28 Nisan 2021 Çarşamba

MOZAİK

MOZAİK

Geçenlerde Hanae’ nin evinde sake içerken komşusu Adima ile tanıştım. Ne ilginç bir isim demiştim kendi kendime. Babası Alman’mış. Çekik yeşil gözleri, kumral saçları, yere doğru berrak bir damla gibi akan beyaz tenli vücudu, bildik Türk kadını görüntüsüne hiç uymuyor fakat Türk kanı fışkırıyor yüzünden.  Tanışır tanışmaz evine davet etti. Alelade yapılan bir davet olmayınca misafirperverliğini, peynirli tatlıları iyi yaparım diyince becerikli olduğunu çözümleyiveriyorum ve davetini kabul ediyorum.

Hanae’ye gelince. İstanbul’un ‘gerçeğini’, tarihin buram buram koktuğu semtlerini gezmeye gittiğim bir zamanda Hanae’nin sıcak, mütevazı, sıra dışı evinde kalmıştım. O günden beri arkadaşız. Onun hakkında çok şey söyleyebilirim. Şimdi sadece çoğu Türk’ten daha iyi Türkçe konuşan mütevazı, orta yaşlarda - yani kırklarında fakat yirmilerde görünenlerden- bir Japon kadını demem yeterli.

Hanae, ben ve şimdi anlatacağım diğer birkaç kişi ile Adima’nın evinde, Cihangir’deyiz. Yüz yıllık hantal binalarla kurulmuş eski bir semttir burası. Dışarıdan bakınca oldukça sıradan ve basit görünen apartmanlar, içinde boğazı saklar. Büyüsü de buradan gelir. 

Gelelim asıl konuya. İlk kez tanıklık edeceğim bir çay seremonisine katılmak için Adima’nın evindeyiz. Eve girer girmez, izleyeceğim şeyin heyecanına evin serkeş ve çekici havası da eklenince benim heyecanım ikiye katlandı. Sanki İstanbul’un gizemli kapısını aralıyorum. Çocukluğumda okuduğum kitaplar bu evi anlatıyordu. Buna eminim. Çocuk gibi meraklanmamın başka bir açıklamasını bulamıyorum. Daha kapıdan adımımı attığım anda beni baştan çıkaran bir enerji sardı ruhumu. Hepsi bir yana. Evin banyosunu görünce tamamen kendimi kaybediyorum. Boydan boya bir kitaplık var banyoda. Pırıl pırıl, tertemiz. Cam kapaklı dolapların içine havlu, sabun yerine kitap konulmuş. Banyonun içinde adeta bir kütüphane; bir daha düşününce tersini söylemem daha doğru olur, kütüphanenin ortasında banyo var. Kendimi durduramadığım merak duygusuyla boş kalan duvardaki devasa buz camlı pencereyi açarken karşıma çıkacak şeyin beni büyüleyeceğini biliyordum. Martı sesi dolduruyor içeriyi. Tüm boğaz önümde serili. Denizin tam ortasındayım. Tıpkı rüyalarımdaki o gerçeküstü yerdeyim sanki. Bir martının içeri girme olasılığı çok yüksek, pencereyi küçük aralıyorum. Klozete oturuyor kitaplığa uzanıyorum. Boğazın mükemmel görüntüsüne arada bakıyorum. Hayatım boyu kullanacağım bütün tuvalet anlarını şimdi burada kullanmak istiyorum. Saatlerce hatta günlerce banyoda kalabilirim. Almanların yemeğe ve içkiye düşkünlüklerinin nedenini şimdi anlıyorum. Burada çok zaman geçirebilmek için hepsi. Cilt cilt ansiklopediler, İkinci Dünya Savaşı Almanya’sı ile ilgili almanaklar, resimli büyük hamur kâğıda basılmış eski dergiler, her şey özenli bir şekilde dizilmiş.

Renkli kapakları olan kitaplar banyoya giden koridora yerleştirilmiş. Koridor canlı bir şölen yerine dönmüş. Yasunari Kavabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar’ın Almanca çevrilmiş ilk baskısı hemen gözüme çarpıyor. Bu kitabı ne çok aramıştım. Derken, alt rafta bir miğfer görüyorum. Aşina olduğum bir şey değil. Ama üzerindeki şekli hemen tanıyorum. Adima’nın bir Nazi subayının torunu olan kocasının bu konuyu konuşmaktan hiç hoşlanmadığını hatta nefret ettiğini geçen gece Hanae 'nin sessizce bana fısıldadığını anımsıyorum.  İçimden fışkıran, miğfere dokunma dürtüsüyle parmağımı üzerinde gezdiriyorum. Ürpertici şekilde soğuk ve sert. Ama bir yandan da neden olduğunu tam kestiremediğim bir acıma duygusu hissediyorum. Hanae’ye gördüklerimi anlatmak için koşarak salona gidiyorum. Parmağını yavaşça ağzına götürüp benim ne gördüğümü, neden şaşkın olduğumu bilir bir ağırbaşlılıkla yanına oturmamı söylüyor.

Yere bağdaş kurarak oturuyoruz. Burada bulunmamızın asıl sebebini unutmuyorum elbette. Bir Çay Seremonisi olacak. Seremoniyi evdeki diğer misafirlerden biri, Rafael sunacak. Eve girdiğimden beri enerjisini hissediyorum, fakat hiç konuşmuyoruz. İri yarı, gösterişli, yakışıklı denecek kadar düzgün hatları olan hoş bir adam yere çöküp bizlere çay dolduracak. Görüntüsü ve yapacağı şeyin zıtlığı öyle ahenkli ki sadece bir bütün olmasına bile hayran kalıyorum. Nasıl becerdiyse uzun bacaklarını altına aldı. Sıra dışı görünüyor. Rafael, hayatını anlattıkça bütün ilgim ona yöneliyor. ‘Kendini tamamlama’ çabasına girmiş bir gezgin olduğunu anlamam kısa sürüyor. Eşinden ayrılıyor, avukatlığı bırakıyor ve Japonya’ya gidiyor. Bir geyşa okulunda çay seremonisi eğitimine katılıyor. Japonların zengin ve köklü kültürünü öğrenmek aylar sürüyor. Geldiği yerde etrafındaki insanlar, iş arkadaşları, anne babası, karısı, çocukları bu yaptığına bir anlam verememiş. Onun gerçek benliğini bulmak için her şeyden vazgeçmesine ürkerek ve biraz da gıpta ile bakıyorum. Olgun gözlerinde bir çocuğun katıksız merakı ve masumiyeti var.

“Bastırmak zorunda bırakıldığın cinsel tercihini özgürce yaşamak için çok şeyden vazgeçmen ne acı” diyor Adima.

Evdeki diğer misafirin onun erkek arkadaşı olduğunu o anda fark ediyorum. Daha önemlisi bunun evrensel bir sorun ya da bir trajedi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Rafael’in yalnız olmadığını görmek nedense içimi rahatlatıyor. Onlara bakınca insanlığa dair olduğuna, sevgiye bir sınır konmaması gerektiğine çok güçlü, içten gelen masum bir inanış oluşuyor bende. Bunları düşünürken Rafael kızlarını çok özlediğini söylüyor. Buram buram babacanlık ve güven yayılıyor etrafa. Kendimi daha yakın hissediyorum. Babalık için cinsel tercihinin ne olduğunun bir önemi olmuyor belli ki. Duygularını ayrıştırabiliyor ve mükemmel bir dengede tutabiliyor. Uyuma hayran kalıyorum.

Kızlarımın büyümelerini göremedim, dediğinde nelerden vazgeçtiğini anlıyorum. Onunla daha çok vakit geçirmek istiyorum. Japonya'ya gitmiş olsaydım bile Meksikalı avukat ve gezgin bir ‘gey’in, gerçek bir geyşa okulunda öğrendiği çay seremonisini izleyemeyeceğimi biliyorum. Bir şey başarmış gibi gülümsüyorum kendi kendime.

Dört duvarı camdan salonda İran halısının üzerinde oturuyoruz. Bir İran halısı olduğunu, köşelerinde sembolik şekillendirilmiş farsça harflerin ne olduğunu sorduğumda Adima söylüyor. Rafael Japonya’daki gerçek çay seremonilerinde aslında tahtanın üzerinde ince yastıklarla oturulduğunu ve başka bir sürü şey anlatıyor. Hanae kafasıyla doğruluyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Oranın büyüsünü bozmaya korkuyor nefes bile almamaya çalışıyorum.

Öyle meşgulüm ki, bulunduğum konumun farkına ancak varıyorum. Geniş pencerelerden dışarı bakınca Kız Kulesi’ni çırılçıplak görüyorum. Hemen karşımda fakat her nedense çok uzakta geliyor bana. Ben çok uzaktayım ve küçücüğüm. Müzik çalarda tek bir müzik aletinden bir melodi çalıyor. Bir anı geliyor aklıma birden. Rafael ve arkadaşı çocukluğumdaki mahallenin içeride kimlerin yaşadığının merak edildiği ecnebi evinin uçuk kaçık oğulları. Hanae bana en uzak oturan ve en yakın dostum. Alman disipliniyle büyütülen, entelektüel ve bir Türk köylüsü kadar mütevazı Adima’nın bunca mozaiğine karşın yetimliği en bildiğim ve yaşadığım duygum. Nazi subayı büyük babasından miras kalan, üzerine sinen suçluluk duygusuyla yaşayan koca benim insaflı, ürkek ve insancıl yanım. Ve bunların hepsinde ben. Bütünü oluşturduğumuz çok yapraklı çiçeğin ortasındayım. Bu enerji benim yarım kalmışlıklarımı tamamlıyor.

 Önümüzdeki minik kâselerin içinde birer lokum var. ‘bu Türk Lokumu’, diyor Rafael. Başka çaresi yokmuş gibi değil de en sevdiği tatlıyı seremoniye eklemenin hevesiyle söylüyor. İstanbul’da on iki tane çay seremonisine katılıp hepsinde Türk lokumu kullandığından söz ederken çok gururlanıyor. Bana, bize, bu ana benzemeye çalıştığını, burada olmayı sevdiğini düşünüyorum o anda.

İnce porselen fincanlara yeşil çay dolduruyor. Yosunu andıran bir koku yayılıyor etrafa. Omzuna koyduğu mor ipek mendil ile fincanların çevresini temizliyor, adeta okşuyor. Aheste aheste, hiç bir anı kaçırmadan, özümseyerek yapıyor her bir hareketi. Konuşmuyoruz ama her duyumuzla birbirimizle iletişimdeyiz. Hanae’ye bakıyorum. O ne yaparsa ben de yapıyorum. Bacaklarımızın üzerinde eğilerek alıyoruz fincanı.

“ İçmeli miyim, bekleyeyim mi?”

‘Onur konuğusun, ilk önce sen başlamalısın.’ diyor. Çay seremonisinde sıranın önemi büyük; benden sonra Hanae, Adima ve kocası, Rafael’ in erkek arkadaşı  ve en son Rafael. Çayın ekşimsi, acımsı tadı hiç bitmeyecekmiş gibi ağzıma yayılıyor. Yüzümde buyurgan bir ifade beliriyor.

 'Ruhunuzda kalan acıları yok edecek. Bunu bilerek içmenizi istiyorum...’

Rafael kendi halleriyle o kadar ilgili ki, yolculuğunu yaparken yanındaki insanları sağalttığının ve kendi yolculuklarına çıkmalarını sağladığının farkında değil. Bacaklarının üstüne naif bir kibarlıkla oturuşundan, dünyanın tüm nimetlerine ilahi bir güçle saygılı oluşundan, merakını gideriş biçimlerinden bu kibre sahip olmadığını görebiliyorum. Bir süre daha yerde oturmaya devam ediyoruz. Bacaklarımın uyuştuğunu artık hissetmeye başladım. Bu tıpkı, sabahları uyandığımda kolumun uyuştuğunu fark edip, yine de o şekilde kalmayı istemek ama kalkmak zorunda olduğumu bilmek gibi. Ben kalkıp o masalsı banyoya bir daha girmek istiyorum.

O anda göz göze geliyoruz.  

‘Seremoni tamamlandı.’ Diyor ve içime akan sıcaklıkla ilk kez bana gülümsüyor. İşte o an, mozaiğinin içinde ben de olduğumu anlıyorum.

 

24 Mart 2021 Çarşamba

Kordon Bekçisi

KORDON BEKÇİSİ

Hastane odalarında berbat bir tavan ışığı vardır. Gündüz mü gece mi, beyaz buhranlı bir sanrı içinde misin anlamazsın. Koku ayrı boğar insanı, sesler ayrı. Hadi bunları geçeyim. Göbeğime bağlanmış büyük bir alet var.

Kablolara sarınmış durumdayken uyumamı bekliyorlar. Üstelik hiç kıpırdamadan yani bir ölü gibi. Odamın kapısı kapalı. Ama tabii sözde. Hemşire sahneye çıkarcasına bir coşkuyla içeri dalıveriyor kapıyı tıklatmadan. Dolgun kalçalarını izliyorum. Ebe olduğunu tahmin ediyorum. Soruyorum, gerçekten ebe. Baktı yüzüme. Hiç de benzemiyor ya her nedense annem aklıma geldi.

Hemşire galiba anormal bir şeyler gördü bende. Gözlerim leopar görmüş bir ceylan gibi kocaman açık olabilir. Korkmuş ya da şaşkın görünüyor da olabilirim. Bilemiyorum. Genellikle böyle değilimdir ama dedim ya bu gece bir başka.

“Uyumaya çalış. Bir süre uzunca uyuyamazsın...” dedi.

Bu kehanetten hiç hoşlanmıyorum. Normal bir şey gibi söylemelerine sinir oluyorum. Şu durumdayken bana bu yapılır mı? Gerginim görmüyor musun? Şu anki ruh halim o kadar karmaşık ki uyumayı düşünecek halim yok. Kırk iki yaşında, hormonlarıma artık söz geçiremeyip anne olmaya karar vermiş bir kadınım ben. Bırak da uyumayıp ben ne yaptım diye düşüneyim. İnsan kaç kere bu duyguyu yaşayabilir?

Düşünüyorum da, anneannemi bu konunun dışında bırakmalıyım. Kadınların birincil ve tek büyük görevinin doğurmak olduğu zamanlarda göğsünü gere gere on bir kere doğum yapmış bir kadın anneannem. Benim şimdi hissettiklerimin birazını hissetmiş olsa, on bir defa doğurur muydu acaba?

Şimdilerde kadının görevi doğurmaktan çok, anne olmak. Gücünü ve yerini koruyan gizli ve derin bir olgu, annelik. Bu konuda bir değişiklik yok şüphesiz. Fakat bunun üstüne bir de ikincil üçüncül ve devam eden pek çok görevler çıktı. Eğitimli olmak, iyi eş olmak ve daha pek çok bilezik. İşini bilen eğitimli, iyi bir eş ve hatta güzel, bir anne olmak. Eşeğim ölme!

 Hemşire beni anlamış gibi muzipçe göz kırptı. Sinirden yine pişmiş börek gibi kabardım. Odadan çıkarken ışıkları söndürdü. Haydi, uyu bakalım uyuyabilirsen!

O berbat ışık sönünce ferahladım biraz. Mengenedeymişim gibi beni sıkıştıran, sinirlerimi hoplatan oydu demek. Karanlığı seviyorum zaten. Karnımın içini görecekmişim gibi geliyor. Eğilip bakıyorum, karnımı okşuyorum. İçime sıcacık vuran dalgalanmalar oldu. Baştan ayağı titredim. Tatlı bir dalgalanma oluyor, ileri geri sallanıyor sanki. Dans mı ediyor, okşuyor mu, artık ne yapıyorsa, beni kendi denizinin tatlı köpüğüne çekiyor. Her şey sustuğunda şarkı söylüyor da olabilir. Anne karnında müziği duydukları ispatlanmış. O da duyuyor belli. Beraber yüzüyoruz usul usul. İç organlarımı minik mor elleriyle okşuyor.

Sokak lambalarının ışıkları dolaşıyor odada. Perdesi açık pencereden bonkörce girmişler. Yol boyu dikilmiş sokak lambaları karanlığı aydınlığa dönüştürmekten sorumlu gece bekçileridir. Sokakları koruyan onlardır. Kendimi iyi hissettiriyorlardı. Dışarı bakarken birden yanımdaki koltukta yatanı gördüm o sırada. Baba adayı. Hiçbir şeyin farkında değil. Dünyaya bir insan geliyor, artık nereden geliyorsa. Dünyanın en karmaşık ve büyük olayı ona göre hayatın bir sıradanlığı. Uzaktan sadece tanıklık edeceğini, sonra her şeyin biteceğini ve kendi hayatına döneceğini zannediyor. Bu kişilere baba deniyor. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Göğsünün usulca inip kalkmasını izliyorum, tavanda asılı televizyonun kara ekranından hem de.

Baba adayı bir yana, asıl konuya geleyim: Benim kutsal bir görevim var bu gece. Bebeğimin minicik boynunda onu boğmak üzere hazır bekleyen, karnımdaki acımasız kordonun bekçisiyim şu anda. Mumya gibi kıpırdamadan duruyorum yatakta. Handiyse ölü gibi, bir taraftan da her bir hücremde yaşattığım canlılık ve coşku gerekiyor bana ve ona. Dünyaya gelmesi için onu cesaretlendirmeliyim. O kadar çok işim var ki, sabah olduğunda sona ereceğine seviniyorum. Aylardır taşıdığım bilmem kaç kilo yükten kurtulacağım ve her şey bitecek. Bir oh çekeceğim.

Düşündükçe bir çıkmaza girdiğimi de söylemeliyim. Tam doğum sırasında birbirine karışmış bir yumak ip beni saracak ve kurtulamayacakmışım gibi geliyor. Çıkmak istemeyecek ve zorla koparılacak… Ben onu bırakmak istemiyorum ki, içimde kalsa korkularım bitecek sanki. Vücudumda sonsuza dek yaşasa benim için daha hayırlı olurdu belki de. Yoksa kadınlar defalarca doğurmak isterler miydi?  

'Biraz daha kalabilirdin içeride. İçimde olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Bok var sanki dışarıda!' Böyle kızdığımda karnıma vuruyor. Nasıl da anlıyor, haspa!

Saat gecenin kaçı bilmiyorum. Belki üç filan. Annem, teyzem, halam iki kez, babaannem dört kez doğum yapmış. Bense sadece bir kez ve o da sona ermek üzere. Beş saatim kaldı. Böyle düşününce zamanın şimdi durmasını istiyorum. Elimi karnımda gezdiriyorum. İçimde atan minicik bir kalp. Bundan daha mucize ne olabilir, hiçbir şey aklıma gelmiyor.

Sokak lambası hâlâ odada dans ediyor. Nereye gidecek, ay değil ki? Biraz uyusam iyi olur. Ne mümkün… Gözlerim karıncalanıyor. Duvarda bir şeyler oynamaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyorum. Görmek için biraz daha doğrulmaya çalışıyorum. Vücuduma bağlı kablolardan hareket edemiyorum, bükülüyorum. Sokak lambası daktilo hızında el yazısıyla duvara yazılar yazıyor. Gördüğüme inanamıyorum;

'Söyle bakalım, bu zamana kadar ne yaptın?  Bunca bekleyişin bir işe yaradı mı? Hazır mısın anne olmaya?'

Işığını parlak bir kalem gibi kullanarak devam ediyor yazmaya.

‘Onca okuduğun kitapları, kaldığın şehirleri, uyuduğun uykuları bir kenara bırakıyorum. Para biriktirdin mi?’

‘Bak yaşın kaç, sığınacak bir annen hatta bir kayınvaliden bile yok. Yetişemedin onlara. Niye bekledin ki bu kadar, şimdi tek başınasın? Onca bekledin ya, hazır mısın bari?’

 ‘Hazır mısın diye sorup durma. Ne bileyim hazır mıyım, değil miyim?’

‘Yapmak istediğin her şeyi yaptın mı? Barselona' ya gitmedin mesela. Her fırsatta gitmek istediğini söyleyip duruyorsun.’, ‘Yok, olmadı işte.’

‘Artık bir valiz dolusu bebek beziyle gidersin...’

“Var olduğumun en büyük ispatı içimde yaşayan güzellik, tamam mı! Onu taşımak, yuva olmak, doğurmak, bunları küçümseyemezsin. O ilk yolculuğuna çıkarken bana her şeyin sonu mu? Bebeğiyle pek çok şey yapan kadınlar var. Kitaplarımı da yazacağım, görürsün. Göğsüme yerleştirip ülke ülke gezeceğim.”

‘Bence unut hepsini! Bir süre kendine ayrılan sürenin sonuna geldin. Beş on yıl sonra görüşmek üzere.’

Sokak lambaları söndü. Son lafı da söyleyip gitti. Beş on yılmış. Kısa bir zaman sanki! Nasıl da yazıverdi! Sinirden karnım hopluyor. Düzenli nefes alıp vererek sakinleşmeye çalışıyorum. Gece boyu içmem gereken suyun kalan son yudumlarını kafama dikiyorum. 

Odaya günün aydınlığı hâkim oldukça içimde değişik bir duygu belirmeye başladı. Üzerime atılan toprak gibi, mor rengiyle gün ışığı gözlerime doluyor. Ben bana veda ediyorum. Güle güle eski hayat. Selamlıyorum büyük kararımı. 

Sabahın ilk saatlerinde hemşire giriyor. Henüz doğmuş bebek çığlığına, tiz ve biteviye ağlamalara enteresan bir tutkuyla bağımlı olmalı. Coşkusu ve heyecanına başka bir anlam veremiyorum. Yatakta put gibi duruyorum.

“Uyuyabildin mi biraz?”

Bu kez daha ciddi bir tavırla söylüyor. Vaktin geldiğini anlıyorum.

Sokak lambası ve ben hiç uyumadık, konuştuk hep. Son olarak da kendime saygı duruşunda duruyordum, demek geçiyor içimden. Hemşire delirdiğimi anlayacak...

“Yok. Gözümü kırpmadım. Kordonu bekledim bekçi gibi.”

Onu güldürmeyi başarmıştım keşke ben de gevşeyip rahatlayabilsem. Ama kafam hiç yerinde değil. Sanırsınız bir şişe rakıyı, bir kilo acı biberle devirdim. Her bir uzvum uçsuz bucaksız kökler gibi uzanıyor yatağa. Karnımı okşadı yine, minicik ayaklarını hissediyorum, biraz sonra onlara dokunacağım.  Nutkum tutuluyor. Durmaksızın hopluyor. Onu da güldürdüm galiba. Sesimize nihayet baba adayı uyanıyor.

“Sonunda uyandın.”

O da; benim dışımda herkes rahat, coşkuyla gülümsüyor.

 

7 Mart 2021 Pazar

Anı: Yirmi Üç


YİRMİ ÜÇ

 

Yasla ağırlaşmış nefesler evi boğuyor. Havaya karabasan gibi nem çökmüş. Bunu unutmuşum. Vücudumu kimseye değdirmemenin gizli telaşında istemsizce ileri geri sallanıyorum. Çarşafla sıkı sıkıya sarılmış olan benmişim gibi gergin, ıslak  ve solgunum.

Klimanın önündeki en gösterişli koltuğa beyaz yazmalı kadın oturtulmuş. An’ın en önemli kişisi o. İnce ağzından, hiç beklemediğim gür bir ses çıkıyor, şaşırıyorum. Çocukluğumda kalmış evin yüksek duvarları şimdi alçak, yalnız, küçük.   Kadının içe işleyen uzun melodik duasıyla daha bir alçalıyor. Ev kalabalık. Burada bulunma sebebi herkesin aynı, sözde veda ediyorlar. Halamı bir daha hiç görmemek üzere, büyük büyük gösterilen bir veda. Sanki hep görürlermiş gibi. Duacı kadının yanı başına kuruluvermiş Nebahat Hanım. İyi anımsarım, kulaklarımızı acıtan tiz bir sesi vardı. Daha ince bir ses duymadım. Yüzü gibi sesi de koyulaşmış. Az bağırmadı balkondan. “şu haspalarını sustur,” diye.

Halacım ne ona ne bize söz yetiştiremez, kendi yerdi lafları. Karşısındaki koltukta oturan kadın da sözde eski mahalleden halamın dostu. Hatırlamıyoruz onu. Eniştem zar zor biraz anımsar gibi oldu. Bu nasıl bir dostluksa artık, ölümde ortaya çıkanlardan…

Böyle olunca ben veda etmiyor hatta hiç üzgün değilmişim gibi görünmek istiyorum. Aslına bakarsak benim için bir yere gittiği yok. Ölüm bana acı, korkutucu gelmiyor. Yaşamın bir parçası, başın sonu ve sonun başı. Gözlerime istemsizce vuran bir gülümsemeyle evi dolaşıyorum. Şöyle düşünüyor olabilir evdeki bazıları; ‘bu kız neden sırıtıp duruyor?' Haklılar. Cenaze evinde öyle gülünmez, yüksek sesle konuşulmaz, en fazla ağlanır. Kimse bilmiyor içimi. Neyse ki evin gerçek ahalisi halama düşkünlüğüme vuruyor deliliğimi. Böylece özgür davranabiliyorum.

Ranzalı odada gardırobun kapağında bir araba çıkartması kalmış. Hâlâ nasıl duruyor orada? Beni ayaküstü yıllar öncesindeki bir yaz tatiline götürdü. Kâmil’in çıkartmalarından biriydi. Duvarlara defterlerinin kapağına yapıştırırdı. Aklıma komik şeyler geliyor. Dudaklarımın çizgisi aşağı eğik. Kamil geliyor yanıma, ıslak bakıyor. Çıkartmayı unutmuş, görünce ürperti ile özlem arası bir duyguyla titriyor o an. Okşuyorum yüzünü. Koca adam oldu, banka müfettişi. Dua okunurken evin çevresi, bahçe onun iş arkadaşlarıyla ve altında çalışan insanlarla dolu. Patron ama bugün imkânsız. Çocuk gibi masum ve buruk. Aramızda iki yaş olduğu için çocukluğumuzda ona kötü davranırdık. Ablası Sibel benden bir yaş büyüktü. Çocukken böyledir. Bir yaş bile önemlidir. Burası Kamil’in odasıydı daha çok. Yaz tatillerinde ben gelince Sibel ile salonda yatardık. Geceleri kimseye duyurmadan gizlice dışarı çıkar deniz kenarına iner, sahilde köşedeki bambulu barda dans ederdik. Bob Marley çalardı. Defterlerimizi Duran Duran, Aha, George Michael posterleri ile kapladığımız zamanlardan yeni çıkmıştık. Türkçe defteri Duran Duran, Fen AHA. Şu an ki halimden on beş kilo az yirmi yaş gencim. Saçlarım daha koyu, beyazım çıkmamış boyamaya başlamamışım elbette. Gözlerim parlak. Halam şeker hastalığının pençesine düşmemiş; elmacıklı yanakları, canlı gür saçları, enerjisi ile gözlerimi büyülüyor. Bir bunlar, o anları cennet yapmaya yeter.

Aylardan yine temmuz. Bir yaz tatilinde halamlardayım. Evdeki kalabalık kayboldu. Başka sesler geliyor kulağıma. Kıkırdıyoruz kuzenlerle. Halam anaç tavrını takınmış, olacakların ve olanların fazlasıyla farkında, bilge bir tontonlukla bize kurabiye pişiriyor. İçini hazırlayayım siz şekil vereceksiniz diye sesleniyor. Böyle yaparak hayatımızı da şekillendirebileceğimizi düşünüyordu belki de. Tamam diye bağırıp açıyoruz teybi. Madonna şarkısında öğrendiğimiz figürü yapmaya çalışıyoruz. Kamil dalga geçiyor bizimle. Boğuşuyor musunuz dans mı ediyorsunuz, diyor. Yaşı küçük ya onu umursamıyoruz. Çoğu zaman plajda tanıştığımız oğlanlardan bahsediyoruz. Halamın konuştuklarımızı duymadığını sanıyoruz. Bırak öyle sansınlar demiş bir gün enişteme. Kâmil duymuş. Her şeyi biliyorsa bizi falakaya yatırır, yok blöf diyoruz. Saflık işte.

Saçlarımda yumuşacık bir el hissediyorum. Kokusu geliyor burnuma. İçime sıcak çikolata yoğunluğunda bir şeyler akıyor, sıcak basıyor bir anda. Ama öyle bir ısınma değil; bu temmuz sıcağında dondurma yemiş gibi ağzım serinliyor, ferahlıyorum. Balkonda yapılan uzun, şaka dolu kahvaltılarında halam eteklerini savurarak balkonda dans ediyor. Domates salatalıkla tabağa şekiller yapıyor. ‘Bu ne söyleyin bakalım!’ Biz de muhteşem bir ödül alacak veya böylelikle kendimizi ona çok beğendirecekmişiz gibi yarışıyoruz. On dört, on altı, on yediyiz. Ama halamın bize on yaşımızdaymışız gibi davranmasına bayılıyoruz. Neşemizin, sevimliliğimizin en büyük kaynağı o. Şimdi ben gülümsemeyeyim de kim gülsün?  Geleceğe bizi neyin beklediğini düşünmeden heyecan ve umutla güzel baktığımız, masum bir saflıkla coştuğumuz, kendimizi sahile atıp deli akan kanımızı durultması için vücudumuzu kırmızı güneşe bıraktığımız parlak günlerimizi düşündükçe...

Hepsi sırasıyla gözümün önüne geliyor. Ne güzeldi o günler. Böyle dediğim anda kendimi yorgun ve bıkkın hissediyorum. Şarkıları defalarca dinler her defasında bambaşka bir aşkı yakalardık kalbimizde. Şimdi kaskatı ve donuğum, şarkıyı ikinci kez dinleyecek zamanı vermiyorum kendime. Duygularım alındı, coşkularım azaldı. Sevinçlerim kısa sürüyor artık. Yaşlılık ne kötü. Halamın bunu yaşamamasına seviniyorum. Gülümsüyorum;

“Yataklara düşmeden kurtuldun oh” Odadaki birkaç kişi dönüp baktı. Birbirlerine mırıldanıyorlar “Kim bu?”

“Yeğeni yeğeni.”

Cengiz. Bugün günlerden o.  İlk karşılaştığımız günü anbean anımsıyorum. Hiç unutmadım ki... Temmuzun yirmi üçüydü. Yani bugündü. Hayat sürpriz dolu. Tüylerim ürperiyor. Yirmi üç sene önce tam bugün. Paniğe kapılıyorum. Tarih, acı mı kahredici mi yoksa özlemli mi bilmiyorum; beni yıpratan, olgunlaştıran ve donuklaştıran  bir oyun oynuyor. Kalbime doludizgin koşan biri, bense küçücük. Sahilde, oracıkta hemen düşüveriyorum ilk aşka. Hiç konuşmadan sessizce. Susayınca içilen su, acıkınca yenilen ekmek gibi olağan ve çabucak.

Aynı şehre okumaya gidiyorum. O Odtü’de. Yakınız diye nasıl sevindiğimizi anımsıyorum. Üniversiteye başladığım ilk yıl ve sonraki yıllar adeta dalgalı, çivi gibi soğuk sularda yüzüyorum ateşte yanarken.

Annelik ile sorgulanıyorum. Hani derler ya, 'bir yaş yaşlandım bir günde... ' Ben o gün yaşlanıyorum. Rüyamda defalarca görüyorum kızımı. İşte itiraf ediyorum hala; yaşamım, doğmamış kızımın sarı lülesinin üzerine kuruldu; yaşattım içimde onu. Ama sen söylemiştin, ben inanmamıştım. O yaşta, çaresizce bir görkemlilik bürüdü içimi. İşte. Nasıl korktuğumu sen biliyorsun. Gençlik. Keşke daha güçlü ve cesur olsaydım.

Odada artık ranza yok. Bir oturma koltuğu var. Duvara büyük bir tablo asılmış. Tıpkı evin bugünkü hali gibi renksiz. Eskisinden daha küçük oda. Biz büyüdükçe küçülen hayaller gibi. Cep telefonumun bildirim sesi ile aynı anda, evin kalabalığını, sesinin titreyişinden yorulduğu anlaşılan duacı kadını duyuyorum. Halamın gülen yüzünü çerçeveletip asmışlar duvara. Bu o hali. Aklımda yer eden içimi ısıtan, sırrımı paylaştığım halam işte bu. Gözüm telefonuma kayıyor. Bir davetiye fotoğrafı. Nikâh törenimize bekleriz. İmza, Cengiz ve bir isim. Kim olduğunun ne önemi var. Bugün benim için hazırlanmış bir karmaşa. Tanrının bana sunduğu mistik dengeye karşı donuyorum.

Halamın bedenini serin toprağa yatırıyoruz. Neden her şeyi güzel olan, en önce yatıyor oraya? Kalabalık sakince ilerlerken ben aralarından sessizce sıyrılıp yürüyorum sahile. Tıpkı o günkü gibi öyle bir rutubet var ki beni sarhoş ediyor, zaten hazırım. Sanki yüzercesine kollarımı bacaklarımı savurarak varıyorum kumsala. Ayakkabılarımı atıyorum bir tarafa. Kum, beni içine saklıyor. Eskisi gibi değil, şimdi canımı yakıyor. İçim yanıyor. Kum tanecikleri yüreğime doluyor tane tane, kavruluyorum. Dalga bir gelse ferahlarım belki.

'Sen hep yanımda kal. Onu gömelim toprağa başladığı yerde ve günde. Çünkü ölen o.'

İçimden durdurmadığım bir duygu seli akıyor parmaklarıma. İki kelime parmaklarımda bekliyor; her zaman, yaşananların özeti bu kadardır zaten. Cebimden telefonu çıkarıyor ve hızla yazıyorum. Kafamda serin bir boşluk oluşuyor. Sonra uzanıyorum dalgaların ıslattığı kuma. Halam da yanı başıma.

21 Şubat 2021 Pazar

KARMA*


KARMA

 

Sabahın kör karanlığında uyandı. Oda buz kesmişti. Soyunurken kol ve bacaklarındaki ölgün tüyleri, buzlanmış dallar gibi dikleşti. Kazağı giyerken, tüylerine sürtüyor canını acıtıyordu. Beşikte yatan bebeğinin tüy kadar yumuşak saçlarını kemikli parmaklarıyla taradı. Şarkı söyledi. Sadece bebeğinin rüyasında duyabileceği kadar çıkıyordu Esme’nin sesi.

Tatlı mırıltılarla kıkırdıyor bebek.

Paçavraya dönmüş çarşafın üstünden köhne odaya kuş cıvıltısı gibi tatlı bir yankı yaptı bebeğin sesi. Gülüştüler. Annesinin dolu memesini emerken tekrar uyudu. 

Günün en huzurlu, dingin ve gerçek an’ı.

Yanında oyalandı, tekrar uyanırsa diye. Bahaneydi. Bırakmak istemezdi onu hiç. Her sabah yaşadığı bu bırakıp gitmeler… Hiçbir zaman bitmeyecekti bu hasret, kokusunun özlemi daha onu izlerken başlardı. Güneş ışığının odanın duvarında yaptığı harelerden bir tanesi bebeğin yanaklarındaydı. Mor dağ çiçekleri vardı yüzünde. Sevdi, okşadı. Zamanı bol değilse de ağırlaşmış gözleriyle uzun uzun izledi. Sonra yavaşça yanından kalktı. Gitmeliydi, gitmek zorundaydı. Derdi, ona fark ettirmeden evden çıkmak ve olması gerekeni yapmaktı.

Ne kabullenmişlik ne yokluk ne de çaresizlik; hiç birşey bunu anlatamaz.

İncelip yer yer dökülmüş tülü aceleyle çekti. Kornişin tiz sesi bebeği uyandırıvermişti. Esme elini göğsüne koydu. Diğer elini de onunkine.

Ninni söylüyor. 

Kapının arkasında asılı duran soluk hırkasını duvar gibi sert sırtına giydi. Yere düşen eşarbını almadan önce, gözden kaybolacağı için bebeğine kaçamak bir baktı. Bebek hep aynı yerde ve aynı şekilde yine ağlamaya başladı. Tiz, hırçın bir ağlama.

Annesinin her daim koynunda kalmak istiyor.

Bir ölü gibi uyuyan, sızmış kocası dünkü gibi yine uyanırsa çıkamazdı evden. Telaşlandı.

Hiçbir şey değişmez, düzelmez de. Hep gitmek zorunda kalıyor, bebeği de arkasından ağlıyor...

 Esme’nin sonu gelmeyecek yılgınlığı çocukken başladı.

Annesinin onu evde tek başına bırakıp akşam karanlığında gelmeleri. Bir somun ekmekle geçirdiği gündüzler. Vücudu kaskatı ve kuru, kalbi buz gibi ince bir kristal. Hayat böyle devam ediyor.

Bebeğini kucağına aldı. Ninniyi mırıldanmaya devam edince bebek derin bir uykuya daldı.

Sessizce kapıyı çekti. Evin taş koridorlarında gürültüyle oynayan çocuklara sessiz olmalarını işaret etti, sert bir sevecenlikle parmağını dudaklarına götürerek.

Yarım vücutluk yer ona yeterdi. Ne kadarını dolduracaktı ki. Daha azıyla idare etti. Otobüsten beş durak sonra indi. Sokak boyu yürüdü. Kulaklarına giren rüzgârın bedenini buza kestiğini hissediyordu. Hırkasının tüylü cebinde hazır duran kartını eline aldı. Yürüyen merdivenlerden inip turnikeden geçti. Tutunabileceği boş bir yer arandı. İnsanları iteledi. Saçları, sert soğuk paltolara sürtüyordu. Eşarbının altına iyice sakladı. Beşinci durakta indi. Yürüyen merdivendeki sırayı geçti. Yüksek basamaklı merdivenden hızla çıktı. Gecenin ağır kokan nefesleri göğsünü sıkıştırıyor, bacak arasını sızlatıyordu. Kalbini kulağında duydu. Biraz bekledi. O esnada, istasyonun duvarında duran onu eski bir dost gibi karşılayan tabloya göz gezdirdi. Gülen kadın siluetinin yanaklarındaki damlacıkları ilk bakışta hemen göremedi, ısrarla aradı.

Ardından mor rengi yakaladı.

Dudakları yayılmaya başladı. Onu görünce yüzünün gerginliği gidiyor sanki sonsuz mutluluğu keşfetmiş ve istasyondaki en mutlu insan o imiş gibi gevşeyip gülümsüyordu. Bir kaç saniye. Binlerce insana haber veren duvar saatinde zamanı kontrol etti. Otobüsün gelmesine bir dakika vardı.

Koştu. Durakta hareketlenme başlamıştı. Kara  paltolu, ağır nefesli adamların omuzlarını iterek otobüse bindi. Cama kafasını dayadı. Ayalarını hırkanın söküğünde gezdirdi. İnsanların onu küçük düşüren bakışlarına utandı ve söküğünü diker gibi parmaklarını büzüştürdü. Sonra birbirine sardı. Otobüsün telaşsız, ağırbaşlı ilerleyişiyle mayıştı. Gecenin yorgunluğunu atabileceği dört durağı vardı. Ayaklarını doladı ve gecenin bütün uykusunu uyudu. Uyumanın verdiği dinçlikle hızlı tempoda yürüdü.

İki kanatlı büyük kapıya nihayet vardı. Kapının görkemli duruşu bambaşka bir dünyaya açıldığının habercisiydi. Zil sesi evin ulu, görkemli duvarlarında yankılandı.

Gözlerini sıkıca yumuyor.

Açtı. O an gökyüzünün grisi birden renklenmeye başladı.

Mor rengi bir daha yakalamak için gökyüzüne bakıyor.

 Gördü, gülümsedi.

"Çok kalabalıktı yollar, geciktiğim için özür dilerim hanımefendi" dedi yanaklarını dolduran bir gülüş takınarak.

"Bir daha geç kalırsan son olur. İçeri geç. Odasında. Uyandı. Sütün var değil mi?"

İçeri girdiği sırada hırkası üzerinden sıyrılıp yere düştü. Eşarbı evdeki kadının kuzgun saçlarına karışıp omuzlarında uçuşmaya başladı. Odadan gelen bebek kıkırdamaları havadaki diğer kötü her şeyi emdi, yok etti.

Bebeğe doğru sevinçle ilerliyor.

Her adımda coşkusu arttı, her şey renklendi. Bebek kocaman gözleriyle beşikten bakıyordu. Esme’yi görünce gözleri parlamıştı. Birden sabah başladığı ninniyi neşeyle söylemeye başladı. Kaldığı yerden… 

İşte o anda kızı, yanaklarında açan o mor dağ çiçekleriyle ve bütün sevimliliğiyle karşısında duruyordu.