Hayat zor, karmaşık. Gördüğümüz, hissetiğimiz, anladığımız şeyler bambaşka. Dünya bir. Dünyalar çok. Farklı olmaktan korkma. Hayatta bocalamak insana mahsus. Farklı ol. Hayatın farkına var. İçindeki ışığı göstermenin zamanı gelmedi mi? [Özlem Y. Uçak]
29 Eylül 2017 Cuma
11 Ağustos 2017 Cuma
BİR KADIN
BİR
KADIN
Dünyanın
en zor işi ne biliyor musunuz?
Kadın olmak. Bir kadın mekik dokuyucusudur.
Mesela ev ile iş arasında. Herkes için geçerli tamam, ama bir kadın için
olumsuz sonucu çok daha hızlı, büyük, etkili, vahim ve bariz gözle görülür. Bir
kadın planlı olmak zorundadır. Her zaman yanındakileri düşünmelidir. Çocuk ise
ebeveynlerini, anne ise çocuklarını, eş ise kocasını, çalışan ise patronunu ve
işini, torun ise büyüklerini. Bir kadın hep birilerinin değerlisi olduğunu
bilmeli ve bunun sorumluluklarını yerine getirmelidir.
Bir
kadın sevmelidir. Üstelik herkesi. Sıcak olmalı, parlamalıdır. Saçılmalıdır
ışığı etrafa. Bir kadın öylesine olamaz. Ya güzel olmalıdır ya da sevimli. Ya
sempatik ya da karizmatik. Bunların en az biri yoksa o kadın olmasa erkek olsa
daha iyi. Sessiz olmalıdır ve de girişken. O girmezse hayatlar kurgudan ibaret olmalıdır.
Unutmalı
ve de aklında tutmalıdır. Gelmesini
bilmelidir ve gideceği zamanı. Bir kadın minicik hatalar belki yapabilir ama
büyüğü asla yapamaz. Hayatında hiç. Bir kere bile. Çünkü eğer bir kere yaparsa
tüm yapmadıkları boşa yapılmamış olur. O artık kadın değildir.
Dünyanın
dönmesi ne zaman biterse o zamana kadar sebat etmeli sabretmelidir bir kadın.
Yılmadan, usanmadan, bıkmadan ve tükenmeden. Kocaman dev bir ana gibi hayata
sarılmalı tüm mazlumlara kanat olmalıdır. Bir kadın seçici olmamalıdır. Herkesi
sevmeli ve saygı göstermelidir. Bir kadın iffetli, olgun, oturaklı olmalıdır. Sultan
cariyesi gibi olmalıdır. Yani, kültürlü, eğitimli, güzel, bakımlı, sevgi dolu,
sabırlı, evcimen, akıllı, tutumlu, anaç, sessiz, itaatkâr… Hepsi. Eğer birini olmasa
o zaman kadın değildir.
Bir
kadın üretmelidir. Yumurtlamalıdır. Anne olmalıdır. Ve de çocuk. Yemek
pişirmesini bilmelidir, masumiyeti de. Eşlik etmesini de.
Yani
bir kadın erkeğin kurduğu dünyada her şey olmak zorundadır. Başka çaresi
yoktur. Çalışmalı, okumalı, savaşmalı, sevişmeli, evinde durmalı, sokağa
çıkmalı, doğurmalı, emzirmeli, büyütmeli, sevmeli, sevdirmeli, giyinmeli, çıplak olmamalı, gülmeli, ağlak olmalı, dik durmalı, uyumlu olmalı, susmalı, dinlemeli, anlamalı, mağrur olmalıdır.
Kadın
tek bir şey olamaz. Kendi gibi…
8 Ağustos 2017 Salı
KÜLTÜREL BAĞLAMDA ÖTEKİ
Yüksek lisansta yazdığım bir makale:
"Kültürel bağlamda, öteki, en az benim kadar önemlidir"
"Kültürel bağlamda, öteki, en az benim kadar önemlidir"
Kültürün Genel
Geçer Tanımı;
Yazıya kültürün kısa ve öz tanımını yaparak
başlamak gerekirse;
Kültür, insanın yarattığı hem maddi hem manevi
değerlerin bütünüdür. Bunu açacak olursak; kültürün varlığından bahsettiğimiz
yerde, insan olmalı, onun koyduğu değerler ve kurallardan ve pek tabi bütünlük
dediğimiz tek bir olgudan söz edilmelidir. O olguda “İnsanoğlunun kendi koyduğu
değerlerle sağladığı bütünlük”, yani KÜLTÜR olgusudur. Şimdi, “insan”, “değerler”
ve “bütün” söylemlerinden yola çıkarak “kültürü” ve kavramın neler doğurduğunu
daha da açmak uygun olacaktır.
Kültür Kavramını
Açıklamak;
Kültür,
insanlığa ait bir kavram olarak insanoğlunu diğer canlılardan ayıran, insanlığın
topluca yaşaması gerektiğinin ispatı bir normlar sinsilesidir. İnsanoğlunun,
doğduktan itibaren çevresinde gördüğü, öğrendiği yaşama tarzı edindiği, içinde
bulunduğu grubun gelenek ve göreneklerini kabullendiği ve uyguladığı,
alışkanlıklar bütünüdür. Bireyler
kültürü öğrenir, saklar ve yeni kuşaklara aktararak hem kültürlerinin hem de
doğal olarak kendilerinin devamlılığını sağlarlar. Aksi halde kültür olgusu
dinamik olmaktan çıkıp mazi olarak tarihte yerini almaktan öteye gidemez.
Bu bağlamda, insanlığın
beraberce oluşturduğu mirastır kültür. Kültür kavramı soyut bir kavram olmakla
birlikte tek ya da bireyci değildir. Bir kültürden bahsediliyorsa, orada insan
topluluklarından söz ediliyor demektir. Birey tek başına kültürü oluşturmaz.
Bireyden üstün gördüğümüz kültürün toplumların kökleşmesini ve pek tabi soyut
kavramından öte gözle görünen somut algılara sahip olmasını sağlaması onu bir
bütün olarak görmeyi, ben kavramından çıkıp biz kavramını ortaya koymayı
gerektirir. Bireysel anlamda ben olgusu toplumun geleceğini şekillendirmede
yeterli olmadığı gibi biz yani ben ve ötekilerin bir bütün olarak görülmesi, o
kültürü geleceğe miras olarak bırakan değerlerdir. Yani kültürün kalıcılığı biz
duygusuyla olur.
Sosyolojik
açıdan bakıldığında, sosyal yapılar, ait olduğu toplumun kültür unsurlarıyla
şekillenmektedir. Kültürle şekillenen sosyal yapı, toplumun değerler bütününün
meydana getirdiği, dinamik bir gelişme özelliği gösteren, kişileri ortak
noktalarda birleştiren bir sosyal yaşam biçimidir. Bireylerin içinde bulunduğu
sosyal yapılarda bireyin kendi değerlerinin yanı sıra önemli olan tümün (ben ve
ötekilerin) değerlerinin birlik oluşturmasıdır.
Kültürün insanoğlunun
toplumsallaşma çabasında edindiği en önemli yapıcılığı, idealleştirilmiş kurallar sistemini
oluşturması ve toplumun bu kuralları kabul etmesiyle şekillenir. Ancak, ne var
ki ideal kurallar ve davranış örüntüleri, bireysel tutum ve davranışlarla
birebir örtüşmeyebilmektedir. Ama yine de birey, kültürün kurallarını bilir ve
davranışlarını kültür değerlerine uydurma çabasında olması gerektiğinin
farkındadır. İdeal birey olma uğraşısında, ötekilere önem ve değer vererek
tutum ve davranışlarını kültürüne özgü değerlere göre yapma ideali içinde
olmalıdır.
Aksini düşünmek kaba
tabirle çok ilkel olurdu. Dünyada bu denli başka canlı yoktur ki, birbirine
muhtaç olsun. İnsanlar doğası gereği yalnız yaşayabilen, hayatlarını tek başına
idame ettirebilen varlıklar değildirler. Tabiatıyla da, kültür kavramının
hayvanlar aleminde ya da bitkiler aleminde yer edinmemesinin sebebi de kültürün
insan toplumunda olma zorunluluğunu açıklar gibidir.
Birey ve Kültür;
Mesela, bir kişi
tek başına ıssız bir ormanda yaşayamaz. Daha açık bir dille, varlığını sürdürmek,
beslenmek, korunmak ve diğer duygusal ihtiyaçlarını gidermek için eşe ihtiyaç duyar.
Aksi halde insan olmaktan çıkıp, ilkel bir yaratık hatta hayvanlaşır hale
gelecektir. Yeni doğmuş bir aslan yavrusunun tersine yeni doğan bir bebek
büyümek ve birey olmak için anne babaya ya da ötekilere muhtaçtır. Uzun yıllar
doğal ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamaz, beslenemez. Hayvanlardaki gibi
içgüdüsel gelen avlanma ve avını besin olarak kullanma güdüsü yoktur. İşte bu
bağlamda kültür soyut kavram söyleminden öyle bir çıkar ki, insanların temel
biyolojik ihtiyaçlarını ve bundan doğan ikinci derecedeki ihtiyaçlarını, çoğu zaman
ve önemli ölçüde karşılayabilecek bir somut güce sahiptir.
Son tahlilde,
insan başka insanlar olmadan doğada yalnız başına hayatını sürdürmesi söz konusu
değildir. Doğanın ona bahşettiği imkanlar onu insan güdüsüyle değil hayvansal
güdülerle hayatta kalmaya sürükler ki bu da ilkel bir yaşam demektir. Bununla
ilgili yazılı ve görsel basında pek çok örnekten bahsedilmektedir. Issız bir
yerde yalnız yaşamakla ilgili gerçek hayattan kurgulama onlarca film
çekilmiştir. Hatta tamamen gerçek bir yaşam öyküsü, Amerikalı oyuncu Judie
Foster’ in oynadığı ünlü Nell ( 1994) filmi tam da kültürlenme ve birey olma
konusunda verilebilecek harika bir örnektir. Küçük yaşta toplumdan koparak
doğada tesadüfen hayatta kalmış, ergen yaşlarında bulunmuş kızın öyküsü, insanı
insan yapan gerçek şeyin toplumsallık yani kültür olduğunu çarpıcı bir şekilde
izleyicisine göstermektedir. Toplumun içinde büyümemiş, değer ve normlardan
bihaber büyümüş kızın kendi kendine yarattığı bir dille iletişimden yoksun,
ihtiyaçlarını, isteklerini saldırarak elde etmeye çalışan vahşi bir canlı
halinde bulunmuştur. Tamamen vahşi ve hayvani güdüleri gelişmiş olan kız, korkuyu
ve saldırmayı iyi öğrenmiş ama kendisinin birey olduğunun farkında olmamıştır. Onun
diğer canlılardan üstün bir varlık olduğunu, yaşamını kültürün değerleri ve
kurallarıyla sürdürebileceğini öğretmek hayli zaman almıştır.
Sonuç olarak,
tek bir bireyle kültürden söz etmek mümkün değildir. Kültür, toplumun geneline
dayandırılarak kazanımlar sağlar, herkesin ortak yaşamlarını içerir ve aktarımı
nesillerin tümüyle gerçekleşir. Kaldı ki, birey kendince bir kültür icat
edebilir. Ancak, bu icadı onu içinde yaşadığı hali hazırdaki kültüre aykırı
olması durumunda dışlanmasına yol açabilmektedir. Her birey birbirine benzemediği
gibi, kendisince kabul ettiği yaşam stilini toplum olmanın gereklilikleriyle
kültürün koyduğu sınırlar çerçevesinde tutması gerekir.
Diğer yandan,
insanoğlunun hayvanlardan bambaşka biyolojik farklılığı olduğu kadar kültürel
bir canlı olması gerçeği ile yüz yüze gelmeleri Neolitik dönemin başlamasına
kadar dayanmaktadır. Takdir olunur ki, neolitik dönemden bugüne binlerce
çeşitlik arz eden insan toplulukları, dil, ırk, köken ve dinlere göre
birbirlerinden ayrı kültürler oluşturmuşlardır. Etnik kimlik, bireyi yaşadığı
toplumla beraber ötekilerden ayıran bir özellik olarak günümüzde etnisite
kavramını da ortaya koyduğu görülüyor. Ben her zaman bir birey olurken, öteki
kimi zaman başka dili konuşanlar, ya da başka ırktan veya dinden toplulukları
konu ediyor olabilir. Kültür, öyle iç içe geçmiş bir kavramdır ki, insanları
birbirinden ayırırken temel aldığımız ırk, dil, din vs. gibi belirgin ayrımcı
özelliklerin daha da üstünde, bütünlük arz eden bir olgudur.
Kültürler
Arasındaki Farklılıklar;
Kültürler arası
çeşitliliğe başka bir açıdan bakacak olursak; Belirli bir yerde egemen bir
kültür, içinde yer alan alt kültür çeşitliliğini baskı altına almak ister.
Egemen kültür kendisini koruma altına almak istemesine karşın, çokkültürcülük
politikasıyla bu alt kültürlerle uzlaşma arayışı sonucunda, alt kültürleri hem
koruyup hem de devamlılıklarını idame edebilmesini sağlayabilir. Bunun için
bazı yasalar çıkarır, kurallar koyar, siyasal çözümler getirir. Kültürlerin
içinde her zaman mevcut olabilecek alt kültürlerin varlığını görmezden gelmek
ve onları egemen kültürün dışında tutup ötekileştirmek, zamanla egemen kültürün
de zayıflamasına sebep olabilir. Çünkü kültür ve kültürlenme insanın olgunlaştıkça
kavrayacağı ve birey oldukça kendi özgüveninin gelişmesiyle belki de kuralları
reddedebileceği bir olgudur. Toplumlar, bireylerden egemen kültürlerin kural ve
koşullarına uymayı beklerken, diğer taraftan birey isterse reddetme ve başka kültüre
geçme hakkına sahip olduğunu da kabullenmektedir.
Kültürün bir
diğer yapıcılığı, toplumsal çatışmaları minimum seviyeye indirmek ve bütünlüğü
sağlam tutmaktır. Bunun en güzel örneklerini çevremizden, yakınlardan
verebiliriz. Türk geleneklerine göre yaşı ilerlemiş birinin, yaşına hürmet
etmek amacıyla, eli öpülür. Sosyalleşme bağlamında, kültürün doğurduğu örf ve
adetlerin yerine getirilmesi dünyanın her yerinde olağan karşılanacak bir
itaattir. Bir birey, kendi benimsediği kültürden başka bir kültürde yaşamak
zorunda olduğunda da oranın kurallarına uyması gerektiğini bilecek kadar sosyal
varlıklardır. Bu itaat etme yaklaşımı, kimi kendisini toplum dışı, marjinal veya
tabiri caizse anarşist ruhlu hisseden aşırı özgürlük düşkünü insanlarca öz
benliği yok etme olarak algılansa da, kültürel bağlamda ötekinin en az benim
kadar önemli, söyleminin varlığını da inkar edemez.
Bir toplumda
birey olmakla ilgili bir durumdur, bu ötekine değer verme durumu. Basit bir
örnekle, günümüzde yaşanılan yerlerde en az bir komşusu olmayan bir aile
olmadığını düşünürsek, komşuluk kavramını otomatik olarak kabul etmişiz
demektir. Birlikte yaşamanın getirdiği avantajlardan çok dezavantajları
olduğunu düşünebiliriz. Ancak bu dezavantajları elimizde patlamaya hazır bir
silah gibi taşımak, fazla benmerkezci bir yaklaşım olmaz mı? Ben ve öteki
duygusundan yola çıkarak, değerlere önem verilmesi, toplu yaşam sanatında kilit
bir görev üstlenir. Ve o kilit, kültürlenmenin, iyi yönde değişimin,
etkilenmenin anahtarını tutar.
Ötekini Hoşgörü;
Antropoloji
alanında pek çok saha çalışması yapmış ve araştırmalarını yayınlamış ünlü
sosyolog Claude Lévi-Strauss’ un “Irk ve Tarih”(1952) ve “Irk ve Kültür”(1971)
kitaplarıyla bir radyo programında yaptığı konuşmasının derlendiği “Irk, Tarih
ve Kültür” kitabında programda şöyle söylediği yazmaktadır;
“Kurtarılması gereken şey çeşitlilik
olgusudur; yoksa her tarihsel dönemin verdiği ve hiçbirinin kendisinin ötesine
geçemediği tarihsel içerik değil. Dolayısıyla, uç veren buğdaya kulak
kabartmak, gizli kalmış potansiyelleri yüreklendirmek, tarihin saklı tuttuğu
tüm bir arada yaşama eğilimlerini dürtüklemek ve ayrıca alışılagelmiş şeyler
sunması kaçınılmaz olan bütün bu yeni toplumsal ifade biçimlerini
şaşırmaksızın, tiksinmeksizin, karşı çıkmaksızın karşılamaya hazır olmak
gerekmektedir. Hoşgörü, olmuş ya da olan her şeyin bağışlandığı hülyalı bir
durum değildir. Hoşgörü önceden görmeye, anlamaya ve isteyeni istediği yere
yükseltmeye dayanan dinamik bir tutumdur.” Claude Lévi- Strauss
Kültürler
arasındaki ortak değerlerin, büyük ölçüde evrensel genel geçerler olmasına
rağmen birbirleriyle ortak olduğunu bildikleri değerlerle bile yüz yüze gelmeye
zorlanabilmektedirler. Bunu başarabilen arabulucular, aklın yolunun bir olduğu
söyleminden yola çıkarak, zekanın ve nihai evrenselliğin bir olduğunu düşünüp,
“öteki” nin bakış açısını anlamanın çeşit çeşit yolları olduğunu gösterebilecek
güce sahip olacaktır. (Irk ve kültür)
Sonuç olarak;
Antropolojinin
incelediği ana konu, kültür ve kültürün insanlığa getirdikleridir. Kültürleşme
ise medeniyetin bir parçası ve çağımızda tüm dünyayı saran küreselleşmenin
çıkış noktası olarak düşünülmelidir. Günümüzde insanlar kendi kültürleriyle
yaşamlarını sürdürürken küreselleşmenin cilvelerinden etkilenerek büyük ölçüde
kültürel değişmeye ve birleşmeye başlamışlardır.
Antropoloji,
“neden kültürler farklıdır” ‘ı incelemenin yanı sıra kültürlerin benzerliklerini
de göz önüne koymaktadır. Dünya nüfusunun yedi milyara yaklaştığı günümüzde
milyonlarca farklı kültürler olduğu gibi bir o kadar da benzerlikleri olduğunu
inkar edemeyiz. Bu noktada hiçbir kültür olmamalıdır ki, ötekine olan saygıyı
ve ötekinin, kendi kültürüne etkisini önemsemesin. Tüm dünya insanları farklı
kültür kavramlarıyla yoğrulmuş olsalar da ‘dünya kültürü’ olgusunu ortaya atıp
ortak amaçlar edinmelidir. Kaynakların tükenmekte olduğu gerçeği, yoksulluk,
açlık, insanlar arasında eşit olmayan dağılımlar modern dünyanın ortak kültürel
sorunu olmalıdır. Kültürler arası ilişkiler, ötekine olan saygı ile süreklilik
kazanacağı gibi, nesillere aktarılacak kültürlerin hem çeşitliliğini hem de
kalıcılığını sağlarken aynı zamanda kültürel değişimin de önünü açacaktır.
Çözüm olarak,
modern dünya insanı kültürünü muhafaza ederken dünyanın geleceği için küresel
sorunlarla savaşmalıdır. Kaynakları dikkatli kullanmalıdır. Yani; ötekini
önemsemelidir.
Kaynaklar ve Okuma listesi;
- Özmen, Abdurrahim, (2006), Farklılıkları
Anlamak başlıklı yazısı.
·
E-öğrenme
portalı ( Anadolu Üniversitesi )
·
Lévi-Strauss,
Claude (1971), Irk, Tarih ve Kültür, (Özgün
adı: Race et Histoire)
·
Çotuksöken, Betül (2003) Özgür Üniversitede 08.12.2003
tarihinde yapılan çalışma metni ( Maltepe Üniversitesi akademik yayınlar )
·
Özmen, Abdurrahim (2011) Sosyal/Kültürel Antropolojiye
Giriş, (Ankara Üniversitesi Uzaktan Eğitim Yayınları)
Özlem Y. Uçak - 2011
16 Haziran 2017 Cuma
Ma fille innocente
C’est chez le fleuriste que je l’ai vue pour la première fois; cette aimante, belle et adorable petite fille dont Aykut m’avait tant parlé avec beaucoup d’émotivité. Son innocence se lisait sur son visage et elle était tellement mignonne. J’ai eu envie de la serrer contre moi, je l’ai fait. Viens, ai-je dit. Elle a couru vers moi avec ses cheveux couleur de sable dans le vent. Elle souriait. Ses dents blanches, bien droites ne faisaient pas peur; au contraire elles me faisaient sourire aussi.
Quand son maître a voulu
partir dans un de ces pays étrangers dont j’ignore le nom maintenant, il l’a
déposée chez le fleuriste, comme une fleur dans son pot. D’après le fleuriste,
elle a commencé une grève de la faim; sans même avoir bu d’eau elle jeûnait à
mort.
On l’a emmenée à la maison,
cette petite fille fatiguée et épuisée. D’abord elle a fait le tour de la
maison, tout en gardant un oeil sur Aykut et moi. Après avoir fait le tour
comme une noble dame venue pour acheter la maison, elle s’est tranquillement
posée sur le fauteuil. Son air solennel m’avait enchanté. Je me suis approchée
d’elle et j’ai commencé à lui caresser les cheveux. On s’est aimé un moment
quand tout à coup son air calme s’est perdu, et a laissé la place à une colère.
En quelques secondes elle s’est transformée en une fille de rue agressive. Je
n’ai pas compris ce qui se passait. Elle a attrapé ma main avec sa bouche et
l’a percée d’un coup de dent.
J’ai sauvé ma main de sa
bouche et ai couru au robinet. J’avais eu un peu peur mais j’étais au moins
aussi têtue qu’elle. Je me suis calmement approchée d’elle, à nouveau. J’ai
commencé à la caresser avec l’autre main. La fille rebelle de tout à l’heure
était partie; la fille souriante et adorable était de retour. J’ai traîné mes
doigts lentement sur son cou. Elle souriait mais semblait inquiète. On aurait
dit qu’elle ne voulait pas que je le fasse mais qu’elle me trouvait plutôt
gentille. J’ai continué à lui caresser le cou tout doucement. Je voulais
qu’elle s’habitue à moi. Elle a mis sa tête sur mes genoux. Elle n’était plus
inquiète. Moi non plus.
On
se parlait, pas avec les mots mais avec le coeurs. On se comprenait. Sur ses
poils doux mes mains prenaient des ailes et s’envolaient. À ce moment là nous
sommes tombées amoureuse l’un de l’autre. Je l’ai caressée durant des heures,
elle n’a rien dit. Elle était sereine quand je continuais à l’aimer, j’ai
remarqué quelque chose de dure sur sa peau toute douce. Je n’ai pas tout de
suite compris ce que c’était et j’ai soulevé ses poils. J’étais effrayée face à
ce que j’ai vu. Son cou était tout déchiré, dur et gonflé. Le sang s’était
étalé sur son cou comme de la boue. Elle souffrait sûrement beaucoup. Comme
elle était innocente et peureuse. À ce moment-là on a compris que sa colère
était due à sa souffrance.
Je
l’ai prise dans mes bras et j’ai couru chez le docteur. Le fil qu‘on avait mis
autour de son cou lui avait coupé la peau, en s’enfonçant dans sa chaire et la
plaie s’était infectée. Quelqu’un d’autre aurait poussé des cris mais elle ne
disait pas un seul mot. Ça lui a prit des semaines pour se guérir.
Avec
le temps on s’est attaché encore plus. À part son calme, son visage souriant,
sa gentillesse n’enchantait pas que moi mais bien tout le monde. Ses jambes
longues, fines et droites étaient chétives mais elle pouvait courir d’une force
incroyable. C’était le meilleur des plaisirs de voir ses cheveux s’envoler dans
l’air. Elle était souffrante c’était sans doute l’origine de sa maturité. Elle
était le sage qui a su porter le poids du monde sur ses épaules. Sa fidélité et
son intelligence étaient les pouvoirs qu’elle utilisait pour charmer le monde.
Treize
ans de bonheur passés ensemble. De pur bonheur... Après ces treize années, un
jour, les nuages noirs planaient sur nous. Elle avait une insuffisance
hépatique. Notre belle fille qui nous souriait en cachant sa souffrance... Qui
sait quelles douleurs insupportables elle avait eues. Elle était tellement
innocente et belle que nous avions cru que son intérieur, ses organes étaient
aussi sains que son beau visage. On s’était trompé; elle était très malade. Le
sourire sur son visage n’était que la bonté de son coeur. Comment avons nous pu
ne pas comprendre qu’elle était malade?
Le
jour où elle est morte, nous avons perdu le goût de vivre. Six ans ont passés
et nous ne l’avons toujours pas retrouvé. C’était une amante, une compagne de
toujours, une amie, un ange fidèle et passionné comme vous n’en avez jamais vu.
Un ange passionné de la vie, de la bonté, de la beauté, de l’amour...
Je n’étais pas avec elle
quand elle est morte. À l’arrivée de la mauvaise nouvelle j’étais affligée.
Maintenant que j’y pense, je comprends à nouveau à quel point elle était
dévouée. Elle avait retardé sa mort. Juste pour ne pas m’attrister trop elle
avait continué à souffrir. Elle avait attendu que je m’éloigne d’elle pour
mourir. C’était le plus grand des dévouements. Un sacrifice de soi qu’un humain
Telle était notre fille innocente
Quel était son nom? Elle s’appelle Léssie
Özlem Y. Uçak
KIZIM BİR MASUM
İlk kez bir çiçekçide gördüm, Aykut’un günlerdir heyecanla
anlattığı sevecen, insan canlısı, güzel mi güzel kızı. Masumiyeti yüzüne vuruyordu.
Beni öyle bir çekti ki içimden sımsıkı sarılmak geldi, sarıldım. “Gel” dedim. Kumral
saçlarını savurarak yanıma koştu. Gülümsüyordu. Düzgün beyaz dişleri
ürkütmüyor, aksine beni de gülümsetiyordu.
Ailesi şimdi anımsayamadığım çok uzak ülkelerden birine
yerleşmek isteyince, onu da evin emektarı saksı çiçeğiymiş gibi bir çiçekçi
dükkânına bırakıp gitmişti. Çiçekçinin dediğine göre, terk edildiği gün açlık
grevine başlamış, günlerdir su bile içmeden adeta ölüm orucu tutuyormuş. Çok
zayıftı, bitap düşmüştü. Onun o haline kayıtsız kalmak imkânsızdı. Alıp eve
geldik.
Önce evin her yerini dolaştı. Bir yandan da beni ve Aykut’u gözden
kaçırmıyordu. Satın almaya gelmiş asil bir hanımefendi gibi keşfini yaptıktan
sonra sakince bir koltuğa oturdu. Evi sahiplenen ağırbaşlı halleri beni de
keyiflendirmişti. Yanına yaklaşıp saçlarını okşamaya başladım. Bir süre böyle
seviştik. Sonra birden, sakin hali yerini hırçınlığa bıraktı; saldırgan bir
sokak kızına dönüştü birkaç saniyede. Ne olduğunu anlayamadan ağzıyla hızla
elimi tuttu ve bir hamlede dişini geçiriverdi.
Elimi ağzından kurtarıp musluğa koştum. Biraz ürkmüştüm fakat
en az onun kadar inatçıydım. Sakince bir daha yaklaştım. Sağlam elimle onu
sevmeye başladım. Az önceki hırçın kız gitmiş, gülümseyen sevimli kız geri
gelmişti. Parmaklarımı boynuna doğru götürdüm yavaşça. Gülümsüyor ama çok da
tedirgin duruyordu. Sanki okşamamı istemiyor gibiydi. Bir yandan da
hoşlandığını söyler bir hali vardı. O an tek arzum bana alışması ve güvenmesi
oldu. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Boynunu hafifçe okşamaya devam ettim.
Başarıyordum. Kafasını kucağıma yatırdı. Tedirginliği geçmişti, benim de
öyle.
Konuşuyorduk, sözlerle değil yüreklerimizle. Anlıyorduk birbirimizi.
Yumuşacık tüylerinde gezdirirken elim kanatlanıp uçuyordu sanki. Birbirimize
âşık olmuştuk. Dakikalarca kucağımda yattı, sakin bir bebek gibiydi,
huzurluydu. Sevmeye devam ederken, o yumuşacık tüylerin arasından kolaylıkla
ayırt edebileceğim kadar sert bir şey elime değdi. İlk anda ne olduğunu
anlayamadım. Saçlarını kaldırdım. Gördüğüm karşısında ürpermiştim. Boynu
paramparça, kaskatı ve şişti. Kan, pis bir çamur gibi tüm boynuna sıvanmıştı.
Çok acı çekiyor olmalıydı. Ne de masum ve ürkekti. O an anladık ki
hırçınlıkları acı çektiği içindi.
Kucakladığım gibi doktora götürdüm. Boynuna bağlanan ip, o büyüdükçe
derisini kesip içine girmiş ve iltihapla dolmuştu. Bir başkası olsaydı acısıyla
yeri göğü inletirdi ama o gıkını çıkarmıyordu. İyileşmesi haftalar aldı.
Zaman ilerledikçe daha bir bağlandık birbirimize. Sakin
mizacı, güler yüzü bir yana kibarlığı sadece beni değil herkesi büyülüyordu.
Uzun, ince muntazam bacakları cılızdı ama hışımla koşabiliyordu. Saçlarını
savuruşunu izlemek keyiflerin en güzeliydi. Cefakârdı kızımız, olgunluğu bundan
geliyordu sanki. Hayatın yükünü omuzlarında taşımayı başarmış bilgeydi adeta.
Sadakati ve zekâsı, insanı kendisine âşık etmek için kullandığı güçleriydi
galiba. Ve güzeldi, çok güzeldi.
Tam on üç sene birlikte mutlu olduk, çok mutlu olduk. On üç
yılın ardından bir gün, kara bulutlar tepemize toplandı. Karaciğeri iflas
etmişti. Acısını içinde yaşayıp yüzümüze gülümseyen güzel kızımız ne ağrılar ne
acılar çekmiş olmalıydı, ah! Öyle masum
ve güzeldi ki; sanki o güzel yüzü kadar içi de, organları da tertemiz gibi
gelmişti bize. Yanılmıştık; o çok hastaydı. Kalbinin güzelliğinden başka bir
şey değildi, yüzündeki gülümseme. Nasıl anlayamadık hasta olduğunu?
Öldüğü gün kocaman bir kor düştü içimize. Altı yıl geçti ama
hâlâ sönmeyen bir kor! O bir sevgiliydi, bir dost, bir arkadaş, hiç bir yerde
tanık olamayacağınız kadar sadık ve tutkulu; hayata, iyiye, güzele, sevgiye
tutkulu bir melekti.
Öldüğü sırada yanında değildim. Haberi geldiğinde üzüntümden kahroldum.
Şimdi düşününce, ne kadar fedakâr olduğunu bir daha anlıyorum; Ölmeyi
ertelemişti sırf beni çok üzmemek için acı çekmeye devam etmiş, ölmek için yanından
uzaklaşmamı beklemişti. Gördüğüm en büyük fedakârlıktı onunki; bir insanda
bulun(a)mayacak bir özveri.
İşte; masum kızımız böyleydi. Yıllar sonra bana öyküler
yazdıran dört ayaklı sevgili.
Kızımızın adı ne miydi?
Onun adı, Lessi…
Özlem Y. Uçak
12 Haziran 2017 Pazartesi
Yeryüzüne Dayanabilmek İçin
YERYÜZÜNÜN MERKEZİ
Tezer Özlü’nün, zamanın dergilerine
gönderdiği yazıların toplandığı Yeryüzüne Dayanabilmek İçin adlı kitabını
okurken çocukluğuma kadar gittim.
Kitap yazarın, Avrupa’nın her yerindeki film
festivalleri, kitap fuarları hakkında yazdıklarından ve bazı önemli yazar ve
sinema yönetmenleriyle yaptığı röportajlardan oluşuyordu. Peter Weiss’ten Ulrich
Gregor’a bir çok önemli ismi okumak güzeldi. Ancak ben bambaşka bir tespitte
bulunuyordum.
Kitabın başlarında Kafka’nın bir öyküsü geçiyordu. Çocukluğunda ailesiyle
yaşarken duyduğu yalnızlığı iliklerime kadar hissedip özümsenemi sağlayan Kafka değil Özlü oldu. Öykünün
adı ‘Büyük Gürültü’ydü. Hikâye kısaca şöyleydi: Kafka odasındadır. Dışarıdan
gelen kapı gıcırtısını, annesinin kız kardeşlerine seslenişini, babasının dış
kapıyı sertçe çekip gidişini dinliyordur. Sonra yılan gibi sürünerek odasından
çıkmayı yan odaya giderek kızlara susmalarını söylemeyi çok ister ama yapamaz.
Nedeni çok derinlerde yatıyordur…
Kafka'nın hikâyesini okurken çocukken geçirdiğim bir günüm aklıma geldi:
On yaşındaydım. Caddenin
kenarındaki çocuk bahçesinde annemin işten eve gelmesini bekliyordum. O saatler
sanki kaçamak yaşadığım özgür anlardı. Bahçede benim gibi dört beş çocuk daha
vardı. Gözüm, kulağım onlarda olmasa da orada olduklarının farkındaydım. Sonra
birden yalnızlık duygusuna kapıldım. Boyumu aşan büyük, derin ancak bir çocuğun
korkusuzca karşısında durabileceği bir yalnızlıktı bu. Salıncaklar, kaydırak
her yer dingin, ürkünç bir sessizliğe büründü. Az ötede çılgınca işleyen trafik
on yaşında bir çocuğa hiçbir şey ifade etmiyordu. Koskoca dünyanın içinde bir
tek ben vardım. Sesler yalnızca içimden çıkıyordu. Türlü türlü. Onlarla
yaşayabilir miydim? Bu yaşımda fark ediyordum; o gün hissettiğim şey,
karmaşa içinde telaşlı bir yalnızlıktı. Yıllar sonra annemin gasilhanede
yıkanmayı bekleyen bembeyaz vücudunu gördüğümde o gün yaşadığım derin duyguyla
bir daha karşılaştım. Ve birden, içimde büyüyen başka başka insanlar olduğunu
ve onlarla yalnız olmayacağımı anladım. Kafka gibi.
Kitapta Rus sinema yönetmeni Andrei
Tarkovski’nin 84 yılında bir gazeteciyle yaptığı röportajın Özlü tarafından çevirisine
yer verilmişti. Tarkovski'nin tüm özgürlükçü insanları peşinden sürükleyecek
muhteşem fikirleri, gözü ve ruhu olduğunu öğreniyordum. Yönetmen röportajında,
bağımsız olmadığını söyleyen kişilere ne çok öfkelendiğini dile getirmişti. Bireyin
özgürlüğü ülkesinin özgürlüğüne bağlı değildir diyordu; ‘yaşayamadığın özgürlük için başkalarını suçlamak yersizdir. Yalnızca
düşler ve fikirler özgür olmalıdır.’ Tarkovski’nin özgürlükle ilgili
söylediklerinden yola çıkılınca insanın aklına pek çok şey geliyordu. Ama özünü
yoğurunca, yazmak tam anlamıyla özgürleşmek demekti. Yazılanlar da somut
görüntüsüydü. Hüznü yazıya dökerken hissedilen haz yazarın özgürce
duyacağı bir histi örneğin. Yani Tarkovski’nin söylemek istediği gizli gerçek
yazmaktı.
Kitabın bir diğer bölümünde Tezer
Özlü, 82’de yazar Peter Weiss ile Almanya’da yaptığı röportajına yer vermiş ve
şu soruyu yöneltmişti; “Her yazarın en çok sevdiği bir yapıtı vardır. Sizinki
hangisi?” Weiss’in ne yanıt verdiği önemsizdi. Kitap beni kendimle
yüzleştiriyor, makaleleri okurken düşünmeye itiyordu. Her zaman ilk yapılan
sonrakilere göre güzelliği, masumluğu ve verimliliği bakımından sorgusuz kabul
edilir olabilir miydi? İlk roman, ilk aşk, ilk iş gibi. Makalede bu fikrin
doğru ya da yanlış olduğuyla ilgili bir sonuca ulaşılmamıştı. Benim vardığım
sonuç; yazmaya karar verip başladığınızda ileride bununla ilgili size ne gibi
fayda veya zarar verir bilmeden içinizden geldiği gibi yazıyor olduğunuzdu. Yazmaya
tutkun olmak böyle bir şeydi.
Tutkun kişi, içinde saklı duran şeyi
sözcüklerle görünür yapmanın peşine düşmekteydi. Derken işler üçüncü dördüncü
kitaba gelince daha çok dikkat çekme ve insanlarda kalıcı iz bırakma hevesi
sarıyor, bir hırs peyda oluyordu. Bu hırsın kötü değil aksine iyi olduğunu
düşünmek de bir hastalık belirtisiydi.
Artık öyle bir hale geliniyordu ki,
yemek yerken, yürürken, müzik dinlerken, konuşurken, okurken, sevişirken hatta
uyurken sözcüklerinizi düşünüyor ve en sonunda ihtiraslı bir yazmak bağımlısı
oluyordunuz. Hikâyenizi yazarken bir sonra yazacağınız hikâyeyi düşünmeden
alamıyordunuz kendinizi. Yazmakta olduğunuz kafanızda bitmiş ve iş sadece
kâğıda dökmeye kalmışsa düşüncelerinize başka hikâyeler girmeye başlıyordu. Bu
hastalık asla iyileşmiyor, aksine katlanarak yayılıyordu.
Sonunda sözcüklerinizin yeryüzüne
dağıldığını gördüğünüzde, işte o an yeryüzünün merkezine oturduğunuz an oluyordu.
Her şeyin sizin etrafınızda döndüğünü hayal ediyordunuz. Bu size büyük bir gürültünün
içinde sonsuz ve bitimsiz bir yalnızlık duygusu veriyordu. Kafka ve diğer
sonsuz olan yazarlar gibi. Özlü gibi…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



