Hayat zor, karmaşık. Gördüğümüz, hissetiğimiz, anladığımız şeyler bambaşka. Dünya bir. Dünyalar çok. Farklı olmaktan korkma. Hayatta bocalamak insana mahsus. Farklı ol. Hayatın farkına var. İçindeki ışığı göstermenin zamanı gelmedi mi? [Özlem Y. Uçak]
15 Haziran 2021 Salı
28 Nisan 2021 Çarşamba
MOZAİK
MOZAİK
Geçenlerde Hanae’ nin evinde sake
içerken komşusu Adima ile tanıştım. Ne ilginç bir isim demiştim kendi kendime.
Babası Alman’mış. Çekik yeşil gözleri, kumral saçları, yere doğru berrak bir
damla gibi akan beyaz tenli vücudu, bildik Türk kadını görüntüsüne hiç uymuyor
fakat Türk kanı fışkırıyor yüzünden. Tanışır
tanışmaz evine davet etti. Alelade yapılan bir davet olmayınca misafirperverliğini,
peynirli tatlıları iyi yaparım diyince becerikli olduğunu çözümleyiveriyorum ve
davetini kabul ediyorum.
Hanae’ye gelince. İstanbul’un ‘gerçeğini’,
tarihin buram buram koktuğu semtlerini gezmeye gittiğim bir zamanda Hanae’nin
sıcak, mütevazı, sıra dışı evinde kalmıştım. O günden beri arkadaşız. Onun
hakkında çok şey söyleyebilirim. Şimdi sadece çoğu Türk’ten daha iyi Türkçe
konuşan mütevazı, orta yaşlarda - yani kırklarında fakat yirmilerde
görünenlerden- bir Japon kadını demem yeterli.
Hanae, ben ve şimdi anlatacağım diğer
birkaç kişi ile Adima’nın evinde, Cihangir’deyiz. Yüz yıllık hantal binalarla
kurulmuş eski bir semttir burası. Dışarıdan bakınca oldukça sıradan ve basit
görünen apartmanlar, içinde boğazı saklar. Büyüsü de buradan gelir.
Gelelim asıl konuya. İlk kez tanıklık edeceğim
bir çay seremonisine katılmak için Adima’nın evindeyiz. Eve girer girmez,
izleyeceğim şeyin heyecanına evin serkeş ve çekici havası da eklenince benim
heyecanım ikiye katlandı. Sanki İstanbul’un gizemli kapısını aralıyorum.
Çocukluğumda okuduğum kitaplar bu evi anlatıyordu. Buna eminim. Çocuk gibi
meraklanmamın başka bir açıklamasını bulamıyorum. Daha kapıdan adımımı attığım
anda beni baştan çıkaran bir enerji sardı ruhumu. Hepsi bir yana. Evin
banyosunu görünce tamamen kendimi kaybediyorum. Boydan boya bir kitaplık var
banyoda. Pırıl pırıl, tertemiz. Cam kapaklı dolapların içine havlu, sabun
yerine kitap konulmuş. Banyonun içinde adeta bir kütüphane; bir daha düşününce
tersini söylemem daha doğru olur, kütüphanenin ortasında banyo var. Kendimi
durduramadığım merak duygusuyla boş kalan duvardaki devasa buz camlı
pencereyi açarken karşıma çıkacak şeyin beni büyüleyeceğini biliyordum. Martı
sesi dolduruyor içeriyi. Tüm boğaz önümde serili. Denizin tam ortasındayım.
Tıpkı rüyalarımdaki o gerçeküstü yerdeyim sanki. Bir martının içeri girme
olasılığı çok yüksek, pencereyi küçük aralıyorum. Klozete oturuyor kitaplığa
uzanıyorum. Boğazın mükemmel görüntüsüne arada bakıyorum. Hayatım boyu
kullanacağım bütün tuvalet anlarını şimdi burada kullanmak istiyorum. Saatlerce
hatta günlerce banyoda kalabilirim. Almanların yemeğe ve içkiye düşkünlüklerinin
nedenini şimdi anlıyorum. Burada çok zaman geçirebilmek için hepsi. Cilt cilt
ansiklopediler, İkinci Dünya Savaşı Almanya’sı ile ilgili almanaklar, resimli
büyük hamur kâğıda basılmış eski dergiler, her şey özenli bir şekilde dizilmiş.
Renkli kapakları olan
kitaplar banyoya giden koridora yerleştirilmiş. Koridor canlı bir
şölen yerine dönmüş. Yasunari Kavabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar’ın Almanca
çevrilmiş ilk baskısı hemen gözüme çarpıyor. Bu kitabı ne çok aramıştım.
Derken, alt rafta bir miğfer görüyorum. Aşina olduğum bir şey değil. Ama
üzerindeki şekli hemen tanıyorum. Adima’nın bir Nazi subayının torunu olan
kocasının bu konuyu konuşmaktan hiç hoşlanmadığını hatta nefret ettiğini geçen
gece Hanae 'nin sessizce bana fısıldadığını anımsıyorum. İçimden
fışkıran, miğfere dokunma dürtüsüyle parmağımı üzerinde gezdiriyorum. Ürpertici
şekilde soğuk ve sert. Ama bir yandan da neden olduğunu tam kestiremediğim bir
acıma duygusu hissediyorum. Hanae’ye gördüklerimi anlatmak için koşarak salona
gidiyorum. Parmağını yavaşça ağzına götürüp benim ne gördüğümü, neden şaşkın
olduğumu bilir bir ağırbaşlılıkla yanına oturmamı söylüyor.
Yere bağdaş kurarak oturuyoruz. Burada
bulunmamızın asıl sebebini unutmuyorum elbette. Bir Çay Seremonisi olacak. Seremoniyi
evdeki diğer misafirlerden biri, Rafael sunacak. Eve girdiğimden beri
enerjisini hissediyorum, fakat hiç konuşmuyoruz. İri yarı, gösterişli,
yakışıklı denecek kadar düzgün hatları olan hoş bir adam yere çöküp bizlere çay
dolduracak. Görüntüsü ve yapacağı şeyin zıtlığı öyle ahenkli ki sadece bir
bütün olmasına bile hayran kalıyorum. Nasıl becerdiyse uzun bacaklarını altına
aldı. Sıra dışı görünüyor. Rafael, hayatını anlattıkça bütün ilgim ona
yöneliyor. ‘Kendini tamamlama’ çabasına girmiş bir gezgin olduğunu anlamam kısa
sürüyor. Eşinden ayrılıyor, avukatlığı bırakıyor ve Japonya’ya gidiyor. Bir
geyşa okulunda çay seremonisi eğitimine katılıyor. Japonların zengin ve köklü
kültürünü öğrenmek aylar sürüyor. Geldiği yerde etrafındaki insanlar, iş
arkadaşları, anne babası, karısı, çocukları bu yaptığına bir anlam verememiş.
Onun gerçek benliğini bulmak için her şeyden vazgeçmesine ürkerek ve biraz da
gıpta ile bakıyorum. Olgun gözlerinde bir çocuğun katıksız merakı ve masumiyeti
var.
“Bastırmak zorunda bırakıldığın cinsel
tercihini özgürce yaşamak için çok şeyden vazgeçmen ne acı” diyor Adima.
Evdeki diğer misafirin onun erkek arkadaşı
olduğunu o anda fark ediyorum. Daha önemlisi bunun evrensel bir sorun ya da bir
trajedi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Rafael’in yalnız olmadığını görmek
nedense içimi rahatlatıyor. Onlara bakınca insanlığa dair olduğuna, sevgiye bir
sınır konmaması gerektiğine çok güçlü, içten gelen masum bir inanış oluşuyor
bende. Bunları düşünürken Rafael kızlarını çok özlediğini söylüyor. Buram buram
babacanlık ve güven yayılıyor etrafa. Kendimi daha yakın hissediyorum. Babalık
için cinsel tercihinin ne olduğunun bir önemi olmuyor belli ki. Duygularını
ayrıştırabiliyor ve mükemmel bir dengede tutabiliyor. Uyuma hayran kalıyorum.
Kızlarımın büyümelerini göremedim,
dediğinde nelerden vazgeçtiğini anlıyorum. Onunla daha çok vakit geçirmek
istiyorum. Japonya'ya gitmiş olsaydım bile Meksikalı avukat ve gezgin bir
‘gey’in, gerçek bir geyşa okulunda öğrendiği çay seremonisini izleyemeyeceğimi
biliyorum. Bir şey başarmış gibi gülümsüyorum kendi kendime.
Dört duvarı camdan salonda İran halısının
üzerinde oturuyoruz. Bir İran halısı olduğunu, köşelerinde sembolik
şekillendirilmiş farsça harflerin ne olduğunu sorduğumda Adima söylüyor. Rafael
Japonya’daki gerçek çay seremonilerinde aslında tahtanın üzerinde ince
yastıklarla oturulduğunu ve başka bir sürü şey anlatıyor. Hanae kafasıyla
doğruluyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Oranın büyüsünü bozmaya korkuyor nefes bile
almamaya çalışıyorum.
Öyle meşgulüm ki, bulunduğum konumun farkına
ancak varıyorum. Geniş pencerelerden dışarı bakınca Kız Kulesi’ni çırılçıplak
görüyorum. Hemen karşımda fakat her nedense çok uzakta geliyor bana. Ben çok
uzaktayım ve küçücüğüm. Müzik çalarda tek bir müzik aletinden bir melodi
çalıyor. Bir anı geliyor aklıma birden. Rafael ve arkadaşı çocukluğumdaki
mahallenin içeride kimlerin yaşadığının merak edildiği ecnebi evinin uçuk kaçık
oğulları. Hanae bana en uzak oturan ve en yakın dostum. Alman disipliniyle
büyütülen, entelektüel ve bir Türk köylüsü kadar mütevazı Adima’nın bunca
mozaiğine karşın yetimliği en bildiğim ve yaşadığım duygum. Nazi subayı büyük
babasından miras kalan, üzerine sinen suçluluk duygusuyla yaşayan koca benim
insaflı, ürkek ve insancıl yanım. Ve bunların hepsinde ben. Bütünü
oluşturduğumuz çok yapraklı çiçeğin ortasındayım. Bu enerji benim yarım
kalmışlıklarımı tamamlıyor.
Önümüzdeki minik kâselerin içinde
birer lokum var. ‘bu Türk Lokumu’, diyor Rafael. Başka çaresi yokmuş gibi değil
de en sevdiği tatlıyı seremoniye eklemenin hevesiyle söylüyor. İstanbul’da on
iki tane çay seremonisine katılıp hepsinde Türk lokumu kullandığından söz
ederken çok gururlanıyor. Bana, bize, bu ana benzemeye çalıştığını, burada
olmayı sevdiğini düşünüyorum o anda.
İnce porselen fincanlara yeşil çay
dolduruyor. Yosunu andıran bir koku yayılıyor etrafa. Omzuna koyduğu mor ipek
mendil ile fincanların çevresini temizliyor, adeta okşuyor. Aheste aheste, hiç
bir anı kaçırmadan, özümseyerek yapıyor her bir hareketi. Konuşmuyoruz ama her
duyumuzla birbirimizle iletişimdeyiz. Hanae’ye bakıyorum. O ne yaparsa ben de
yapıyorum. Bacaklarımızın üzerinde eğilerek alıyoruz fincanı.
“ İçmeli miyim, bekleyeyim mi?”
‘Onur konuğusun, ilk önce sen
başlamalısın.’ diyor. Çay seremonisinde sıranın önemi büyük; benden sonra
Hanae, Adima ve kocası, Rafael’ in erkek arkadaşı ve en son Rafael.
Çayın ekşimsi, acımsı tadı hiç bitmeyecekmiş gibi ağzıma yayılıyor. Yüzümde
buyurgan bir ifade beliriyor.
'Ruhunuzda kalan acıları yok edecek.
Bunu bilerek içmenizi istiyorum...’
Rafael kendi halleriyle o kadar ilgili ki,
yolculuğunu yaparken yanındaki insanları sağalttığının ve kendi yolculuklarına
çıkmalarını sağladığının farkında değil. Bacaklarının üstüne naif bir
kibarlıkla oturuşundan, dünyanın tüm nimetlerine ilahi bir güçle saygılı
oluşundan, merakını gideriş biçimlerinden bu kibre sahip olmadığını
görebiliyorum. Bir süre daha yerde oturmaya devam ediyoruz. Bacaklarımın
uyuştuğunu artık hissetmeye başladım. Bu tıpkı, sabahları uyandığımda kolumun
uyuştuğunu fark edip, yine de o şekilde kalmayı istemek ama kalkmak zorunda
olduğumu bilmek gibi. Ben kalkıp o masalsı banyoya bir daha girmek istiyorum.
O anda göz göze geliyoruz.
‘Seremoni tamamlandı.’ Diyor ve içime akan
sıcaklıkla ilk kez bana gülümsüyor. İşte o an, mozaiğinin içinde ben de olduğumu
anlıyorum.
24 Mart 2021 Çarşamba
Kordon Bekçisi
KORDON BEKÇİSİ
Hastane odalarında berbat bir tavan ışığı vardır. Gündüz mü gece mi, beyaz
buhranlı bir sanrı içinde misin anlamazsın. Koku ayrı boğar insanı, sesler
ayrı. Hadi bunları geçeyim. Göbeğime bağlanmış büyük bir alet var.
Kablolara sarınmış durumdayken uyumamı bekliyorlar. Üstelik hiç
kıpırdamadan yani bir ölü gibi. Odamın kapısı kapalı. Ama tabii sözde. Hemşire
sahneye çıkarcasına bir coşkuyla içeri dalıveriyor kapıyı tıklatmadan. Dolgun
kalçalarını izliyorum. Ebe olduğunu tahmin ediyorum. Soruyorum, gerçekten ebe.
Baktı yüzüme. Hiç de benzemiyor ya her nedense annem aklıma geldi.
Hemşire galiba anormal bir şeyler gördü bende. Gözlerim leopar görmüş bir
ceylan gibi kocaman açık olabilir. Korkmuş ya da şaşkın görünüyor da
olabilirim. Bilemiyorum. Genellikle böyle değilimdir ama dedim ya bu gece bir
başka.
“Uyumaya çalış. Bir süre uzunca uyuyamazsın...” dedi.
Bu kehanetten hiç hoşlanmıyorum. Normal bir şey gibi söylemelerine sinir
oluyorum. Şu durumdayken bana bu yapılır mı? Gerginim görmüyor musun? Şu anki
ruh halim o kadar karmaşık ki uyumayı düşünecek halim yok. Kırk iki yaşında,
hormonlarıma artık söz geçiremeyip anne olmaya karar vermiş bir kadınım ben.
Bırak da uyumayıp ben ne yaptım diye düşüneyim. İnsan kaç kere bu duyguyu yaşayabilir?
Düşünüyorum da, anneannemi bu konunun dışında bırakmalıyım. Kadınların
birincil ve tek büyük görevinin doğurmak olduğu zamanlarda göğsünü gere gere on
bir kere doğum yapmış bir kadın anneannem. Benim şimdi hissettiklerimin
birazını hissetmiş olsa, on bir defa doğurur muydu acaba?
Şimdilerde kadının görevi doğurmaktan çok, anne olmak. Gücünü ve yerini
koruyan gizli ve derin bir olgu, annelik. Bu konuda bir değişiklik yok şüphesiz.
Fakat bunun üstüne bir de ikincil üçüncül ve devam eden pek çok görevler çıktı.
Eğitimli olmak, iyi eş olmak ve daha pek çok bilezik. İşini bilen eğitimli, iyi
bir eş ve hatta güzel, bir anne olmak. Eşeğim ölme!
Hemşire beni anlamış gibi muzipçe
göz kırptı. Sinirden yine pişmiş börek gibi kabardım. Odadan çıkarken ışıkları
söndürdü. Haydi, uyu bakalım uyuyabilirsen!
O berbat ışık sönünce ferahladım biraz. Mengenedeymişim gibi beni sıkıştıran,
sinirlerimi hoplatan oydu demek. Karanlığı seviyorum zaten. Karnımın
içini görecekmişim gibi geliyor. Eğilip bakıyorum, karnımı okşuyorum. İçime
sıcacık vuran dalgalanmalar oldu. Baştan ayağı titredim. Tatlı bir dalgalanma
oluyor, ileri geri sallanıyor sanki. Dans mı ediyor, okşuyor mu, artık ne
yapıyorsa, beni kendi denizinin tatlı köpüğüne çekiyor. Her şey sustuğunda
şarkı söylüyor da olabilir. Anne karnında müziği duydukları ispatlanmış. O da
duyuyor belli. Beraber yüzüyoruz usul usul. İç organlarımı minik mor elleriyle
okşuyor.
Sokak lambalarının ışıkları dolaşıyor odada. Perdesi açık pencereden
bonkörce girmişler. Yol boyu dikilmiş sokak lambaları karanlığı aydınlığa
dönüştürmekten sorumlu gece bekçileridir. Sokakları koruyan onlardır. Kendimi
iyi hissettiriyorlardı. Dışarı bakarken birden yanımdaki koltukta yatanı gördüm
o sırada. Baba adayı. Hiçbir şeyin farkında değil. Dünyaya bir insan geliyor,
artık nereden geliyorsa. Dünyanın en karmaşık ve büyük olayı ona göre hayatın
bir sıradanlığı. Uzaktan sadece tanıklık edeceğini, sonra her şeyin biteceğini
ve kendi hayatına döneceğini zannediyor. Bu kişilere baba deniyor. Gülsem mi
ağlasam mı bilemiyorum. Göğsünün usulca inip kalkmasını izliyorum, tavanda
asılı televizyonun kara ekranından hem de.
Baba adayı bir yana, asıl konuya geleyim: Benim kutsal bir görevim var bu
gece. Bebeğimin minicik boynunda onu boğmak üzere hazır bekleyen, karnımdaki acımasız
kordonun bekçisiyim şu anda. Mumya gibi kıpırdamadan duruyorum yatakta.
Handiyse ölü gibi, bir taraftan da her bir hücremde yaşattığım canlılık ve
coşku gerekiyor bana ve ona. Dünyaya gelmesi için onu
cesaretlendirmeliyim. O kadar çok işim var ki, sabah olduğunda sona
ereceğine seviniyorum. Aylardır taşıdığım bilmem kaç kilo yükten kurtulacağım
ve her şey bitecek. Bir oh çekeceğim.
Düşündükçe bir çıkmaza girdiğimi de söylemeliyim. Tam doğum sırasında
birbirine karışmış bir yumak ip beni saracak ve kurtulamayacakmışım gibi
geliyor. Çıkmak istemeyecek ve zorla koparılacak… Ben onu bırakmak istemiyorum
ki, içimde kalsa korkularım bitecek sanki. Vücudumda sonsuza dek yaşasa benim
için daha hayırlı olurdu belki de. Yoksa kadınlar defalarca doğurmak isterler
miydi?
'Biraz daha kalabilirdin içeride. İçimde olduğunu bilmek hoşuma gidiyor.
Bok var sanki dışarıda!' Böyle kızdığımda karnıma vuruyor. Nasıl da anlıyor,
haspa!
Saat gecenin kaçı bilmiyorum. Belki üç filan. Annem, teyzem, halam iki kez,
babaannem dört kez doğum yapmış. Bense sadece bir kez ve o da sona ermek üzere.
Beş saatim kaldı. Böyle düşününce zamanın şimdi durmasını istiyorum. Elimi
karnımda gezdiriyorum. İçimde atan minicik bir kalp. Bundan daha mucize ne
olabilir, hiçbir şey aklıma gelmiyor.
Sokak lambası hâlâ odada dans ediyor. Nereye gidecek, ay değil ki? Biraz
uyusam iyi olur. Ne mümkün… Gözlerim karıncalanıyor. Duvarda bir şeyler
oynamaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyorum. Görmek için biraz daha doğrulmaya
çalışıyorum. Vücuduma bağlı kablolardan hareket edemiyorum, bükülüyorum. Sokak
lambası daktilo hızında el yazısıyla duvara yazılar yazıyor. Gördüğüme
inanamıyorum;
'Söyle bakalım, bu
zamana kadar ne yaptın? Bunca bekleyişin bir işe yaradı mı? Hazır mısın
anne olmaya?'
Işığını parlak bir kalem gibi kullanarak devam ediyor yazmaya.
‘Onca okuduğun
kitapları, kaldığın şehirleri, uyuduğun uykuları bir kenara bırakıyorum. Para
biriktirdin mi?’
‘Bak yaşın kaç,
sığınacak bir annen hatta bir kayınvaliden bile yok. Yetişemedin onlara. Niye
bekledin ki bu kadar, şimdi tek başınasın? Onca bekledin ya, hazır mısın bari?’
‘Hazır mısın diye
sorup durma. Ne bileyim hazır mıyım, değil miyim?’
‘Yapmak istediğin her
şeyi yaptın mı? Barselona' ya gitmedin mesela. Her fırsatta gitmek istediğini
söyleyip duruyorsun.’, ‘Yok, olmadı işte.’
‘Artık bir valiz dolusu
bebek beziyle gidersin...’
“Var olduğumun en büyük
ispatı içimde yaşayan güzellik, tamam mı! Onu taşımak, yuva olmak,
doğurmak, bunları küçümseyemezsin. O ilk yolculuğuna çıkarken bana her şeyin sonu
mu? Bebeğiyle pek çok şey yapan kadınlar var. Kitaplarımı da yazacağım,
görürsün. Göğsüme yerleştirip ülke ülke gezeceğim.”
‘Bence unut hepsini! Bir
süre kendine ayrılan sürenin sonuna geldin. Beş on yıl sonra görüşmek üzere.’
Sokak lambaları söndü. Son lafı da söyleyip gitti. Beş on yılmış. Kısa bir
zaman sanki! Nasıl da yazıverdi! Sinirden karnım hopluyor. Düzenli nefes alıp
vererek sakinleşmeye çalışıyorum. Gece boyu içmem gereken suyun kalan son
yudumlarını kafama dikiyorum.
Odaya günün aydınlığı hâkim oldukça içimde değişik bir duygu belirmeye
başladı. Üzerime atılan toprak gibi, mor rengiyle gün ışığı gözlerime
doluyor. Ben bana veda ediyorum. Güle güle eski hayat. Selamlıyorum büyük
kararımı.
Sabahın ilk saatlerinde hemşire giriyor. Henüz doğmuş bebek çığlığına, tiz
ve biteviye ağlamalara enteresan bir tutkuyla bağımlı olmalı. Coşkusu ve
heyecanına başka bir anlam veremiyorum. Yatakta put gibi duruyorum.
“Uyuyabildin mi biraz?”
Bu kez daha ciddi bir tavırla söylüyor. Vaktin geldiğini anlıyorum.
Sokak lambası ve ben hiç uyumadık, konuştuk hep. Son olarak da kendime
saygı duruşunda duruyordum, demek geçiyor içimden. Hemşire delirdiğimi
anlayacak...
“Yok. Gözümü kırpmadım. Kordonu bekledim bekçi gibi.”
Onu güldürmeyi başarmıştım keşke ben de gevşeyip rahatlayabilsem. Ama kafam
hiç yerinde değil. Sanırsınız bir şişe rakıyı, bir kilo acı biberle devirdim.
Her bir uzvum uçsuz bucaksız kökler gibi uzanıyor yatağa. Karnımı okşadı yine, minicik
ayaklarını hissediyorum, biraz sonra onlara dokunacağım. Nutkum tutuluyor. Durmaksızın hopluyor. Onu
da güldürdüm galiba. Sesimize nihayet baba adayı uyanıyor.
“Sonunda uyandın.”
O da; benim dışımda herkes rahat, coşkuyla gülümsüyor.
7 Mart 2021 Pazar
Anı: Yirmi Üç
YİRMİ ÜÇ
Yasla ağırlaşmış nefesler evi boğuyor. Havaya karabasan gibi
nem çökmüş. Bunu unutmuşum. Vücudumu kimseye değdirmemenin gizli telaşında
istemsizce ileri geri sallanıyorum. Çarşafla sıkı sıkıya sarılmış olan benmişim
gibi gergin, ıslak ve solgunum.
Klimanın önündeki en gösterişli koltuğa beyaz yazmalı kadın
oturtulmuş. An’ın en önemli kişisi o. İnce ağzından, hiç beklemediğim gür bir
ses çıkıyor, şaşırıyorum. Çocukluğumda kalmış evin yüksek duvarları şimdi
alçak, yalnız, küçük. Kadının içe işleyen uzun
melodik duasıyla daha bir alçalıyor. Ev kalabalık. Burada bulunma
sebebi herkesin aynı, sözde veda ediyorlar. Halamı bir daha hiç görmemek üzere,
büyük büyük gösterilen bir veda. Sanki hep görürlermiş gibi. Duacı kadının yanı
başına kuruluvermiş Nebahat Hanım. İyi anımsarım, kulaklarımızı acıtan tiz bir
sesi vardı. Daha ince bir ses duymadım. Yüzü gibi sesi de koyulaşmış. Az
bağırmadı balkondan. “şu haspalarını sustur,” diye.
Halacım ne ona ne bize söz yetiştiremez, kendi yerdi lafları.
Karşısındaki koltukta oturan kadın da sözde eski mahalleden halamın dostu.
Hatırlamıyoruz onu. Eniştem zar zor biraz anımsar gibi oldu. Bu nasıl bir
dostluksa artık, ölümde ortaya çıkanlardan…
Böyle olunca ben veda etmiyor hatta hiç üzgün değilmişim gibi
görünmek istiyorum. Aslına bakarsak benim için bir yere gittiği yok. Ölüm bana
acı, korkutucu gelmiyor. Yaşamın bir parçası, başın sonu ve sonun başı.
Gözlerime istemsizce vuran bir gülümsemeyle evi dolaşıyorum. Şöyle düşünüyor
olabilir evdeki bazıları; ‘bu kız neden sırıtıp duruyor?' Haklılar. Cenaze
evinde öyle gülünmez, yüksek sesle konuşulmaz, en fazla ağlanır. Kimse bilmiyor
içimi. Neyse ki evin gerçek ahalisi halama düşkünlüğüme vuruyor deliliğimi.
Böylece özgür davranabiliyorum.
Ranzalı odada gardırobun kapağında bir araba çıkartması
kalmış. Hâlâ nasıl duruyor orada? Beni ayaküstü yıllar öncesindeki bir yaz
tatiline götürdü. Kâmil’in çıkartmalarından biriydi. Duvarlara defterlerinin
kapağına yapıştırırdı. Aklıma komik şeyler geliyor. Dudaklarımın çizgisi aşağı
eğik. Kamil geliyor yanıma, ıslak bakıyor. Çıkartmayı unutmuş, görünce ürperti
ile özlem arası bir duyguyla titriyor o an. Okşuyorum yüzünü. Koca adam oldu,
banka müfettişi. Dua okunurken evin çevresi, bahçe onun iş arkadaşlarıyla ve
altında çalışan insanlarla dolu. Patron ama bugün imkânsız. Çocuk gibi masum ve
buruk. Aramızda iki yaş olduğu için çocukluğumuzda ona kötü davranırdık. Ablası
Sibel benden bir yaş büyüktü. Çocukken böyledir. Bir yaş bile önemlidir. Burası
Kamil’in odasıydı daha çok. Yaz tatillerinde ben gelince Sibel ile salonda
yatardık. Geceleri kimseye duyurmadan gizlice dışarı çıkar deniz kenarına iner,
sahilde köşedeki bambulu barda dans ederdik. Bob Marley çalardı. Defterlerimizi
Duran Duran, Aha, George Michael posterleri ile kapladığımız zamanlardan yeni
çıkmıştık. Türkçe defteri Duran Duran, Fen AHA. Şu an ki halimden on beş kilo
az yirmi yaş gencim. Saçlarım daha koyu, beyazım çıkmamış boyamaya başlamamışım
elbette. Gözlerim parlak. Halam şeker hastalığının pençesine düşmemiş;
elmacıklı yanakları, canlı gür saçları, enerjisi ile gözlerimi büyülüyor. Bir
bunlar, o anları cennet yapmaya yeter.
Aylardan yine temmuz. Bir yaz tatilinde halamlardayım. Evdeki
kalabalık kayboldu. Başka sesler geliyor kulağıma. Kıkırdıyoruz kuzenlerle.
Halam anaç tavrını takınmış, olacakların ve olanların fazlasıyla farkında,
bilge bir tontonlukla bize kurabiye pişiriyor. İçini hazırlayayım siz şekil
vereceksiniz diye sesleniyor. Böyle yaparak hayatımızı da
şekillendirebileceğimizi düşünüyordu belki de. Tamam diye bağırıp açıyoruz
teybi. Madonna şarkısında öğrendiğimiz figürü yapmaya çalışıyoruz. Kamil dalga
geçiyor bizimle. Boğuşuyor musunuz dans mı ediyorsunuz, diyor. Yaşı küçük ya
onu umursamıyoruz. Çoğu zaman plajda tanıştığımız oğlanlardan bahsediyoruz.
Halamın konuştuklarımızı duymadığını sanıyoruz. Bırak öyle sansınlar demiş bir
gün enişteme. Kâmil duymuş. Her şeyi biliyorsa bizi falakaya yatırır, yok blöf
diyoruz. Saflık işte.
Saçlarımda yumuşacık bir el hissediyorum. Kokusu geliyor
burnuma. İçime sıcak çikolata yoğunluğunda bir şeyler akıyor, sıcak basıyor bir
anda. Ama öyle bir ısınma değil; bu temmuz sıcağında dondurma yemiş gibi ağzım
serinliyor, ferahlıyorum. Balkonda yapılan uzun, şaka dolu kahvaltılarında
halam eteklerini savurarak balkonda dans ediyor. Domates salatalıkla tabağa
şekiller yapıyor. ‘Bu ne söyleyin bakalım!’ Biz de muhteşem bir ödül alacak
veya böylelikle kendimizi ona çok beğendirecekmişiz gibi yarışıyoruz. On dört,
on altı, on yediyiz. Ama halamın bize on yaşımızdaymışız gibi davranmasına
bayılıyoruz. Neşemizin, sevimliliğimizin en büyük kaynağı o. Şimdi ben
gülümsemeyeyim de kim gülsün? Geleceğe bizi neyin beklediğini düşünmeden
heyecan ve umutla güzel baktığımız, masum bir saflıkla coştuğumuz, kendimizi
sahile atıp deli akan kanımızı durultması için vücudumuzu kırmızı güneşe
bıraktığımız parlak günlerimizi düşündükçe...
Hepsi sırasıyla gözümün önüne geliyor. Ne güzeldi o günler.
Böyle dediğim anda kendimi yorgun ve bıkkın hissediyorum. Şarkıları defalarca
dinler her defasında bambaşka bir aşkı yakalardık kalbimizde. Şimdi kaskatı ve
donuğum, şarkıyı ikinci kez dinleyecek zamanı vermiyorum kendime. Duygularım alındı,
coşkularım azaldı. Sevinçlerim kısa sürüyor artık. Yaşlılık ne kötü. Halamın
bunu yaşamamasına seviniyorum. Gülümsüyorum;
“Yataklara düşmeden kurtuldun oh” Odadaki birkaç kişi dönüp
baktı. Birbirlerine mırıldanıyorlar “Kim bu?”
“Yeğeni yeğeni.”
Cengiz. Bugün günlerden o.
İlk karşılaştığımız günü anbean anımsıyorum. Hiç unutmadım ki...
Temmuzun yirmi üçüydü. Yani bugündü. Hayat sürpriz dolu. Tüylerim ürperiyor.
Yirmi üç sene önce tam bugün. Paniğe kapılıyorum. Tarih, acı mı kahredici mi
yoksa özlemli mi bilmiyorum; beni yıpratan, olgunlaştıran ve
donuklaştıran bir oyun oynuyor. Kalbime doludizgin koşan biri, bense
küçücük. Sahilde, oracıkta hemen düşüveriyorum ilk aşka. Hiç konuşmadan
sessizce. Susayınca içilen su, acıkınca yenilen ekmek gibi olağan ve çabucak.
Aynı şehre okumaya gidiyorum. O Odtü’de. Yakınız diye nasıl
sevindiğimizi anımsıyorum. Üniversiteye başladığım ilk yıl ve sonraki yıllar
adeta dalgalı, çivi gibi soğuk sularda yüzüyorum ateşte yanarken.
Annelik ile sorgulanıyorum. Hani derler ya, 'bir yaş
yaşlandım bir günde... ' Ben o gün yaşlanıyorum. Rüyamda defalarca görüyorum
kızımı. İşte itiraf ediyorum hala; yaşamım, doğmamış kızımın sarı lülesinin
üzerine kuruldu; yaşattım içimde onu. Ama sen söylemiştin, ben inanmamıştım. O
yaşta, çaresizce bir görkemlilik bürüdü içimi. İşte. Nasıl korktuğumu sen
biliyorsun. Gençlik. Keşke daha güçlü ve cesur olsaydım.
Odada artık ranza yok. Bir oturma koltuğu var. Duvara büyük
bir tablo asılmış. Tıpkı evin bugünkü hali gibi renksiz. Eskisinden daha küçük
oda. Biz büyüdükçe küçülen hayaller gibi. Cep telefonumun bildirim sesi ile
aynı anda, evin kalabalığını, sesinin titreyişinden yorulduğu anlaşılan duacı
kadını duyuyorum. Halamın gülen yüzünü çerçeveletip asmışlar duvara. Bu o hali.
Aklımda yer eden içimi ısıtan, sırrımı paylaştığım halam işte bu. Gözüm
telefonuma kayıyor. Bir davetiye fotoğrafı. Nikâh törenimize bekleriz. İmza,
Cengiz ve bir isim. Kim olduğunun ne önemi var. Bugün benim için hazırlanmış
bir karmaşa. Tanrının bana sunduğu mistik dengeye karşı donuyorum.
Halamın bedenini serin toprağa yatırıyoruz. Neden her şeyi
güzel olan, en önce yatıyor oraya? Kalabalık sakince ilerlerken ben aralarından
sessizce sıyrılıp yürüyorum sahile. Tıpkı o günkü gibi öyle bir rutubet var ki
beni sarhoş ediyor, zaten hazırım. Sanki yüzercesine kollarımı bacaklarımı
savurarak varıyorum kumsala. Ayakkabılarımı atıyorum bir tarafa. Kum, beni
içine saklıyor. Eskisi gibi değil, şimdi canımı yakıyor. İçim yanıyor. Kum
tanecikleri yüreğime doluyor tane tane, kavruluyorum. Dalga bir gelse
ferahlarım belki.
'Sen hep yanımda kal. Onu gömelim toprağa başladığı yerde ve
günde. Çünkü ölen o.'
İçimden durdurmadığım bir duygu seli akıyor
parmaklarıma. İki kelime parmaklarımda bekliyor; her zaman, yaşananların
özeti bu kadardır zaten. Cebimden telefonu çıkarıyor ve hızla yazıyorum.
Kafamda serin bir boşluk oluşuyor. Sonra uzanıyorum dalgaların ıslattığı kuma.
Halam da yanı başıma.
21 Şubat 2021 Pazar
KARMA*
KARMA
Sabahın kör karanlığında uyandı. Oda
buz kesmişti. Soyunurken kol ve bacaklarındaki ölgün tüyleri, buzlanmış dallar
gibi dikleşti. Kazağı giyerken, tüylerine sürtüyor canını acıtıyordu. Beşikte
yatan bebeğinin tüy kadar yumuşak saçlarını kemikli parmaklarıyla taradı. Şarkı
söyledi. Sadece bebeğinin rüyasında duyabileceği kadar çıkıyordu Esme’nin sesi.
Tatlı mırıltılarla kıkırdıyor bebek.
Paçavraya dönmüş çarşafın üstünden
köhne odaya kuş cıvıltısı gibi tatlı bir yankı yaptı bebeğin sesi. Gülüştüler.
Annesinin dolu memesini emerken tekrar uyudu.
Günün en huzurlu, dingin ve gerçek an’ı.
Yanında oyalandı, tekrar uyanırsa
diye. Bahaneydi. Bırakmak istemezdi onu hiç. Her sabah yaşadığı bu bırakıp
gitmeler… Hiçbir zaman bitmeyecekti bu hasret, kokusunun özlemi daha onu
izlerken başlardı. Güneş ışığının odanın duvarında yaptığı harelerden bir
tanesi bebeğin yanaklarındaydı. Mor dağ çiçekleri vardı yüzünde. Sevdi, okşadı.
Zamanı bol değilse de ağırlaşmış gözleriyle uzun uzun izledi. Sonra yavaşça
yanından kalktı. Gitmeliydi, gitmek zorundaydı. Derdi, ona fark ettirmeden evden çıkmak ve olması gerekeni
yapmaktı.
Ne kabullenmişlik ne yokluk ne de çaresizlik; hiç birşey bunu anlatamaz.
İncelip yer yer dökülmüş tülü
aceleyle çekti. Kornişin tiz sesi bebeği uyandırıvermişti. Esme elini göğsüne
koydu. Diğer elini de onunkine.
Ninni söylüyor.
Kapının arkasında asılı duran soluk
hırkasını duvar gibi sert sırtına giydi. Yere düşen eşarbını almadan önce,
gözden kaybolacağı için bebeğine kaçamak bir baktı. Bebek hep aynı yerde ve
aynı şekilde yine ağlamaya başladı. Tiz, hırçın bir ağlama.
Annesinin her daim koynunda kalmak istiyor.
Bir ölü gibi uyuyan, sızmış kocası
dünkü gibi yine uyanırsa çıkamazdı evden. Telaşlandı.
Hiçbir şey değişmez, düzelmez de. Hep gitmek zorunda kalıyor, bebeği de
arkasından ağlıyor...
Esme’nin sonu gelmeyecek yılgınlığı çocukken
başladı.
Annesinin onu evde tek başına bırakıp akşam karanlığında gelmeleri. Bir
somun ekmekle geçirdiği gündüzler. Vücudu kaskatı ve kuru, kalbi buz gibi ince
bir kristal. Hayat böyle devam ediyor.
Bebeğini kucağına aldı. Ninniyi
mırıldanmaya devam edince bebek derin bir uykuya daldı.
Sessizce kapıyı çekti. Evin taş
koridorlarında gürültüyle oynayan çocuklara sessiz olmalarını işaret etti, sert
bir sevecenlikle parmağını dudaklarına götürerek.
Yarım vücutluk yer ona yeterdi. Ne
kadarını dolduracaktı ki. Daha azıyla idare etti. Otobüsten beş durak sonra
indi. Sokak boyu yürüdü. Kulaklarına giren rüzgârın bedenini buza kestiğini
hissediyordu. Hırkasının tüylü cebinde hazır duran kartını eline aldı. Yürüyen
merdivenlerden inip turnikeden geçti. Tutunabileceği boş bir yer arandı.
İnsanları iteledi. Saçları, sert soğuk paltolara sürtüyordu. Eşarbının altına
iyice sakladı. Beşinci durakta indi. Yürüyen merdivendeki sırayı geçti. Yüksek
basamaklı merdivenden hızla çıktı. Gecenin ağır kokan nefesleri göğsünü
sıkıştırıyor, bacak arasını sızlatıyordu. Kalbini kulağında duydu. Biraz
bekledi. O esnada, istasyonun duvarında duran onu eski bir dost gibi karşılayan
tabloya göz gezdirdi. Gülen kadın siluetinin yanaklarındaki damlacıkları
ilk bakışta hemen göremedi, ısrarla aradı.
Ardından mor rengi yakaladı.
Dudakları yayılmaya başladı. Onu
görünce yüzünün gerginliği gidiyor sanki sonsuz mutluluğu keşfetmiş ve
istasyondaki en mutlu insan o imiş gibi gevşeyip gülümsüyordu. Bir kaç saniye.
Binlerce insana haber veren duvar saatinde zamanı kontrol etti. Otobüsün
gelmesine bir dakika vardı.
Koştu. Durakta hareketlenme
başlamıştı. Kara paltolu, ağır nefesli adamların omuzlarını iterek
otobüse bindi. Cama kafasını dayadı. Ayalarını hırkanın söküğünde gezdirdi.
İnsanların onu küçük düşüren bakışlarına utandı ve söküğünü diker gibi
parmaklarını büzüştürdü. Sonra birbirine sardı. Otobüsün telaşsız, ağırbaşlı
ilerleyişiyle mayıştı. Gecenin yorgunluğunu atabileceği dört durağı
vardı. Ayaklarını doladı ve gecenin bütün uykusunu uyudu. Uyumanın verdiği
dinçlikle hızlı tempoda yürüdü.
İki kanatlı büyük kapıya nihayet
vardı. Kapının görkemli duruşu bambaşka bir dünyaya açıldığının habercisiydi.
Zil sesi evin ulu, görkemli duvarlarında yankılandı.
Gözlerini sıkıca yumuyor.
Açtı. O an gökyüzünün grisi birden
renklenmeye başladı.
Mor rengi bir daha yakalamak için gökyüzüne bakıyor.
Gördü, gülümsedi.
"Çok kalabalıktı yollar, geciktiğim için özür dilerim hanımefendi"
dedi yanaklarını dolduran bir gülüş takınarak.
"Bir daha geç kalırsan son olur. İçeri geç. Odasında.
Uyandı. Sütün var değil mi?"
İçeri girdiği sırada hırkası
üzerinden sıyrılıp yere düştü. Eşarbı evdeki kadının kuzgun saçlarına karışıp
omuzlarında uçuşmaya başladı. Odadan gelen bebek kıkırdamaları havadaki diğer
kötü her şeyi emdi, yok etti.
Bebeğe doğru sevinçle ilerliyor.
Her adımda coşkusu arttı, her şey
renklendi. Bebek kocaman gözleriyle beşikten bakıyordu. Esme’yi görünce gözleri
parlamıştı. Birden sabah başladığı ninniyi neşeyle söylemeye başladı. Kaldığı
yerden…
İşte o anda kızı, yanaklarında açan
o mor dağ çiçekleriyle ve bütün sevimliliğiyle karşısında duruyordu.

