27 Şubat 2023 Pazartesi

Öykü: Bayan Elisa'nın Kararı


BAYAN ELİSA’NIN KARARI

Bayan Elisa’nın göz kapakları gözlerinin üzerine öyle yığılıydı ki insanın içinden deriyi kesip atmak geliyordu. Damarlı ince eller, büyük eğrimsi bir burun ve fırlak kara gözler yüz yaşında bir kadını andırıyordu. Ellisini daha yeni geçtiğine kimse inanmazdı. Gençliğinde de farklı değildi, o zaman da ihtiyar, hastalıklı görünürdü.  Annesi onu doğurduğunun ertesi günü daha sütünü bile veremeden ölüverdi. İşte o an kaderi yazıldı Bayan Elisa’nın. Doğarken öldüren, eciş bücüş, çirkin civciv, üzerine  yapışmış lanetin farkına, büyüdüğünde yolunmuş bir tavuk olduğunu anladığında vardı.

Bayan Elisa şimdi bir huzurevinin sakiniydi. Onu buraya getiren yol bir daha geri götürmeyecekti. Babası küvette ölü bulunduğu gün getirilmişti. Kalın perdesini üstüne sarıp evin koridorlarında mecnun gibi dolaşırken buldular onu. Delirmiş gibiydi. Bazı zamanlarda tumturaklı laflar etmese onun gerçekten deli olduğunu düşünebilirdiniz. Bu yaşa kadar nasıl geldiğine inanmak zordu Bayan Elisa’nın. Evden hiç ayrılmamış, babasından başka kimseyi bilmeyen ‘çocuk kadın’ olması onu masum yapabilirdi. Fakat onun kendisiyle ilgili şeytani fikirleri vardı.

Huzurevine geldi geleli hiç konuşmamıştı babası hakkında. Babası ölünce tek başına kalmıştı. Ama bu öylesine bir tek başınalık değildi. Tüm dünyasıydı o. O gidince dünya da yok oldu. Bayan Elisa’yı bütün resimlerde bir silüet gibi gösteren bu dünyanın, ona bıraktığı tek şey hazırladığı saganaki* ve hemen sonrasında babasının yüzünde beliren kısa, bitik tebessümdü. Ne yapacağını, hatta nasıl konuşulacağını dahi bilmiyordu. Çoğu zaman burada ne işi olduğunu düşünüp duruyor, evine gitmek istediğini söylüyordu. Ne var ki huzurevine getirilirken itiraz etmemişti nedense. Sanki onları, yani onu ve banyoda kendi kendine boğulmuş babasını bulmalarını beklemişti.

 Kaldığı oda huzurevinin bahçesine bakıyordu. Çeşit çeşit insan vardı bu evde. Sözüm ona huzureviydi, huzurlu olmalıydı; fakat Bayan Elisa için hiç de öyle değildi. Pencereden bahçeyi izler, kendi kendine söylenirdi. Zaman zaman hızını alamayıp, babasından ve onun eve gelen berduş arkadaşlarından öğrendiği kadarıyla ağır okkalı küfürler de ediyordu. Geldi geleli ne aşağı bahçeye inmişliği vardı ne de birisiyle iki laf konuşmuşluğu. Her öğlen hemşire de girmese kimseyle bir iletişimi olmuyordu Bayan Elisa’nın. Arada pencereye bir kumru konardı. Yine gelmişti o kumru. Her gün gelen kuş olduğunu anladı. Kanatlarının birinde bir örümceğe benzeyen ilginç bir leke vardı, belki de çamurdu ve tüylerine iyiden iyiye yapışmıştı. Sen de iyi belledin burayı…” dedi. Penceresine kuşun konmasından hoşlanıyordu aslında fakat mizacı tersti, Bayan Elisa'nın. Çirkin, yabani, utangaç ve çekingen olduğu gibi her şeye de kafa tutardı, bir kuşa bile.

O son günden önceki bir sabah hemşire içeri girdi. Tam saatinde gelmişti her zamanki gibi. Elinde getirdiğine göz ucuyla baktı. İlaçlar bir bardağın içinde, renkli boncuklar gibi sallanıyordu. Gözünü kaçırdı bardaktan: 

“Daha yavaş girsen, kuş sıçrıyor sen gelince.”

Hemşire herkese aynı davranıyordu ama Bayan Elisa onun kendine biraz daha kötü davrandığına emindi. Çünkü o bunu hak ediyordu. İçten içe ona hak veriyor, önce annesi, sonra babası bile onu yalnız bırakmışken kimsenin ona değer vermeyeceğini iyi biliyordu.  Hemşire tumturaklı bir hareketle ilacı uzattı.

“İç bakalım ilaçları, göreyim.”

“Gideceğim yakında. Rahat edersin sen de…”

Hemşire keskin bir donuklukla adeta küçümseyerek baktı. Nereye gidebilirsin der gibiydi. Elindeki ilaçları Bayan Elisa’ya verdi. Bayan Elisa kafasını pencereye çevirdi ve ilaçları ağzına koydu. Ardından konuşmaya devam etti; “Ne kadar oldu ben buraya geleli?”

“Sen gayet iyi biliyorsun,” dedi hemşire ve odadan çıktı.  

Birkaç gündür buradaydı. Hemşire odadan çıkınca yatağın altından bal kavanozunu aldı. Kavanozu hemşireye hiç olmadığı kadar büyük bir sevecenlik göstererek aldırmıştı. İlaçları ağzından çıkarıp kavanoza koydu.

                                                           ***

'Babasını küvette unutmuş. Boğulmuş.' 

'Tek başına öylece beklemiş, kafayı yemiş...' 

 'Siz ne biliyorsunuz, aptallar ordusu! Ölmek kolay, yaşamak gibi zor değil. Nefes almak, hele gülmek çok zor hepsi. Siz ne anlarsınız!' söylendi aşağıdakilere. Yarım yamalak duyuyor, dikkate almıyorlardı. Pencerenin yanına kurulu masaya dirseğini dayadı. İnsanların bahçede neden anlamsızca beklediklerini merak da ediyordu biraz. Neyi bekliyorlardı acaba, yemeğin çıkmasını, akşamın olmasını veya zamanın geçmesini. Bayan Elisa bunların hiç birini umursamıyordu.

“Ne bakıp duruyorsun pencereden, gelsene aşağıya!” Aşağıda oturanlardan birisi ilk kez yanıt veriyordu. Birinin ona yanıt vermesi Bayan Elisa’yı ürkütmüştü. Sanki onlar bir ekranın içinde ve canlı değillermiş gibi düşünmek daha rahatlatıyordu onu. Tülün arkasına saklandı. Kenardan tekrar baktı. Hepsi kafalarını kaldırmış penceresine bakıyordu. Utanmıştı fazlasıyla, demek varlığından haberdardılar. Sonra fark etti ki bir tuhaflık vardı onlarda. Yüzlerini seçemiyordu, kim oldukları belli değildi. Yüzlerinin yerinde dümdüz bir deri parçası vardı. Kimseyle göz göze gelmemek onun cesaretini yerine getirdi.

“Yüzsüzler sizi. Suratlarınız yokmuş sizin,” diye bağırdı ve rahatladı.

Hemşirenin odaya girdiğini fark etmedi. Kapının sesiyle irkildi. Resim boyaları ve kâğıt bırakmıştı.

“Napacağım bunlarla?”

“Boyarsın. Oyalanırsın işte. Sataşmazsın kimseye…”

 Gece oldu yattı. Gündüz oldu, kalktı. Bahçeye baktı, henüz kimse inmemişti. Yatağının altındaki bal kavanozunu kontrol etti. Dolmuştu kavanoz, yeteri kadar ilaç vardı. Kuş pencereye kondu. Bugün hiç gitmese de olurdu. Ama biliyordu hemşire girince uçacaktı. Hemşire ilacını verdi. Sakin bir şekilde ilacı aldı. Baktı ilaca ve ağzına koydu. Bu kez yuttu ilacı. Hemşire çıkarken “Bak rengârenk boyalar koydum sana. Resim yapmıyorsun…” dedi.

Bayan Elisa ayağa kalktı. Boya fırçasını eline aldı. Duvarı mavi, yatağı siyah, camı kırmızı boyadı. O kadar seri hareket ediyordu ki hemşire bakakaldı o anda. Bayan Elisa sırıtıyordu, hiç olmadığı kadar keyifliydi. Hemşirenin sinirlendiğini gördükçe kahkahalar atıyor, insanı tedirgin edici tuhaf, gergin bir sesle gülüyordu. “Boyadım al! Her şey rengârenk işte, oldu mu?” dedi.

 Hemşire, “Ne yaptın? Allah kahretsin seni,” diye söylenerek elinden boyaları aldı.

“Sana verende kabahat!” dedi ve odadan çıktı.

Hemşire gittikten sonra o da bahçeye inmek için arkasından çıktı. Bugün bir ilk olacaktı. İlk ve son. Merdivenlerden inerken başı döndü. Basamaklar ayağının altından kayıyordu sanki. Bahçedeki uğultu kulağına dolmaya başladı. Sonunda bahçedeydi. Orta yaşlı, tıknaz bir kadını avlunun ortasındaki sandalyeye oturtmuşlardı. Etrafına dizili koltuklarda oturan insanlar tepkisizce ortaya bırakılmış sandalyeye bakıyorlardı. Kadın kafasını yere eğmişti, elinde tuttuğu boya kalemini sıkıp bırakıyor, ileri geri sallanıyordu. Yaklaştı kadına baktı; ne kadar da ona benziyordu. Herkes bir ağızdan konuşuyordu ağızlarının açılıp kapandığını görüyor fakat ne söylediklerini anlamıyordu. Duymuyordu onları. Kafasının içinde öyle büyük bir uğultu vardı ki, başka hiç bir şey duyamıyordu. Bir anlık bir dürtüyle kafasını kaldırıp penceresine baktı. Tül uçuşuyordu. Kumru oradaydı. Pencereye tünemiş bekliyordu, uçmuyordu nedense. Bir ışık huzmesi parlıyordu. Odada bir gölgenin dolaştığını o an görüverdi. Bir erkek vücuduydu. Çıplaktı sanki. Elleriyle boğazını tutuyor, büyümüş iri gözlerle bahçeye, ona bakıyordu. Babasıydı o. “Geldin demek!” diye bağırarak merdivenleri gerisin geri hızla çıktı. Odaya girdiğinde ayakları ıslaktı. Sırılsıklam olmuş hissediyordu kendini.

“Baba buradasın, beni almaya geldin…”

Babası yatağa uzanmıştı. Vücudu buruşmuş, küçülmüş ve morarmıştı. Tavana bakıyor, arada ellerini açıp kapatıyordu.

“Baba, geliyorum. Bekle, geliyorum yanına…” Yatağın altına eğildi. Ağzına kadar ilaçla dolu bal kavanozunu eline aldı. Hepsini dikkatlice çiğneyerek yuttu. Heyecanlıydı çok, gülümsüyordu ve mutluydu. Hemşire ya da diğerleri onu böyle görselerdi ölmekte olduğuna inanamazlardı belki de. Aniden ayağa kalktı.

“Perdeyi açayım mı? Saganaki* yapayım mı sana? Uzo da koyarım. Arkadaşlarını çağır hadi! … Sen gidince onlar da gelmez oldu. ” dedi ve yatağa uzandı. 

 

*Saganaki, peynirli bir Yunan mezesi

10 Şubat 2023 Cuma

Kısacık: Dip


D.İ. P.
Unutmak istediğin an'ı yazmak istersin. Onu yazmaya kalkışınca birden sözcüklerin acısı parmaklarını yakar. Gizlersin.

 Cesaretini beklersin.

 Biraz mangalımsı bir yürek ve hem de vicdan gerekir derler. Acıyı gösterme arzusuyla vicdan arasında kalıp beklersin. 

Sonra arzu kazanır.  Vicdan törpülenir. 

Her sözcükte kanarsın damla damla. Bu denli büyüktür umutsuzluğun. 

Hissettiğin acı tüm ruhunu, bedenini kaplar. Küçücük olursun. Senden başka her şey güçlü büyük ve serttir. Sen papatyanın ince sarı yaprağı gibi kırılgan narinsindir. 

Ölünce rahat edeceğini sanırsın. Belki de edersin. 

Onu beklersin. 

Hüzün de sever ölümü, aşk da. Sen niye sevmeyesin? Korkmazsın ondan. Her şey onunla başlar.

En dibe itersin. Öyle derine ki sinsice orada beslenir büyür. Sen fark etmezsin büyüdüğünü.

Ya da sözcüklere gömersin. Başkası çıkarsın ve yaysın tamir etsin diye.

Beklersin.  

Karnın ağrıdığında  geçmesini bekler gibi. İyi olmak istersin. Ama olmazsın. 

Hepsi geçecek der insanlar. 

Beklersin.

Geçmeyecektir. Duyduğum hissin yoğunluğu değişir belki dersin. Bir ihtimal.

Beklersin.

Her şeyden uzaklaşmaya başlarsın. Çirkinden olduğu kadar güzelden de.

Ve uzakta kalırsın. Aynı olmaz hiç bir şey. 

Değişmez de...

Ama sen hâlâ iyileşmeyi beklersin. Ömür verdikçe beklersin.

Beklersin.

Sonra bir bakmışsın yolun sonuna gelmişsin. 

Beklemekten vazgeçersin.

2 Şubat 2023 Perşembe

Öykü: İnan ki

İNAN Kİ

Otogarın kendine özgü kalabalığın ortasında bir banka oturup beklemeye başlıyorum. Bodrum’un yaz kokan rüzgârı içime işliyor. Yolculuk boyunca titremiş ve titremekten yorulmuş dudaklarım, yüzüme esen rüzgârın aklıma getirdikleriyle sarkık; onu görmeye hazır değilim hâlâ.

 Yaşadıklarım yüzünden küstüğüm ve bir daha gelmek istemediğim bu kente neden bir gün önce gönderdin beni Nejat? Yarın beraber gelseydik, olmaz mıydı?  Niye o karşılıyor beni? 

Alper'i görecek olmamın  heyecanını bastırmak için çabalıyorum. Küçük bir çantayla geldim, hepi topu iki gün. Tıpkı yıllar önce geldiğim gibi. O zaman da beklemiştim Alper'i. Ve hiç gelmedi. Değişmemiş buranın hali. Aynı coşku, aynı  enerji. Ben değişmiş olsam da bazı şeyler aynı. Evet. Değiştim ben. Ne kadar zor olsa da. Tam on iki yıl sürse de.

Alper. Bu o. Gelmiş. Yüzüne çekingen bir gülümseme yerleştirmiş ağır ağır yaklaşıyor. Buralar benden sorulur diyen yukarıdan bakışları sönmüş. Yirmilerinde dondurulmuş da adeta dün çözülmüş gibi. Ben de saçımda başlayan beyazları, göz kenarlarımdaki kaz ayaklarını, ellerimdeki damarları, kurumuş üreme organımı sevmeye çalışıyorum. Bu haksızlığa karşı gelemiyorum. Kadın olmanın bir sonucu ne yazık ki. Yılların bana dokunuşlarını inkâr edecek değilim. Yaşlanmak yaşadığımın ispatı. Şu anda aklımdan geçenin bunlar olması garip ama bir yandan da Alper’in bana yaklaşan her adımıyla kalbimin atışları hızlanıyor. Şuraya yığılıp kalmamak için sırtımı dimdik tutuyorum. ‘Ne olursa olsun kuyruğunu dik tut,’ misali. Sıktığım avuçlarım, içine bir kor almışım gibi alev alev. Yanaklarımsa; eminim birer Antalya domatesi. Gergin olduğumu belli etmemek, kendimi, dahası şu anki gerçek duygularımı  saklamak için  kafamı hafifçe eğip belli belirsiz bir gülüş yerleştiriyorum yüzüme. Gözlerimi kaldırdığım an tepkisiz, kıpırdamadan beni  seyrettiğini görünce tüm o sahte gülümsemem yerle bir oluyor. Gülüyor. Yanıma eğilip sanki beni koklarmışçasına derin bir nefes alıp  yerdeki çantamı alıyor. Hemen kalkıyorum ayağa. 

 “Hoş geldin. Arabayı arka sokağa park ettim, bu taraftan” diyerek yürümeye başlıyor.

Yürüyoruz. On iki yıl sonra Alper ile yan yanayız. Sanki her gün beni karşılıyor. Herhangi birisini almaya gelmiş gibi bir aldırmazlık. Sağa sola bakıyor, etrafa selamlar çakıyor. Onun için sıradan biri olduğumu gösterme çabasında. Belki de sıradanlaştım onun için. Ya ben! Çok tuhaf bir panik içindeyim. Gece yolculuk boyunca kendimi boşuna hazırladığımı balyoz gibi vuran kalbim bana hissettiriyor.

Tatili Alper'in otelinde yapma teklifi çok tuhaf bir fikirdi. Niye kabul ettim ki seni Nejat?... 'Bak çok iyim. Öyle iyiyim ki, seni görmek beni etkilemiyor. Seni çoktan unuttum. Mutluyum Nejat ile.' Diyebilecek miyim ona?

 Tedirgin olduğumu belli etmek istemedikçe daha çekingen göründüğümün farkındayım. Rahat, çekincesiz, Bodrum’a tatile gelmiş mutlu, neşeli ve ‘doğurgan’ bir kadın imajı yaratma çabam, ben ne yapsam eğreti kalıyor.  Oysa zaman, aynı nehirde -ki o nehir zaman oluyor- iki kere yıkanılmadığını göstermiyor mu bize? Binlerce yıl önce dönemin bir filozofu Heraklitos söylemiş bu sözü. Zamanı, değişimi, gıyabında beni, bizi; bundan daha öz, net, tek vuruşta anlatan başka söze gerek var mı?... Elini sırtıma koyuyor. O anda Bodrum’un kimseyi umursamayan hengâmesi silikleşiyor. Onca zaman geçmemiş, hiçbir şey değişmemiş gibi. Doğurganlığım onun gidişiyle sönmemiş, sıcaklığı beni alıp götürmeye yetecek gibi. Bel oyuğumu kavrayıp sımsıkı tutuyor. Bastırıyor. Hızlanıyorum. Neredeyse koşacağım.

Neden dokunuyorsun bana! Dokunma ne olur dokunma! Nerede şu araba!

“Ben gelirdim otele. Hiç gerek yoktu.”

Yanıt vermiyor. Hiçbir şey olmamış gibi elini sırtıma koyup sıvazlaması beni delirtiyor.

Bir açıklamayı bana çok gördün sen! Hayata küskün geçirdiğim zamanların, kendimi eve tutsak edişlerimin sebebi sensin! Ve daha pek çok şeyin sebebisin. Nejat olmasaydı, bir şövalye gibi beni  kurtarmasaydı…

Kızgınlığımı göstermek en son istediğim şey. Terk edilmiş hüznü ile onu yüceltmeyi asla istemiyorum. Bir açıklama yapmadan başka bir ülkeye giden o. Ne bir haber ne bir mektup ne özür dilemek. On iki yıl önce bambaşka bir telaşla gelmiştim buraya. Ama o zaman, mutlu bir telaştı benimki. Hiçbir zaman öğrenmedi. Gittiğinde benim ne ile mücadele ettiğimden haberi bile yoktu. Şimdi de çıkmış, hayatıma girebileceğini mi sanıyor? Hoş, Alper’e yakışır bir davranış! O hep böyleydi. Onun serseri yanını törpüleyen kişi Nejat olurdu. Üçümüzün, daha doğrusu ikimizin arasında, bizi kendimize getiren görünmez bir ip gibiydi Nejat. Sonra anladım onun güzelliğini. Alper gittikten sonra. Nejat vardı.

Düşüncelerimi duymuş gibi elini hızla belimden çekiyor. Nihayet arabaya varıyoruz. Önüme serili manzarayı izlemeye koyuluyorum. Konuşacak bir şey bulamıyorum. Ne söylesem içimi söndürmez. Tüm vücudum bas bas bağırıyor oysa. Soracak onlarca soru kafamda gezinirken susuyorum. Hep sustuğum gibi yine susuyorum. Sakin kalmak öyle zor ki! O konuşur diye beklemek de caba! Koşarak uzaklaşmak istiyorum. Valizimi bile almadan.

“Sıcak mı? Klimayı çalıştırmamı ister misin?”

“Ben iyiyim böyle.”

Çok mu belli ediyorum? O niye bu kadar rahat? Deli olmamak elde değil. Ah Nejat! Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Niye tek başıma gönderdin beni Bodrum’a? Üstelik onun yanına. Yaşadıklarımı bilmiyormuş gibi. Belki de bildiğin için...  

Yol sakin. Trafik sakin. Yayalar sakin. Hava sakin. O sakin. Ama benim aklımın en derinlerine gömdüğüm pervasız duygularım canlı. Kafam karışmamalı. Kendime saygım var benim. Sustukça. Ne düşündüğünü deli gibi merak ediyorum. Kızıyorum kendime. Umurumda olmamalı.

Ağaçlar. Anımsıyorum sizi. Yolun sağında ve solunda görkemle durmaya devam ediyorsunuz. Gün batımının eğik ışığı ağaçların arasından gözlerime geliyor. O an, gözlerimi kapatınca, sadece kendimle baş başa kaldığımı düşününce, beni gevşeten bir cesaret geliyor:

“Bizi oteline davet etmene açıkçası çok şaşırdım. Neredeydin onca zaman?”

“Geldim işte buradayım. Seni görmek istedim. Beraberliğinizi…”

“ Nejat çok ısrar etti? Ben hiç…”

 “Yoksa gelmeyecek miydin? O nasıl?” 

Hasta yatağındaki bir adamı sorarcasına örtük bir saygı, ölmek üzere olan hatta ölmüş değişik bir duygu sezinliyorum sesinde. Küçümseyen bir hali var; beni mi onu mu anlayamadığım. Bir yandan da kıskanan bir adam çekingenliği.

“Siz iyi arkadaştınız o zamanlar. Hâlâ da öylesiniz anlaşılan. Nejat tatil için senin oteli seçtiğine göre… Geldiğinde bizzat ona sorarsın.”

 Ege’nin muhteşem girintisi, önümde usulca kıvrılıyor. Koya yaklaşıyoruz neyse ki. Sıkışıp kaldım. Bu sessizliğin içinde.

Bir an önce bitse şu yol! Bir şey, tek bir laf söyle be adam! Çığlık at ya da ağla…

Kolçaktan sigara çıkarıp ağzına koyuyor. Bana da uzatıyor. Önce kendininkini sonra benimkini yakıyor. İçmeyeli oldu bayağı. Küçük bir nefes çekiyorum.

“Sigarayı bırakmayacak kadar genciz, ha ne dersin!” diyor.

“Yaşlılık insanın ruhunda başlar. Vücuda bulaşır.”

“Bulaşmak. Güzel benzetme. Bazen de ruh genç kalıyor, vücut yaşlanıyor. Sende ikisi de genç. Hâlâ çok güzelsin. Bense pişmanlıklarımı anlayacak kadar yaşlı bir ruha sahibim.”

Öylesine sıradan ve bayağı. Güzelsin! Güzellik kavramına haksızlık etmemeli, onu yerli yersiz kullanmamalı… O kelimenin değerini bilmeyen insanlar.

Sigara dumanı hunharca arabaya dolarken dikkatimi manzaradan içeriye veriyorum. Vites koluna bağlanmış kurdelenin ucunda, minik çerçeveli bir fotoğraf duruyor.

“Kaç yaşında?”

“İlkokula başlayacak... Bu kız ikimizin olmalıydı. Özür dilerim. ”

 Sustu. Bu kadar mı? On iki yıl önce sana geldiğimde karnımda seni taşıdığımı söyleyemedim. Gitmiştin. Arkana bakmadın bile. Bir daha anne olamamakla cezalandırılmayı hak etmedim! Gitmeseydin belki de… Korktum. Onca yıl sonra bu muydu söyleyeceğin! Özür dilerim mi?

Ellerini birkaç kez direksiyona vurup radyoyu açıyor. Erkin Koray çalmaya başlıyor.

İnanmak güç ama yaşıyorum işte.

“Ne şans! Radyoyu açar açmaz. Baba. Ona Baba diyen kuşağız biz. Kaldı mı Baba diyen başka?”

“Fakültedeyken bir konsere gitmiştik. Bu şarkıyı seçmiştik. Bizim olmuştu…” diyor Alper. Unutmamış. Onun da şaşkın olduğunu görünce, yol boyu ilk defa dürüstlüğüne ve doğallığına inanıyorum.

“Hatırlıyorum. Unutmuştum.”

Unutmak istediğimi ve o günden beri bu şarkıyı hiç dinlemediğimi söylemiyorum. Bu bir karma. Bu anın gerçek olduğunu, dönüp dolaşıp önüme düşmesini ve özellikle bugün, bu arabada, yanımda o varken olmasını başka ne ile açıklayabilirim.

Pencereyi açıyorum. Ağaçlar da olmasa ve rüzgârla konuşmaları, zaman geçmiyor. Ben bitsin istedikçe zaman ilerlemiyor. Sadece havadan sudan konuşmak ne kadar zormuş meğer. Dünü anlatacak olsam, iş yerinde yaşadıklarımı günün koşuşturmasını. Kimin umurunda bir gün öncesi. On iki yıl öncesinde bıraktıktan sonra bazı şeyleri. Ağaçlar bitiyor, masmavi deniz seriliyor önüme.

“Hafta sonuna kadar ayırttım yerinizi. Uzatmak istersen…” deyip bana bakıyor. 

Gitme kal. Hataydı benimki. Her şeye yeniden başlayalım! Deyiverirse... Bunu duymayı bencilce ve doyumsuzca istiyorum. Bana yaptığının aynısını sana yapmak için tek bir fırsat. Bir an bile tereddüt etmeden yaparım. Akşamüstünün  yumuşacık denizinin, güneşi emmiş ılık toprağın, sıcağı saklayan ağaçların adına yaparım. Pencereden dışarı uzattığım elime vuran rüzgâr, yüzüme çarpıyor.

Ama hayır! Tek bir kalbim var benim. Kalbimin masumiyetini korumalıyım ve sevme gücümü yeniden canlandıran ve onu tümüyle hak eden asıl sahibinde tutmalıyım.

“İyi misin? Yavaş gitmemi ister misin?”

“Geçer birazdan... İşleri yetiştireceğim diye son günlerde çok çalıştım, yorgunum.”

Telefonu çalıyor. Ekrana bakıyor sonra bana.

 “Çekinme aç” diyorum.

Parmaklarının hareketi, kirpiklerinin ahenkle salınışını seyrediyorum.  Ne çok seviyordum onları. O zamanlar herkesin, sevdiğini öldürdüğünü bilmiyordum.

“Evet, aldım Süreyya’yı… Otele doğru gidiyoruz.” diyor ve telefonu kapatıyor. 

“Nejat mıydı?”

“Evet.”

Yol, önümüzdeki her şeyi bonkörce vaat edercesine yağ gibi kıvrılarak akıyor. Arkamda, parçalanmış kalbimin, kabuk bağlamış yaralarımın ve çürümüş rahmimin kırıntıları. Onları eze eze ilerliyoruz.

“Akşam yemeğini baş başa yer miyiz, eski günlerin hatırına?”

“Uyuyacağım.”

Bir zamanlar onu sevmiştim. Gözlerini bende bırakıp gitti. Bırakacak kimsesi olmadığı için değil, beni bir liman zannettiği içindi. Yine uğrayabileceğinden emin olduğu bir liman. Ben toydum. Bana büyük bir yıkıma, yokluğa ve sonrasında bu yokluğu fazlasıyla hissedeceğim biteviye bir acıya gark olacak bir toyluk. Şimdi bu arabada, hissettiğim karışık duyguların hepsi bir anda. Alper'in ağzında, sözlerinde, ellerinde, vitese takılı fotoğraftaki çocukta ve yıllarca bir daha dinleyemediğim o şarkıda ezilip yok oluyor.

 ***

Otelin mor orkideli duvar kâğıdı olan koridorundan, sıralanmış, rengârenk kurulmuş yemek masalarının arasından ve bambu sandalyeli huzur bahşeden terastan geçiyorum. Yabancı dilde konuşan mayolu insanlara gülümsüyorum.                                     

 “Alo. Geldim sevgilim, burası çok güzel! Beni neden önce gönderdiğini biliyorum… Hayır söylemedim. Bilmesine artık gerek yok. Dışarı çıkmak için seni odada bekleyeceğim.”

Telefonu kapatıp yaz kokan ılık yatağa atıyorum kendimi. Nejat'ın sinsi ve cesur oyununu anlıyorum. Ona veremeyeceklerim için kalbime yerleşen, bitimsiz, ömrümce sürecek derin hüzün, hüznümün başladığı bu kentte, tam bu anda, biraz azalıyor. Sonra gülümsüyorum. Bunca yıl şarkıyı neden dinlemediğime; öyle gülüyorum ki şimdi, kahkahalarım odada çınlıyor. Onca zaman sonra ilk defa, bağıra  çağıra şarkıyı söylemeye başlıyorum:

“ İnannn kiii, senden başka, senden başka kimmmse yok içimde!”

 

29 Aralık 2022 Perşembe

Öykü: Miras



MİRAS

Kütüphane, beklediğinden daha çok kalabalıktı. Kitaptan okuyacağı bölümlere göz atarken bir yandan da dört bir duvarı kaplayan, dinleyicilerin sırtlarını dayadığı kitaplığa baktı. ‘Onlardan’, kütüphaneye getirdiği yanık kokan yüzlerce kitaptan, onay alırcasına kafasını salladı.  Mikrofona yaklaştı  ve konuşmaya başladı:  

 -On iki yaşımdan beri sokaklardayım. Çöp kutularını özenle karıştırır, bulduklarıma her defasında şaşkınlık duyarım. Karış karış bilirim buraları ama yine de ne bulacağımı merak ederek gezinirim.

-Bunu kimse anlamayacak belki; çöp karıştırmak bana çekici gelir. İnsanların gizli yanlarını görmeye yetkin biri olduğumu düşünürüm. Gördüklerim bende saklı kalır, tanımadığım insanlarla sırdaş olurum.

 -Hiçbir çöp diğerine benzemez. Çöplerin insanlara benzediğini görmek şaşırtıcı değil. Dünyada milyarlarca insan yaşadığına göre trilyonlarca farklı çöp türü demek. Böyle düşününce insanın dili tutulur. Çöplükler bize insanlığı anlatır. İnsanoğlunun en iyi ürettiği şeydir çöp.

-İşe yarar eşyalar bulduğumda hemen bitpazarına götürüp satarım. Bazılarını eve getiririm. Dün sabah meşe ağacından işlemeli dolap buldum. Kaldırım kenarında mağrur bir şekilde benim onu görmemi ve sahiplenmemi bekliyordu. Aldım hemen, satmaya kıyamadım. 

-Evimiz öyle küçük ki dolap ile iyice ufaldı. Çöplerden getirdiğim kitap, dergi ve parçalanmış ansiklopedilerle içi dolup taştı. Evimizin en kıymetlisi oldu.

-On beşime yeni basmıştım babam öldüğünde. Sonra annem zatürreden yatağa düştü; bir akşam eve döndüğümde vücudunu buz gibi buldum. Saatler önce mi öldü yoksa soğuktan dona mı kaldı hiç öğrenemedim. Tek bildiğim, okul formamı üzerimden çıkarıp sokak elbiselerini giymenin zamanı gelmiş olduğuydu.

-Züleyha okuyordu o zamanlar. Züleyham... Onunla konuşabilme cesaretini kazandığımda temiz pak göründüğüm ve gururla söylemeliyim ki bilgili olduğum için benden hoşlandığını söyledi. Kaderin bana yazdığı en güzel yazı odur. Üstelik ben, evde sadece çöplerden çıkanlar ve kitap dolu meşe bir dolaptan başka bir şey olmadığını görüp benimle evlenmekten vazgeçeceğini düşünürken… Onun da böyle bir hayali olması ne şaşırtıcı.

-Zeynep doğduktan sonra Züleyha ile kitap okumaya başladık. Birimiz yüksek sesle okur diğerimiz dinler. Bizim en iyi iletişim şeklimiz. Züleyha ile aramdaki güçlü bağdır kitaplar. Bu bağı sonsuzluğa taşıyansa kızımız Zeynep olacak.

 -Haftanın her günü sabahın kör saatlerinden gece karanlığına kadar sokakları arşınlıyorum. Artık daha çok çalışıyorum. Zeynep’im için. Gece olunca evin arkasındaki çamurlu araziye çöp dökerler. Neler neler buluruz orada. Akşam eve gelir, bulduğumuz eşyaları tek tek ayrıştırırız. Ardından en keyifli saatler başlar; kitap okuruz.

-Zeynep büyüdü. Benimle çöpleri gezmeyi hâlâ çok sever. O yanımdaysa kitap, dergi bulabileceğim yurtların, öğrenci evlerinin olduğu sokaklara gidiyorum. Şansına hep bir şeyler buluyoruz. Elinde özenle taşıyor, eve gidene kadar bırakmıyor.

-Ufak evimiz dolaplı bir kütüphaneye dönüştü sonunda, Zeynep ise bir kitap kurduna. Doğrusu biraz endişeye kapılmıyor değilim; gün gelecek isteklerine yanıt veremeyeceğim. Bu korku yüreğimden eksilmez. Onu hayâl kırıklığına uğratmaktansa…

-O gün, Zeynep ile beraber çöp toplamaya çıktığımız sıradan günlerden biriydi. Pek uğramadığım bir mahalleye doğru yola koyulduk. Perişan bir sokağa daldık. İnsanlar pazar çadırlarında yaşıyordu. Burunlarından akan sümükleri rüzgârda kurumuş, sarı benizli, kahverengi yanaklı ağlak çocuklarla doluydu çadırların önü. Kötü giden yaşantılarını kanıksar bir umursamazlıkla, hayata daha sert davranmayı öğrenmişlerdi. Gizlenmiş bir kasvet vardı havada, sinsice etrafımızda geziniyordu. Böyle sokaklar hep aynıdır. Yaşadıkları sefaletin farkında, hayatın bu olduğunu kabullenmiş ve içinde kaybolmuş insanlar yaşar orada. Sessizce yürümeye devam ettik. İnsan kemikleri vardı etrafta. Burun direğini sızlatan bir koku başımızı döndürüyordu. Morarmış et parçaları, çürümüş çaputlar ve üzerilerinde sürüsüne bereket sinekle kara bulut gibi öbeklenmiş çöp yığınları arasından geçiyorduk. Böyle bir anda söyleyiverince ne de kolay görünüyor. Şaşkınlığımı ben bile gizleyemiyordum. Züleyha ile hayatın bu tarafını Zeynep’e göstermemek için kitaplara sarılıyorduk. Artık görmesine engel olamazdım. Bir an önce mahalleden çıkmaya karar verdim. Burada işimize yarar bir şey yoktu. Derken, o yangını gördüm. Orman yangını gibi kokuyordu. İnsanın içini burkan, burun deliklerimizden sonsuza dek çıkmayacak keskinlikte bir koku. Hem bir an önce uzaklaşmak istiyor hem de ne olduğunu merak ediyordum.  Virane bir binanın önüne getirmişti bizi alevler. Duman bizi içine alıverdi. Ellerinde ağır poşetler taşıyan çocukları görünce Zeynep de merak etmiş, olan biteni anlamak istemişti. Biraz daha yaklaştık. Koşuşturan insanların arasına daldık. Kız çocuklarından biri eteğini sepet yapmıştı. Yanımızdan sakince geçti. Kitap doluydu eteği. Bizim orada olmamıza mı yoksa şaşkın bakışlarımıza mı, anlayamadığım bir ifadeyle bize bakıyordu. O sırada eteğine bir daha göz attım. Yaşar Kemal’in İnce Memed romanını gördüm. Zeynep ile göz göze geldik. Bizim için ulaşılmaz bir kitabı orada, o sokakta görmenin heyecanını hiç unutmuyorum. Kitabın orta yerinde sayfaların kopuk olduğunu fark etmiş, devamını okuyamamıştık. Bir de Siyah İnci vardı. “Siyah İnci’yi okusa beğenir” dedi Zeynep yavaşça. Kız Zeynep’i duymuştu. “Ne beğencem, okuyamam ben zaten. Banane!” dedi çocuk birden. Çocuk konuşunca küçük olmadığını anladım. On iki, on üç vardı. Hırpaniydi. Bilmiş hali böylelikle daha da dikkat çekiyordu. O sırada kız, birden unutmuşta hatırlamış gibi koşmaya başladı. Bir yandan da bize seslendi. “Acele edin, bitmek üzere!”

“Kitapları nereye taşıyorsunuz?” diye bağırdı Zeynep arkasından.

“Soba söndü soba! Neyle yanacak?”

Zeynep, çocuğun yanına koşup kolunu tuttu; “Kitaplar nerede, göster bize!”dediğinde işte o an, onun neler yapabileceğini, cesaretini gördüm. İnsanlar toplanmıştı gösterdiği yerde; rengi solmuş, bazısı parçalanmış yüzlerce tepeleme kitabı bir arada görünce Zeynep tereddüt etmeden arasına daldı. Sokaklarda aklımın hayalimin almadığı pek çok şey bulurum ama yüzlerce, binlerce kitabı bir arada ilk kez görüyordum. O esnada üç adam fark ettim. Oradaki insanlardan farklı görünüyorlardı. Biri bir hayli sert bakışlı ve iriydi. Diğer ikisi sıska olduğu için öyle görüyordum belki de. Adamların her an saldırmaya hazır duruşları nedense beni korkutmadı o an. İkimiz de cesaretliydik galiba. Bekleneni yapması gereken kişilerin bizler olduğunu biliyorduk. Yüksek bir sesle, “Siz de nereden çıktınız? Bize ancak yeter, haa…” dedi onlardan biri. Ağzından bir şey kaçırmaması için kurnazca Zeynep’i dürttüm. Azmin kara büyüsüyle kabarık hırslara kapılıp saldırgan olunmaması gerektiğini naif bir kadın gibi anlamıştı. Adaletsiz bir hayat yaşayanların içlerinde biriktirdikleri intikam duygusuna karşı savaşmanın tam sırasıydı şimdi. Derinde sakladığımız savaşçı tarafımızı ortaya çıkarmak hiç zor olmazdı. Ne var ki biz çöpçüler yetinmeyi bilmek zorundayızdır. Yığılı kitapları, yakacak parasına sattıklarını öğrendik. Sıska adam yaptığını övünçle anlatıyordu. Adamlara, kitaplara karşılık yanabilecek başka şeyler getirmeyi teklif ettim. Hem dedim, ‘daha iyi fiyata satarsın…’ Sıska, daha sessiz olanın son sözü söyleyecek bir hali vardı. “Ne getireceksen getir, öyle al kitapları.”  Güven vermemişti ama çaresizce “tamam,” dedim. Eve döndük. Düşünüp durdum gece boyu. Ne verecektim onlara? Sabahın kör vakti Züleyha ile Zeynep uyurken vakit kaybetmeden yola koyuldum. Para edecek, büyük ama iyi bir şeyler bulmak istediğimde hep gittiğim, atılmış mobilyalar çöplüğüne baktım önce. Sonra onlarca sokak dolaştım hızlıca, bir şey bulamıyordum. Alevler içinde can çekişen kitaplar gözümün önündeydi. Onları kurtarmalıydım. Bunu yapmazsam kendimi asla affetmezdim. Okuduğumuz onca kitap, onca güzel söz, hepsinin gerçek olabileceğini Zeynep'e göstermenin işte tam sırasıydı.  Tek çarem vardı. Küçük evimizde ihtişamıyla duran emektar meşe dolap. Yıllarca beni boş duvardan koruyan dostum. Ondan vazgeçmiyordum, ona büyük bir görev veriyordum. Öyle eskiydi ki parçalamak kolay oldu. Belki de,  yapmak istediğim şey için bana 'o' onay vermişti. Züleyha ile dolabın içindeki yüzlerce kitabı yatak altına ve kapı arkasına istifledik. Zeynep uyandığında dolabın yerinde olmadığını görünce gözleri doldu. Ama birden toparlandı, çünkü nedenini anlamıştı. Akşam olmak üzereyken mahalleye gittik. Adamlar pek tabi sözlerinde durmamışlardı. Poşetlere kitap doldurmaya devam ediyorlardı. Dolap parçalarını yığdım önlerine. Beğenmişlerdi. Kalan tüm kitapları aldık. Eve götürdük. O günden sonra Zeynep kendine tek bir amaç edindi. Kitapları korumak ve çoğaltmak...

Benim ona verebildiğim tek şey bir dolap. Bir çöpçüyüm, başka ne yapabilirim...

                                                 ***

 “İşte; yıllar önce babamla topladığımız tüm o kitaplar bu kütüphaneye armağanımdır. Rahmetli anne ve babamın bana en güzel mirası. Sözcükleri rafların arasında ve elimdeki bu kitapta hâlâ canlı. Bu sarı yapraklı kitaplar onların sesidir.”  Küçük bir kızken gördüğüm o ateş, yüreğime ve buradaki her kitaba öyle bir işlemiştir ki şimdi bile hâlâ yanmaya devam ediyor.

 Açılışa gelen bir gazeteci Zeynep’i hayranlıkla dinliyordu. Zeynep konuşmasını bitirince yanına geldi.

“Ailenizi anlattığınız son kitabınız hakkında röportaj yapmaya gelmiştim. ” dedi.

Zeynep, babasından güç alır gibi elindeki kitabını okşadı ve “Elbette.” dedi.

 

6 Kasım 2022 Pazar

Distopik Öykü: Bir Yüz Yıl Daha!

 


BİR YÜZ YIL DAHA!

Nasıl çizsem… Resmin kötü, unuttun mu? Yazsak olmuyor mu, okuma yazması yok mu? Neyse eğleniyoruz işte. Sen ne çizdin? Ben biliyorum ne istediğini, indigo kırmızısı araba… Gerçekten inanıyor musun olacağına? Keşke. Ben yapmayayım ne olursun. Korkuyorum...

Komik değil mi? Bu kadar kolay olsaydı. Ne bileyim… Yılda bir gece. Yılda bir gün. Gerçekten Sena. Olursa çok sevinirim senin adına. Olmayacağını bile bile heyecanlanmak ne güzel. Ama ya inanırsak; olacağını beklerken diğer şeyleri kaçırırsak, kaybedersek elimizdekileri ve olmazsa… Söyleme hiç bir şey.

Büyücü olsak ya da her insanın kendisi için bir sihri olsa; herkes iyi hayat yaşar, olması gerektiği kadar iyi, daha fazlasına ihtiyacı yok. Huzur ile iki yüz üç yüz yaşına kadar yaşardık herhalde. Huzur zorunlu, mutsuzluk yasak olsa düşünsene Sena,  üç yüz yıl yaşarsak o zaman ellide kadınlık ölmez, yüzde belki de yüz ellide. Sen üç çocuk istiyordun, onar çocuk yaparız. 

Hayâl meyal anımsıyorum. Hafif bir tüy okşuyor kulaklarımı; çocukluğumu ve çocukluk umutlarımı hatırladığımda. Yüz yıl öncesinde kaldı. Sonra rüyadan birden uyanır gibi kayboluyor her şey. Ne çocukluk kalıyor, ne gençlik. O günlere dair her şey, herkes gitti.    

Menopoza girmekten şimdi korkuyoruz, yani ölmekten, kadınlığın ölmesinden çok korkuyoruz. İçimin erimesinden, kararıp mor mor dökülmesinden. Elma gibi çürüyoruz hızla. Düşünsene! Üç yüz yıl. Yaşa yaşa bitmez. Daha çok arkadaş, komşu, aşk, yer, belki de ülkeler, bir sürü şehirler. Uzun yaşayacağını bilince insan telaşsız olur, sakin. Bir düşün Sena, yüz elli yıl genç bir kadın olarak yaşadığını...

Sonrasında yüz elli yıl telaşsız bir yaşam. Bükmekten hantallaşmış bacaklarıma aldırmadan merdivenlerden usul usul iniyorum.  Güneş gözlüklerimi almadım. Gözlerim kamaştı, çökmüş göz kapaklarımın altında. Kırışmış dudağımın kenarında hafiften bir kıpırtı. Teo beni böyle görseydi ne yapardı? İkimiz de gençtik o gittiğinde. O öyle genç kaldı. Yalnız başımayım şimdi. Uzun yaşama laneti ile sihirlendim. 

Sabahın bu kör saatinde apartmanın cam kapısı ilk kez açılıyor. Sağa baktım. İndigo kırmızısı arabam orada duruyor. Başka bir şeyler daha çizseydik o zaman keşke, Sena. Yanımızda insanlar çizseydik. Defalarca söyledim ona; sokma aklıma, sen ne çiziyorsan ne yazıyorsan yaz göm, gül ağacına mı denize mi nereyeyse.  

Karar verilemeyip yarım bırakılmış, çok yorgun, eğreti bir yampirilik var sırtımda. Uzun yaşamakla ilgili gençken çizdiğimiz o gerçeküstü ve komik şeylerden sonra inandım. Ya bir yüz yıl daha yaşarsam! Korkuyorum gerçek olmasından. Tek bir şey istiyorum artık. Ölü beden çizip koyuyorum gül ağacının yanına.