaltmıştık. Oradan buradan artan dantellerden de yakasına süs yapmıştık. Ne de yakışmış anneme. Sabah hiç fark etmemişim. Annem, ilk defa babama cevap vermiyor. Usulca yerinden kalkıp mutfağa geliyor. Fırından tepsiyi çıkarıyor. Börek pişti. "Sakın dokunma. Biraz soğusun. Önce baban yiyecek." Annemdeki bu koca aşkı nereden çıktı böyle? "Tamam tamam. Dokunmam, merak etme." Odama gidiyorum. Anlamsızlaşan bir günün devamını odamda kitap okuyup, kazak örerek geçireceğim. Bir de yarın işe giderken giyeceklerimi ütülemem lazım. Karamazov Kardeşler'i okumaya devam ediyorum. Baba öldü. Suçlu Alyoşa mı? Süleyman artık işi abarttı. Babamın tam göğsünün üstüne tünemiş uzun uzun yüzüne bakıyor. Neden bu kadar dikkatli bakıyor? Babam şapırtılar eşliğinde böreğini yiyip, bol şekerli çayını içti. Uzunca bir süre sessizlik oldu. Sessizliği pek tanımadığım için olsa gerek tuhaf geldi. Babam, annem, bizim ev ve sessizlik. Sessizlik uzadıkça uzadı. Kulağım kapıda beklerken, annemin telaşlı terlik sesi kapımın önüne geldi. Annem derin derin nefes alıp, biraz bekledikten sonra kapıyı açtı. Gülümsedi. "Gelsene, kahve yaptım. Şöyle güzel bir keyif kahvesi içelim". "Babam gitti mi?" "Evet. Hadi gel, diyorum." Kolumdan çekiştirerek salona götürdü. Salonun kapısında öylece kaldım. Babam üçlü kanepede hareketsiz yatıyor. Ağzının kenarında beyaz bir köpük. Morarmış dudaklar. Süleyman oralı değil. Bir yandan kuyruğunu sallıyor, bir yandan mırıldanıyor. Annem mutlu. Beni tekli kanepeye oturtup elime kahveyi tutuşturuyor. "Börek yiyemeyeceksin. Baban hepsini yedi" diyor kimsenin duymasını istemediği bir tonda. "Babam!" Süleyman, babamın yüzüne her an hamle yapacakmış gibi bakıyor. Bugün babamın toprağa gömülüşünün yedinci günü. Annem, yedi gündür kahve içiyor. Süleyman, babamın üstünde geziniyor. Ben, kitap okuyorum. Annem, babamı zehirledikten sonra onu kanepeye yatırıp, elimizde ne kadar kedi kumu (toprağı) varsa hepsini, ceset kokmasın diye üstüne döktük. Babamın, kafası hariç her yeri toprağın (kumun) altında. Yedi günün sonunda kurtlanan burun delikleri ve kulakları olmasa ev mis gibi kedimiz Süleyman kokacaktı. Bugün yedinci gün. Ölünün burnu düşermiş. O zaman öldüğünü anlarmış. Süleyman, liğme liğme olmuş, yerinden oynamış, düşmeye çalışan buruna bakıyor. Babamın burnuna. Bense, Karamazov Kardeşleri okumayı bitirdim. Sırada Edmond Rostand'ın ünlü oyunu Cyrano de Bergenac var. Şu kocaman burnu olan adamın hikâyesi. Elli ikinci günün sonunda, tüm bu okuduğum kitapların isimlerini söyleyip, "Amin" diyeceğim. Artık o güne kadar kaç kitap daha okurum Allah bilir. 02.12.2014 Balıkesir

18 Eylül 2021 Cumartesi

Gölge Öğretmenimiz Olacak :)

Okullar açıldı. Çocukları olan ailelerin telaşı çok, malum. Biz de bu tatlı telaşın içindeydik bu hafta. Kerem anaokuluna başladı. 3 yıldır kreş ve özel eğitim derken bir çok yere girip çıktık fakat  anaokulu başka birşeymiş. Daha bir ciddiyeti, ağır oturaklılığı ve yıllardan süregelen bir disiplini var.  Heyecanlıyız. Toplumsal bir hareketliliği barındırdığı için daha paylaşımcı. Etrafta benim gibi heyecanlı anne babaları görmek onlarla aynı duyguları paylaşmak güzel bir duygu. 

Okulun ilk haftasında Kerem çok hareketli idi. Sınıftan kaçmalar, işine gelmeyen oyun veya dersler olduğunda masada oturmamalar, söz dinlememeler, yanıt vermemeler vs. vs... Tüm bunların sebebinin etrafı, insanları, malzemeleri, yani yeni olan herşeyi hemencecik kabullenememesi kendini ait hissetmemesinden kaynaklandığını ben biliyorum. Yeni uyaranlar onun konsantrasyonunu dağıtıyor ve sistemi bilmediği için başıboşluk hissediyor.  Öğretmeni de anlıyorum. En önce güvenliğinden endişe duyuyor. Sınıfta 10 çocuk var ve her birinden sorumlu olunca Kerem'e yeterli ilgiyi gösterememesi doğal.

Haliyle bizim için yepyeni bir ihtiyaç doğuyor. Kocaman gümbür gümbür gelen bir ihtiyaç: GÖLGE ÖĞRETMEN.

Kerem her atipik insan gibi sistem insanı. Kuralların olmasını, yapılacak işlerin bir sonraki adımını bilmek istemesi yeni hayata adapte olması için çok önemli. Bu noktada, anaokulu öğretmenimizin de önerisi ile "Gölge Öğretmen" arayışına geçtik. Böylelikle tüm eğitim öğretim hayatı boyunca gölge olunması gerekebileceği gerçeği ile de karşı karşıya kaldık. Bunun maddi boyutu bir yana doğru gölge öğretmeni bulmak zor. Özel eğitim alanında uzman kişiler yüksek ücretler talep ediyor. Bu alanda öğrenci olanlar ise uzun soluklu olamayabiliyor. Kerem birşeye alıştığında onun sürekli olmasını isteyen bir çocuk. Alışması zor, alışınca da bırakması zor. 

Bu hafta on  kişiyle görüştük.  Ya ücret düşük geldi ya da aradığımız özelliklere sahip değildi. Bizim vereceğimiz ücreti yükseltmemiz imkânsız. Böyle olunca bu alanda çalışmamış kişiler bulmak kalıyor bize. Bu da zaman kaybından başka birşey değil. Bunun sonucu ne olacak bilmiyorum. Umarım iyi olur. 


Derken yeni yepyeni bir yer ile tanıştık. Bize anaokulunda gölge öğretmenliği hizmeti verecek hem de tüm gün boyu özel eğitim, dil terapisi, ergoterapi ve psikolog desteği verecek mükemmel bir yer. Hemen bağlantıya geçtik. Ankara'da böyle bir yer yok. Burası şimdilik tek. Umarım daha çok olur. Çünkü özel eğitim gün içinde bir kaç saatle sınırlandırıldığı zaman yeterli olmuyor. Çocuğun hayatının içinde olması gerekiyor. Evde, okulda, sokakta, markette, avm de her yerde sürekli ona öğretmek gerekiyor. 

Umarım herşey Kerem için iyi olur. 

3 Eylül 2021 Cuma

OTİZMLİ NE YER / YEMELİ?


Evett gelelim anneler (ebeveynler) için en önemli konuya. BESLENME.

Pek tabii otizmli bir çocuğun sağlıklı, doğru ve doğal beslenmesi şart. Her çocuk gibi o da kahvaltısını, öğle yemeğini, ikindi atıştırmalığını ve akşam yemeğini zamanında ve doğru şekilde yapmalı. 

Ama şu var ki otizmli bireylerin uygulaması gerektiğini konu eden beslenme, bağırsak ve mide sağlığı konularında yazılmış bir çok kitap var. Onlardan birine şu aralar göz atıyorum. Otizm Olarak Bilinen Belirtilerden Kurtulmak. Yazarı Kerri Rivera. Diyetler ve beslenme protokolleri var kitapta. Yazarın otizmli çocuğuna uyguladığı beslenme şekillerini kitapta sayfalar dolusu okuyoruz. Kitabı okudukça anlıyoruz ki pek çoğundan uzun vadede yanıt alamamış. Kısa dönemde olumlu sonuç aldıkları olmuş fakat zaman geçtikçe tam olarak iyileştirici bir çözüm bulamamış. 

Yani demem o ki en son söyleyeceğim şeyi başta söylemeliyim:

Ben otizmli bir çocuk annesi olarak otizmi tam olarak iyileştirici bir beslenme şeklinin, bir ilacın ya da bir yöntemin olmadığını düşünüyorum. Beslenme insanoğlunun hayatını kolaylaştırıcı sağlıklı yaşamın yolunu açan en o önemli etken. Bir otizmli için bu çok önemli evet. Fakat otizmi bitiren onu düzelten bir şey değil.   

Bilinmesi gereken şu:

Otizmi iyileştirecek tek çare diye bir şey yok, olmadığı için de her çocuğun iyileşmesi için tutulan yol, uygulanan tüm protokoller kendine özgü ve bireysel olmalı. Bu eğitim, beslenme ve kurulan ilişkinin şekline kadar hepsini kapsıyor. Bu yazımda beslenme konusunu anlatacağım için diğerlerine şimdilik değinmiyorum.

Dediğim gibi beslenme elbette önemli. Otizmli bir çocuğun mutlaka yemesi gereken besinler var. Onları aşağıda tek tek yazacağım.  (Yememesi gerekenleri saymama gerek yok. Çünkü her nörotipik çocuğun yememesi gereken yiyecekleri o da yememeli) Fakat otizmli bir çocuğun sakıncalı besinleri yememesi konusunda ailelerin çok katı olmaması gerekiyor.

Neden mi?

Otizmli çocuk diğer çocuklardan farklı. Ve biz aile olarak toplum olarak, eğitmenler olarak onu normal çocuk yapmanın çabasındayız. İşimizin özü bu. Bu noktada ben çocuğuma kreşte bir doğumgünü yapıldığı zaman sen o yaş pastayı yiyemezsin. Diyebilir miyim ya da demeli miyim? Kimi otizmli çocuk annesi bu konularda çok katı kurallar koyup uygulamaya çalışıyor. Onlara kolay gelsin elbette. Fakat ben kaş yaparken göz çıkarmak istemiyorum. Eğer cocuk yaş pasta yerken diğer çocuklarla iletişim kuracak, eğlenecek ve iyi vakit geçirecekse ona karşı çıkmamayı tercih ediyorum. 

Hayatımız dengelerden ibaret. Hepimiz için. Otizmli için de bu neden böyle olmasın? Bugün kocaman bir pastayı yiyebilir, fakat meyve yemez ya da meyvesuyu içmez. Diğer gün dört top dondurmayı yiyebilir ama patates yemez ya da sebze yer. Hepimiz, "normal" insanlar böyle yapmıyor muyuz?

Kaldi ki otizmli çocuklar yemek konusunda katı bir şekilde seçiciler. Sadece köfte yiyen ya da sadece tost yiyen çocuklar gördüm. Böyle bir durum varken  anne çocuğunu beslemekte çok zorluk yaşıyor. Yalnızca peynir yiyen otizmli bir çocuğa balık yedirmeye çalışan annenin neler çektiğini anneler bilir. 

Onların düzenli olarak Omega 3 ve omega 6 yağ asitlerine çok ihtiyacı var. Bunu sağlamanın tek yolu balık yedirmek. Ya da her gün bir çay bardağı zeytinyağı içirmek.  Yumurtasını zeytinyağında omlet yapmak. Lezzetli olacağı da aşikâr. Bir diğer yöntem günde bir tane (porsiyon) balık yağı vermek. Böylelikle omega3 omega6 yağ asitlerini , D vitamini ihtiyacını daha hızlı ve kesin yöntemle kaşılayabilmekteyiz. Tatlı son.

Beslenme deyince haliyle bağırsaklardan bahsetmek gerekir. Otizmin bağırsak sorunlarıyla ilişkili olduğunu söyleyen pek çok kitap var. Bunlardan biri şu aralar elimde gezdirdiğim Otizm Olarak Bilinen Belirtilerden Kurtulmak. Kitap çok ağır protokollerden ve ilaç kullanımından bahsediyor. Otizmi sadece bağırsaklara bağlamak otizmi çok yanlış anlamamıza sebep olur kanaatindeyim. Kolaya kaçmak gibi geliyor. Daha pek çok bağlantı var, en önemlisi eğitim. (Şimdi konumuz bu değil. Bir sonraki sayıda yazacağım.) Bağırsaklarını düzenli çalıştırırsak otizmden kurtuluruz demek toz pembe bir fikir. Ancak insanoğlunun ikinci beyni bağırsakları ve midesi. Böyle düşününce faydalı bilgiler edinebileceğimi düşünüyorum ve kitabı okumaya devam ediyorum.

Otizmli,  nörotipiklere göre kokulara çok daha duyarlı. Kahvaltı masasındaki besin çeşitliliği çoğumuzun hoşuna giderken otizmli birinin iştahını kapatabilir. Su herkes için kokmayan bir sıvı iken onlar için çok farklı olabilir. 

 Oğlum hamburger çok seven bir otizmli. Haliyle yedirmek istediğim, tabii güzel kokan bir yiyecek varsa onu hamburgerin içinde servis edebiliyorum. Klasik anne hilesi. Hafif haşlanmış ve ezilmiş kabağı hamburgerin sosuymuş gibi ekmeğe sürünce hem lezzetli oluyor hem de hamburgerin o bilinen tadını bozmuyor. Mayonez yerine sarmısaklı süzme yogurt, ketçap yerine pişmiş domates. Turşu ve tabii ki marul. Hamburger adından yola çıkılınca fastfood gibi düşünmek yanlış olur. Oğlumun yediği en faydalı yiyeceklerden biri haline geliyor ve ana yemeğe dönüşüyor.

Oğlum bir gün eve pizza geldiğinde deliler gibi yiyince onun bir numaralı yemeği oldu. Hamburgere yaptığımız hileyi pizzaya yapmak çok daha kolay. Domatesi ve çırpılmış yumurtayı hamura sürüp bol yeşil biber, kapya biber, en az altı tane siyah ve yeşil zeytin ( günlük yenilmesi gereken ), kekik, sarmısaklı zeytinyağı, kişniş, karabiber, kış ise ıspanak ve üstünü kapatana kadar bol peynir. Bu da mutlu, lezzetli ve tatlı son.

Son olarak otizmli çocukların günlük olarak yemeleri gereken bazı yiyecekleri aşağıda şöyle sıralayayım:

1- Yumurta

2- Peynir

3- Kefir

4- Ayran/ Yoğurt

5- Havuç

6- Elma

7- Haşlanmış kemikli dana eti / doğal beslenmiş tavuk

8- Sızma Zeytinyağı

9- Sarmısak

10- Pişmiş soğan

11- Domates ( yaz ise)

12- Balık ( omega 3 omega 6 zengini)

13- Ceviz/ Fındık / Badem / Kuru kayısı / Hurma

14- Bakliyat ( mercimek, nohut, kuru fasulye, pirinç, bulgur)

Bunları sıklıkla hatta her gün tüketmesi gerekiyor.

Sanılanın aksine süt ve süt ürünlerinin çok faydalı olmadığını söyleyen onlarca bilimsel kaynak var. Glüten ve laktozun insan vücudunu yıprattığı, toksin biriktirdiği, yorduğu ispatlanmış. Eğer otizmli çocuğunuz süt içmek istemiyorsa onu zorlamayın.  Kefir, ayran besin değeri daha yüksek içecekler ve seviyor. Çocuklara bunları alıştırmak bana göre sütten daha faydalı olacaktır. 

Otizmli çocuklar duyarlı, sağduyuları yüksek ve aslına bakılırsa neyin doğru neyin yanlış olduğunu herkesten daha iyi bilen insanlar. Çocuğunuz eğer bir şeyi yemek istemiyorsa bilin ki ona iyi gelmeyecek demektir. Zorlamamak gerekir. 

Oğlum yaz ayı boyunca hiç yumurta yemedi. Zorla yedirdiğim bir gün ishal olduğunu gördüm. Sıcakta vücununun yumurtayı kaldıramayacağını biliyordu, ben bilmiyordum. Artık hiç bir şey için onu zorlamıyorum. 

Çocuklar yönlendirilebilir elbette. Ama bazen durumu akışına bırakmak daha iyi sonuçlar doğurabilir. Eğer otizmli çocuk kahvaltı etmek istemiyorsa bırakın etmesin. Öğle yemeğinde yeni bir tad denemeye hazırlanıyordur belki. Onlar bizlerden farklı düşünüp başka türlü bakıyorlar dünyaya. Onlara saygı duyup bazen rahat bırakmak, onları tanımak ve anlamak için gerekli olabilir. Bizim onlardan öğreneceklerimizin de olacağını hiç unutmamak gerekir. 







1 Eylül 2021 Çarşamba

Otizm... O ne!


5 Mayıs 2017 Kerem 16 aylık. O zamanlar otizmden bihaberdik. Nasıl haberimiz olsun. Bebek adını seslenince dönüp bakıyor, hatta gülümsüyor. Otizm için en önemli sorun iletişimdir. Etkileşimi var. Tepki veriyor. Söylenenleri anlıyor. Sıradışı hareketleri, davranışları yok. Konuşma dersek, daha 16 aylık ve erkek o yüzden, halk arasındaki genelgeçer bakış açımız gündemde.
"Erkek çocuk geç konuşur. " Fakat 18. ay oldu, 22.ay oldu, 25 oldu hâlâ ne anne ne baba çıktı. Hadi onları boşverin, mö, mi, gak guk hiçbirşey yoktu. Otizmin ilk teşhisini koyarken görülmesi gereken kuralların sadece konuşma tarafı eksikti. Diğer özellikler ise şöyle, -isme tepki verme -eliyle işaret etme -kendi etrafında dönme, -elini gözünün önünde ileri geri sallama, - dönen veya senkronize hareket eden nesnelere hipnotize olmuş gibi bakma

Bunların hiçbiri olmuyorken bizim bu otizm canavarını fark etmemiz imkansızdı.

Demem o ki:
Anneler ve babalar olaya dışarıdan bakamıyor. Farkına varamıyor. Çok belirgin özellikler var olsa bile bunu farkına varmadan görmezden gelebiliyor.
Bu yüzden her ebeveyn, bebeklerini/ çocuklarını bir psikiytriste veya nörologa bebeğin yaşı ne olursa olsun her yıl muayene ettirmeliler.
Erken fark etmek erken müdahele demek ve erkenden başlayacak yoğun özel eğitim demek. Bunun kıymeti ilerleyen yaşlarda çıkıyor.
Ne kadar erken kabullenir ve ona göre yaşamımızı kurarsak çocuğumuz ve bizler yani aileler için o kadar güzel rahat ve sağlıklı bir yaşam olur.
Lütfen her yıl bir çocuk psikiyatristine gidin...