14 Ağustos 2022 Pazar

Resim Anlatımı: Moza Ve Ayçiçeği (Dorothea Tanning' in Eine Kleine Nachtmusik Tablosunun Hikayesi)

 

 

Dorothea Tanning- Eine Kleine Nachtmusik


MOZA ve AYÇİÇEĞİ

Kapıda başladı soyunmaya. Kolundaki saatten kurtuldu önce,  yani zamandan. Zaman, eve girdiği anda tıpkı bir bulut gibi indi yere, etraf flu bir yayvanlığa büründü. Saçını sımsıkı tutan tel tokayı, özel dikim bluzu, ipek pantolonu, dantelli sutyeni çıkardı sırasıyla. Yorgundu ve ihtiyarlamaya hevesliydi Moza. Bu gencecik yaşında. Onun değildi, sanki başkasına ait bir hayat vardı kapıların ardında.

İçeri girdiğine göre artık maskesini çıkarabilirdi. Altında başka bir yüz daha, onun altında bir tane daha. Sevecen, mutlu, iyimser, hayat dolu. Her biri için ayrı birer maske takıyordu Moza. Hayatı böyle yaşanır oluyordu. Ruhu ard arda taktığı bu maskelerin altındaydı. Sırf onun olan, kimseyle paylaşmadığı korkularına ve masum duygularının hoyratlığına ulaşana kadar maskeleri tek tek çıkardı yüzünden. Ürkek bir sokak kedisi kadar çıplak olana, ruhu açığa çıkana kadar sürdü. Her bir maskenin çıkışıyla bedeni, adeta bir sarmaşık gibi tüm evin duvarlarına, kapılara yayıldı.

 Dökülmeye yüz tutmuş, bakımsız ve yalnız bırakılmış ev vücuduydu şimdi. Her yerde yığılı onlarca anı, canlı kırmızısıyla zamana direnen halının altına saklanmıştı. Kapıların ardında onu bekleyen ruhunu giyindi ve daha sonra üzerine yeni hiçbir hatıra eklemediği eski anısıyla başladı konuşmaya.

Baba.

 “Dikkatli tut bakalım, ufaklık! Fotoğrafı duvara çivileyelim güzelce. Ayçiçekleriyle ne güzel oldu bahçemiz.”

“Her geçen gün daha çok benziyor sesim. Bu an’ı rüyalarımda tekrar tekrar yaşıyorum. Şimdi sarısı solmuş ayçiçeklerinin, o hallerini anımsamak istemiyorum artık!”

Birden elini fotoğraftan çekti;

“Beni neden yanına almadın? Küçücüğüm, neden bıraktın?”

Kapının ardındaki ayçiçeği fotoğrafı

Yerleri değişmemişti çocukluğunun. Bahçedeki ayçiçekleriyle çekilmiş fotoğrafı, duvarla öyle bütünleşikti ki, oradan koparıldığı anda duvar, yalnızlığını büyük bir yıkıntıyla gösterirdi. Fotoğrafın dış yüzeyinin zavallı görünümünün aksine ayçiçeklerin, soğuk, parlak, kaygan, dehşet verici görkemli yaprakları ve vücudunu saran sevecenliği capcanlıydı. Binlerce kez olduğu gibi Moza yine hissetti. Parmaklarını fotoğrafın üzerinde gezdirdi. Babasıyla en mutlu olduğu an buydu herhalde. Düşünüyordu, yıllarca düşünmüştü, bahçeye ayçiçeklerini diktikleri o günden daha mutlu bir anı, küçücük bir gülümseyiş bile anımsamıyordu.

Işıklı kapının ardındaki tablo

Elini duvara sürerek ilerledi. Kapının aralandığı odada ışık yanıyordu. İçeri girdi. Annesinin yaptığı soluk, gerçeküstücülüğün berbat bir kopyası gibi görünen tablo, duvarda eğri şekilde asılıydı. Tabloya bakarken bir kahkaha attı. Oda gergin tiz kahkahasıyla doldu. İsterik bir gülüşle;

“Nefretimi nasıl da çizmişsin? Bu senin nefretin, şimdi bana geçti. Tıpkı tablodaki gibiyim. Çığlıklarımla dolu şişirilmiş bir karnım ve boğazımda dolaşan yılan kollarla morarmış yüzüm. Kollarımdan dallar uzanıyor, zehirli bir sarmaşık gibi yürüyor içime. Tabloya bakınca seni değil kendimi görüyor olmak! Bir ayna gibi. Bedenimden fışkıran dala astım ben bu tabloyu. Kendimle birlikte.”

Kapının kenarına yaslandı ve devam etti;

“Doğmamı neden bu kadar istedin ha baba? Beni istemeyen bir kadına bıraktın ve beni terk ettin! Onu değil beni terk ettin sen! Ona benzediğim için değil mi? Kahretsin. Ona benziyorum evet. Onun kadar mutsuz ve yalnızım.”

Bugün bir başka bakıyordu tablo ona. Birden, tabloyu duvardan alıp sertçe yere attı. Üzerine basıp, Allah kahretsin, Allah kahretsin! Diyerek ezmeye, parçalamaya başladı. Kendini durduramıyordu. Her darbesinde, içinden adeta sıcak yoğun bir lav yere akıyor ve rahatlıyordu sanki.

Anne.

“Sen istedin diye bir çocuk verdim sana. Giderken götür onu da! Bana değil, sana ait bir kız çocuğu…”

Babası arkasına bakmadan çekip gittiğinde, kapıyı tükürükleriyle bulamıştı annesi. Bağırmaları, inlemeleri bu kapının ardında öylece duruyordu. Terk edilmişliği ruhsal çöküntüye dönüşen bir kadın. Dahası, onu istemeyen bir anne. Açtığı anda patır patır üzerine yağdı tükürüklü inleyişleri.

 “Anne olamayacak kadar bencil, ruhsuz bir kadındın sen! Tükürüklerinin izlerini kapıda hep görüyorum. Yok olmuyor. Beni hasta ediyor o tükürükler. ”

Annesinin öldüğü gün başladı maske takmaya. Bu odada kararmıştı onun ölü bedeni. İşte o zaman, ölü bedene bakıp ilk maskesini taktı.

Döşemesi yüzülmüş koltuğa oturdu. Tozlu masadan, Cortazar’ın okunmaktan yorulmuş kitabını çekti. 

Ele Geçirilen Ev

Julio Cortazar’ın meşhur öyküsünü, ezbere okunan dua, bir ayinin serenadı ya da plakçalarda takılı kalmış şarkı gibi okudu. Tıpkı öyküdeki gibi sıkışıp kalmıştı bu evde. Sonra, sözcükler ağzından çıkıp kulağını doldurdukça ağlamaklı duran dudakları neşemsi bir yayvanlığa evrildi. Kapıya doğru, 'Yemekte sana ne yapayım babacığım?' diye bağırdı.

Birden yüzü asıldı, sesi cılız çıkıyordu. Adeta içindeki, sakladığı birine seslenir gibi mırıldandı; 'Yine mi aynı konu? Bırakamam onu, babam o!  Koca ev, hepimize yetiyor işte.' 

Delinmiş yerlerinden sararmış, babasından gelen mektuplar vardı masanın üstünde.  Evi terk ettikten sonra her yıla bir mektup. Son yıl göndermemişti. Öldü dediklerinde bir maske daha takmıştı yüzüne. Bir tanesi kitabın arasında duruyordu. Aldı ve masanın üstündeki diğer mektupların arasına fırlattı.

 “Mektuplarla kendini affettiremezsin! Öldüğün için de affetmeyeceğim seni…”

Sonra da kitabı fırlattı. Mektuplar yere saçıldı. Korkmuştu. Yaptığının korkunç bir şey olduğu düşüncesiyle kalbi çarpıyordu. Ürkekçe eğilip topladı mektupları. Kalın ucuyla vibratör çıktı ortaya. O an hiçbir şey korkusunu dindiremezdi sanki. Kuytusuna aleti ittikçe fotoğraftaki ayçiçeklerin dalları ona daha çok yaklaştı. Ağzına bakıyorlardı. İçine gireceklerdi. Aleti ittikçe itti. Hızlandı. Sonra yavaşladı. Dallar uzaklaşıyor yerlerine geri dönüyordu.

‘Sevilmeye hakkın yok senin!’

 ’Hayır, yok kimse yok!’

‘Bir sigara içeceğim.' 

“Of anne. Yine bitirmişsin sigaralarımı. Sana kaç kere sigarama dokunma dedim.”

Bahçe kapısının önündeki ayçiçeklerinin solgun duruşlarının gölgesinde, pakette kalan son sigarayı yaktı.

Ayçiçekleri

Moza büyük nefeslerle sigarasını çekti, külünü halının soluk yerlerine salladı. Üç ayrı ırktan üç ayçiçeği vardı. Babasıyla dikmişlerdi oraya. Her şeye şahitti onlar. Derken bir gürültü duydu. Konuşma gibiydi fakat insan sesine benzemiyordu. Çiçeklerin dalları evin kapısından içeri doğru yürüyorlardı. Sonra, yaprakların her birinin üzerinde açılıp kapanan canlı gözler gördü.

'Bu da ne?'

Yapraklar, rüzgâr olmadığı halde kuvvetlice hışırdadı, gözler açılıp kapandı. 

'Artık gitsen,' dedi ses.

Ürktü, telaşla içeri girdi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor, kapının arkasında saklanıyordu. Ses, alaya alırcasına bir gülüşle;

Sen artık gitsene diyorum. Sıkılmadın mı bana bakmaktan? Ben senden çok sıkıldım. Senden, bu evden, içindeki köhnelikten. Arkadaki çiçekler canlı evlere bakıyor. Bense senin sıkıcı hayatına…'

Onlar çok eski dostlardı. Her bir yaprağı, kendi bedeninin canlılığıyla parlamış ve devleşmişti ayçiçekleri. Ağaç olmuşlardı. En sonunda konuşmaya karar vermiş olmaları ne şaşırtıcıydı. Aynı anda meraklandı. Tanıyorlardı birbirlerini. Moza onları ne kadar iyi tanıyorsa, ayçiçekleri de onu iyi biliyorlardı.

"Nereye gideceğim? Hem size ne! Hayatımı görme hakkını verdim tamam, ama karışma hakkınız yok!"

"İşte kendin dedin. Görüyoruz hayatını. Bomboş geçiyor. Hiçbir şey yok. Karşı evdeki sarmaşık dedikodunu yapıyor. Maskeli kız bugün hangi maskesini takmış diye dalga geçiyor. Kapıların ardını merak edip bize soruyorlar. Merak etme söylemeyiz bir şey. Sen babandan yadigârsın bize. Sahi sen neden takıyorsun bu maskeleri? Annene benzediğin için mi?”

“ Böyle yaparak annene benziyo…”

“Onun gibiyim işte siz de söylüyorsunuz!”

“Hayır. Sen annen değilsin. Sana davrandıklarıyla kendini ölçtün hep. O ilgisiz biriydi. Bu yüzden mi kimseyi yanına yaklaştırmıyorsun. -Onun gibi olduğunu düşündüğün için.- Yalnızlığı ve kendine acımayı seviyor insanlar. Ama sen bundan haz alıyorsun. Ayçiçekleri bile yalnız olmayı sevmez...'

Saatlerce sürdü haykırışları. Güneşin ilk ışığı halının üzerine aktıkça yaprakların gözleri bir bir kapandı. Sonra gözler yok oldu.

Ertesi sabah sıradan bir gün gibi maskesini takıp evden çıktı. Akşam olunca öbür günlerden farklı bir hevesle ve bunun şaşkınlığıyla geldi eve. Her zaman yaptığını yapmadı bu kez. Ne fotoğrafla konuştu ne de babasıyla. Bahçeye çıktı. Yapraklar yine göz göz açıldılar. Gece boyu babasını anlattılar ona. Ayçiçekleri evin, tablonun, fotoğrafın ve kapalı kapılar ardındaki odaların yerini almıştı sonunda, hatta onlar daha fazlasıydı. Çünkü canlıydılar, konuşuyor, anlatıyor ve dinliyorlardı. Böyle günler geçiyor, bu olağanüstü olaya tutkuyla bağlanıyordu.

O son akşam, ayçiçeklerin soluduğu nefeslerin yokluğu çökmüştü eve. Ayçiçekleri yerlerinde yoktu. Birden gitmişlerdi işte. Yıllardır orada duruyorlarken kesilmişlerdi durduk yere. Yere çöküp kaldı. Bir tanesi direnmiş olmalıydı. Dalları kapılara çarpıp kırılmış, içeri yaprak demedi savrulmuştu.

 “Çığlıklarınızı duyuyorum. Lanet olsun sizi kesenlere!”

Avuçlarının arasına dalı aldı, nefesiyle canlandırmaya çalıştı. Artık çok geçti. Yapraklar kararıyor ve büzüşüyordu. Üç beş  fazladan araba park etmek için çoraklaştırılmıştı ev. İşte şimdi, bu ev gibi olduğunu anlayacak kadar açılmıştı dimağı Moza’nın. Ayçiçeklerin olduğu yerde acıtıcı bir boşluk vardı. Onlar, yerini cehennemsi bir sıcağa bırakıp çürümeye terk edilmişlerdi. Ateşi yüzüne vuruyordu. İçi çok acıyordu. Kıpırdayamıyor, nefes alamıyordu. Adeta ölmüş bir vücuttan bakan donuk gözleriyle çiçeklerden kalan boş alana saatlerce baktı. Sonra birden, etrafa vurmaya başladı çıplak elleriyle. Kapılara, duvara, mektuplara, tabloya.

“Neden, neden? Neden gidiyorsunuz? Ne var bende…”

 “ Nefret ediyorum bu evden! Hepinizden!”

 Soğuk bir rüzgâr esti o anda. Saçları havaya kalkmış, göğe ulaşmak isteyen o günebakan gibi yukarı doğru uzuyordu. Bunu ilk kez duyumsadığında alnından akan sıcak ter buz gibi oldu. Titredi. O sırada alaca karanlığın içinde, yerde parçalanmış tablodaki yüzü görüverdi. Gözleri, aynı yaprakların üzerinde beliren gözlerdi. Onunla konuşan çiçeklerin gözleri. Uzunca baktı, onundu yaprakta açan o gözler...

“Siz haklıydınız, ben kimse değilim. Ben benim.”

Ayağa kalktı. Başka bir şeyler hissediyordu şimdi. Gitmekle kalmak, ölmekle yaşamak, yok olmakla var olmak arasındaki o ince çizginin üstünde dimdik ve dengede durduğunu fark ediyordu. Hangi tarafa yürüyeceğine karar verecekti. Kurtarabildiği yaprakları hassas bir nezaketle Cortazar kitabının arasına yerleştirdi. Kitabı yıllardır koymadığı rafa kaldırdı. Dağılmış mektupları topladı, kutuya koydu. Babasıyla olan fotoğrafı dolabın arkasına sakladı. Yere saçılmış tablo parçalarını topladı tek tek.

“Ben sen değilim. Senin gibi olmayacağım.” Derken her bir hücresinin canlandığını karşı koymadığı bir coşkuyla ayrımsadı.

Akan yaşlarını sildi. Yüzünün hassas yumuşaklığını hissetti. Hâlâ canlıydı ve güzel. Maskesizken bile.

Bir şeye geç kalıyor gibi aceleci, üzerine serili toprağı atıp dirilmeye hazırlanan bir ölü gibi soğukkanlı çekmeceleri  karıştırmaya başladı. 

“Çarşaf işimi görür...” 

Çarşafın üzerindeki solgun deseni ve ağır naftalin ile karışık ıslak bez kokusunu ilk kez duyumsadı. 

“Nasıl bir koku bu?” diye bağırdı.

“Bunca yıl bu kokuyla yaşadım…”

Ruhunun kuytularında beslediği o büyük yalnızlığı teninden fırlatıp atmaya öyle hazırdı ki; bunca zaman, ailesine ve ona yaşattıkları büyük değersizliğe artık tahammülü kalmamıştı. Hemen oracıkta, içi boşalana ve durulana kadar bağırdı. Çığlıkları sadece kendi duyuyor, bedeniyle birlikte ruhu da temizleniyordu.

Çarşafı aldı, tablonun, fotoğrafların ve mektupların üstünü örttü. Kapısı açık duran ve hiç kapatmadığı o odayı sıkıca kapattı.

Evden çıktı.  Artık yüzünde maske yoktu.

 

1 Ağustos 2022 Pazartesi

Masalsı Öykü: Kibrin Taş Tarihi



KİBRİN TAŞ TARİHİ

Yeryüzünün bir yerinde aklın alamayacağı kadar uzun bir sahil. Güneş neşeli bir top bu sahilde. Gökyüzü evrenin sonsuzluğunu gösterecek kadar berrak ve mavi. Sahilde geziniyor pelerinli bir kadın. Dur durak bilmeden çakıl taşı topluyor. Elinde tuttuğu şeffaf poşetin içi, küçük bir çocuğa oyuncak, sevgililerin utangaçlıklarını örtmeye çabalarken ellerinde oyalandıkları taş olmak isteyen onlarca taşla dolup taşıyor. Pelerinli kadın, avucuna her aldığı taşı ovalıyor, beğenmeyince fırlatıyor bir tarafa. Ortalık savaş alanı. Taşlar kanamaz ama hisseder. Onlar canlıdır, duyguları vardır. Tüm taşlar endişe içinde, sıra kime gelecek, kim koparılacak bu cennet gibi sahilden…

Birbirini çok seven iki taş; Pırıl ve Alacan. Olup bitenler Alacan ve Pırıl’ın umurunda değil. Deniz bardaktaki su kadar durgun. Sahilin kavisi balıketinde bir ananın kalçaları gibi dingin. İki güzel sevgili, Pırıl ve Alacan. Uzanmış, tuzlu suyun vücutlarını okşayıp geçmesinin keyfini çıkarıyor. Birden hava hırçınlaşıyor, öyle ya sahil güzel olduğu kadar coşkulu da. Dalgalar büyüyor. Alacan' ın teni üzerinden akan köpükle parlıyor. İşte o anda taş toplayan o pelerinli kadın onu görüyor, Alacan’ı. Elleri bir pençe gibi üstüne konuveriyor. Ayasının nemiyle hunharca okşamaya başlıyor. Uzaklaşıyor. Alacan kadının parmaklarının arasında. Korkuyla sahile, Pırıl’a bakıyor. Pırıl çığlık çığlığa, “Gitme! Nereye götürüyorsun onu? Beni de alın!” diye bağırıyor.

Kadın aradığını bulmuş olmanın sevincinde. Pelerinini rüzgârda savurarak sahilden çıkıp gidiyor. Böylelikle Alacan başka bir hayata doğru yola koyuluyor. Pırıl arkasından günlerce ağlıyor. Artık yapayalnız. Bir anda tepetaklak oluyor her şey, boş ve anlamsız geçiyor zaman. O kadar çok sıkılıyor ki kâbuslar görüyor. Alacan’ın muhteşem güzellikte bir yere götürüldüğünü ve onu unutacağını düşünmeye başlıyor. Ve gün geliyor, gitmeyi o da çok istiyor.

"Benim orada olmam gerekiyor. Gitmeyi isteyen o değildi bendim."  Demeye başlıyor yanındaki çakıl taşlarına.

 "Ne olursa olsun gitmeliyim!"

Bahar geliyor sonra yaz. Zaman masalsı sahilin dingin yavaşlığıyla ilerlerken Pırıl  taşların altına gömülüyor. Sahile gelen insanlar ne üzerine oturuyor ne de onu eline alıyor. Pırıl sonsuz bir hüzünle uykuya dalıyor. Derken bir gün, o aynı kadın sahile geliyor. Pırıl'ı taşların altından çekip alıveriyor.

Kendine geldiğinde etrafına bakınıyor. Çevresinde bir sürü taş var fakat burası sahil değil. Karanlık, sessiz ve cansız bir yer. Tenine dokunan kadife yumuşaklık çok farklı; hem ürkütücü hem de heyecan verici. Hoşuna gidiyor ve neşeyle yuvarlanıyor, bir sağa bir sola.

‘Başardım işte buradayım. Alacan, geldim... Bu yumuşak yerin üstündeyim ben de!"

 “Alacan neredesin?  Beni unuttun mu yoksa? Benim Pırıl...” 

Kimseden çıt çıkmıyor. Tekrar  sesleniyor,

“Alacan’ı gördünüz mü?”

 “Alacan diye biri yok burada. Burada olacağını nereden biliyorsun?” diye soruyor, yaşlı olduğu küçüklüğünden belli olan bilge bir taş. Taşlar yaşlandıkça küçülür ve yok olunca ölür.

“O çok önce geldi buraya!” diyor Pırıl ve bağırmaya devam ediyor, “Alacan neredesin?”

Yaşlı taş babacan bir tavırla, "Çok büyük bir dünyadasın. Arkadaşını bulman hiç kolay değil," diyor.

“Buradan başka bir yer de mi var?"

 "Bilmediğin çok şey var. Karışık, tehlikeli bir yerdesin. Kendini korumalısın.” 

“Neden korumalıyım?”

O sırada bir el tepeden inip yaşlı taşı alıyor. Pırıl bakakalıyor arkasından. Söyleyeceği pek çok şeyi diyemeden gidiyor sevgili yaşlı taş. Pırıl bir bakıyor ki, bu dünya düşündüğü gibi değil. Güneşin ve rüzgârın olmadığı, kuşların gökyüzünü kanatlarıyla çizmediği, karanlık bir dünyada. Her şey sönük, ölü gibi sessiz, boğucu ve korkutucu. Zaman geçiyor, aylar belki yıllar dolusu zaman kaybolup gidiyor. Pırıl çok kötü hissediyor, yanmış bir dal gibi kuru. İyodun üzerinde bıraktığı yol yol ışıltısını kaybeden, dalganın değmediği bir köşede unutulan zavallı bir taş gibi. 

“Hiç güneş doğmuyor. Böyle ne kadar zaman geçiyor anlamıyorum. Yüzyıllardır buradayım galiba…”

 Derken bir gün, yaşlı taş gittiğinden beri ilk defa, ortalık aydınlanıyor. Bir kadın çıkıyor ortaya. Aynı kadın olduğunu düşünüyor Pırıl. Kadifenin üstündeki taşlardan birini eline alıyor. Sonra bir tane daha. Bir tabloya yapıştırmaya başlıyor. O kadar büyük bir tablo ki, tüm duvar taşlarla doluyor. Onları boyuyor. Kırmızı, mavi, yeşil, sarı, turuncu, mor yollar yapıyor.

“Bu gökkuşağına benziyor,” diyor ve heyecanlanıyor Pırıl.

Tüm taşlar yerleştirilirken, Pırıl kadifenin üstünde kalıyor. Hırsı bir kat daha artıyor. Ne o çok sevdiği yumuşacık kadife yer, ne Alacan. Artık tek amacı tablonun üstünde olmak. O da gökkuşağının renklerine bürünebilir, çekici bir taş olabilir. Hiçbir şey bundan daha önemli değil... 

“Beni eline al. Ben de tabloda olmalıyım. Burada tek başıma kalamam…”

Derken sonunda Pırıl tablonun en üstüne yerleştiriliyor. Gece kadar karanlık oluyor Pırıl. Diğerleri gökkuşağı renklerine boyanırken o siyah oluyor. Kadın her gün onu okşuyor, fırçalıyor ve parlatıyor.

Gecenin Gökkuşağı tablosu, göz kamaştırıcı parlak ışıklı bir yere götürülüyor. Burası hiç karanlık olmuyor. Önünde durup onu izleyen bir sürü insan. Gözlerinde kendini ve insanların büyülenerek ona baktığını görüyor. Onlar tabloyu övdükçe Pırıl en güzel ve biricik olanın sadece kendisi olduğuna emin oluyor.

“Bir zamanlar ayaklar altında eziliyordum. Şimdi bakın bana! En değerli taş benim.”

Diğer taşlarla arası açılıyor iyice. Onlara büyüklük taslamaya başlıyor.

“Benim sayemde buradasınız. Ben bir taneyim, tekim. Olmasaydım bu tablo bir hiç!” 

Sürekli küçümseyen aşağılayan sözler söyleyip kendinin övülmesini isteyen küstah bir taşı kim sever? Onun üzgün, kederli yalnızlığını paylaştığı diğer taşlar böylesine alçaklık yapmasını nefretle karşılıyor ve onu içlerine almıyorlar. Her geçen gün büyüyen kibrine kimse engel olamıyor. Korkutucu ve dehşet verici yanılgının farkına varmasına artık imkân yok.

 “Herkes bana bayılıyor. En gözde benim. Ben olmasam bu tablo bir hiç…”

Bir gün kadın elinde başka bir tablo getiriyor. Pırıl’ı duvardan alıp yeni tabloyu asıyor.

“Neler oluyor, sen ne yaptığını sanıyorsun? Beni indiremezsin!”

O sırada bir kırılma anı oluyor ve Pırıl boşlukta savruluyor, kendini tablonun dışında yerde buluyor. Diğer tablonun üstünde onu görüveriyor. Alacan’ı. Her zamankinden daha parlak, renkli ve görkemli. Alacan’ı görünce tek anımsadığı mutsuzluğu oluyor, yalnız ve çaresiz geçen günleri.

“Sahilde insanlar seni ellerine alıp sevip oynarlarken bir kenarda durup izlerdim. Keşke beni de ellerine alsalar derdim. Onlar geçmişte kaldı. Bak şimdi neredeyim…”

 Bakışmaların dondurduğu havayı Alacan’ın sıcak gülüşü ısıtıyor. Pırıl o sıcaklığı aklının derinlerinde bir yerlerde hayâl meyal anımsayınca tamamen unutmadığını ayrımsıyor ve telaşa kapılıyor, kekeliyor. Ne diyeceğini şaşırıyor.

“Be-ben de bir ta-tabloyu süslüyorum. Üstelik b-baş taş-ş olarak. Bak işte orada! Hey! Tabloma koysanıza beni artık!”

“Seni gördüğüme çok sevindim. Az daha tanıyamıyordum, çok değişmişsin. Buraya nasıl geldin?”

“Sahilden beni de aldı kadın.”      

 “Sahile dönmenin yolunu aradım durdum. Seni çok merak ettim Pırıl. Çaresizdim!”

“Artık çok başarılı bir taşım ben. Burada en gözde benim.”

Kadın yerden onu alırken, Pırıl Alacan’a sesleniyor; “İşte, ait olduğum yere konuyorum bak! Çok güzel değil mi?”

Gururlu ve harika hissediyor. Çünkü giden o, yani terk eden. Çok daha güzel bir yere gitmek üzere olduğunu, Alacan’ın bu eskimiş yerde kalarak mutsuz olacağını düşündükçe göğsü kabarıyor.

“Bu sefer giden ben oldum, bak. Zavallı Alacan. Üzülme sen de bir gün iyi bir yerde olursun belki.”

Alacan arkasından sesleniyor.

“Kal benimle, atla! Ben de atlarım. Sahilimize geri dönelim.”

“Ben buraya aidim, anlamıyor musun? Sahile dönmem artık. Hoşça kal.” 

Tablo ilk zamanlardakinden daha izbe ve kötü kokan bir yere konuyor. Kadın gidince zifiri bir karanlığa bürünüyor her yer. Pırıl zamanın ne hızla geçtiğini bilmeden beklemeye başlıyor. Sahilde Alacan ile yeniden birlikte olmak yerine Pırıl tablonun üstünde bekliyor, yıllarca, yüzyıllarca bekliyor.

“Hey bakın, ben olmasam siz bir hiçsiniz. Baksanıza! Tablonun en gözde taşı benim!”

 

 

 

19 Temmuz 2022 Salı

Gerçek Öykü: Fil Hatun


 ...Prolog Dergi'de yayınlanan öykü...

 

 

FİL HATUN

 Buket Batutlan gezgin bir gazeteciydi, hani şu bağımsız denilenlerden. Köy kent dolaşıp gittiği yerlerde sıra dışı hayatları olan insanlar bulur hikâyelerini gazeteye yazardı. Şaşırtıcı, tuhaf ve bir o kadar gerçek, inanması güç yaşamları olurdu bu insanların. 

Neler nelerle karşılaşıyordu; ölüp dirilenler, tek seferde on bir çocuk doğuranlar, kalbi sağda yaşayanlar, kül olmuş yangın yerinden sapa sağlam çıkanlar, deprem göçüğünde günlerce bekleyenler ve fil hastalığına yakalananlar…

Bazı hikâyeler eğlenceliydi ama çoğu keder dolu olur ve Buket için her şeyin sonunda sadece bir hikâye olarak kalırdı. Son cümleyi yazdıktan sonra yoluna devam ederdi. Başka hikâyeler bulmaya koşardı. Derken bir gün tüm dengesini altüst edecek biriyle tanıştı. Ümmani Hatun’du adı.

Fil hastalığının pençesine düşmüş bir kadındı. Adı üstünde, hastalığının adı sadece fil değildi, iki yüz kilodan fazlaydı Ümmani Hatun. Buket, hikâyesini onun ağzından uzun uzun dinledi. Anlatacağı bir şey kalmamıştı Ümmani Hatun’un, fakat Buket bir türlü onu bırakıp gidemiyordu. Sanki görmek, ortaya çıkarmak, bulmak istediği başka şeyler vardı bu kadında.

O gün deniz kıyısına dik uzanan kalenin eteğine yayılmış bir çay bahçesine geldiler. Üç gün olmuştu. Bir yanı alabildiğine Akdeniz, diğer yanı kale ile örülmüş güzel bir yerdi çay bahçesi. Kalabalıktı etraf. Turistler,  bisikletle limana gelmiş genç sporcular vardı. Güney sahilinin en gözde ilçelerinden biriydi ne de olsa.

Ümmani Hatun bir eliyle bastonunu tutuyordu. Diğer elini Buket'e uzattı. “Keşke evde görüşseydik,”  dedi dişlerini sıkarak. Dakikalardır ayaktaydı. Ayak bileğinden baldırına doğru yılan gibi bir zangırdama başlamıştı. Boğum boğum yere dökülen bacakları iri cüssesini tutamazdı. Onun gibi birinin ayakta durması hiç kolay değildi. Buket koluna sıkıca sarıldı. Çok zordu, o kadar ağırdı ki bir düşerse kimse onu kaldıramazdı.

“Bize büyükçe bir sandalye ya da oturabileceği bir şey getirin çabuk!”

 

Kemikleri sayılan iki cılız garson orada öylece durmuş gördüklerinin gerçek olamayacağını düşündüren büyük bir şaşkınlıkla Ümmani Hatun’a bakıyorlardı.  Buket sinirlendi ve bağırmaya başladı. “Ne duruyorsunuz? Birleştirin şu iki sandalyeyi!” 

 “Benim gibi birini hiç görmüşler mi ki? Ne yapsın çocuklar? Merak ediyorlar işte.” Yine alıngandı Ümmani Hatun. Uzun uğraşlar sonunda sandalyeye oturabildi.

“Siz…”  deyip sustu Buket, doğru kelimeleri bulmak bazen öyle zor oluyordu ki, bu da onlardan biriydi.

“Herkesi olduğu gibi kabul ediyorsunuz. Değil mi? Gerçeği bir hamur gibi yoğuruyor, yumuşatıyorsunuz sözlerinizle. Çocuklar ayıp etti ama siz hiç önemsemiyor musunuz? Bu kadar alçak gönüllü olmak çok zor… Ben yapamıyorum. Yapamazdım yani. Nasıl bir duygu olduğunu anlamayı isterdim. Yani alçakgönüllü olmanın nasıl bir his verdiğini…”

“Baksana bana. Benden daha iri bir kadın hatta insan gördün mü hiç? Gönül de içeride geniş, alan çok.”

İmalı bir gülümseme yayıldı yüzüne. Espri yapabilecek kadar da zekiydi. Buket ne kadar gerginse de o çok rahattı. Parmağını yukarı kaldırdı. Buket gösterdiği yere çevirdi kafasını. Kaleyi gösteriyordu;

“Şu kalenin surlarını görüyor musun? Onların üzerinde sekerdik çocukken…” 

Surların hemen altındaydı masaları. Ümmani Hatun’u orada sekerken hayâl etmeye çalıştı, şu haliyle olanaksızdı, mümkün değildi fakat serkeş efeler gibi dik ve yalansız duran biri vardı karşısında. Su kadar berrak bir saflıkla gerçekti söylediği.

“O zamanlar hastalık başlamamıştı öyleyse… Yoksa nasıl çıkacaksınız oraya?” dedi Buket.

“Bir şeyim yoktu tabii. Şimdi oraya vinçle çıkmam gerekir.” Diye yanıtlayıp umarsız bir gülüş takındı yine. Narin ve tombul yüzünde gizleniyordu hassasiyeti. Yüzü öyle iriydi ki her şey orada saklanabilirdi. Başkasını etkilediğinin farkında olup bunu bilerek yapıyor olsa bile Buket onca tecrübeyle bunu anlar ve ona asla hayran kalmazdı. O masumdu ve gerçek. Gözlerinin etrafındaki ince çizgiler düştü. Ruhunun kırılganlığı olduğu gibi görünüyordu. Buket söylediğine pişmanlık duydu, onu kırıp üzeceğinden ödü patlıyordu.

“Kusura bakmayın! Bakmayın benim lakırdılarıma. Yıllardır olmadık yerlere gire çıka nezaketimi yıprattım. Siz de genç oldunuz, çocuk oldunuz.”

Ardından, belli etmeden onları gözetleyen garsonlara seslendi, “Gösteri bitti, haydi. Bize iki çay!” 

Hızını alamadı, diğer masalarda görgüsüzce bakanlara, “Neye bakıyorsunuz!” diye bağırdı. Ayağa kalktı bir iki şey daha söyleyecekti.

Ümmani Hatun, yaramaz çocuğunun ayıbını örten bir anne olgunluğundaydı, eliyle otur işareti yaptı. Buket utanmıştı ama kendini de tutamıyordu, homurdanarak oturdu.  Neyse ki iş fazla uzamayıp üzerlerine sel gibi yağan onlarca göz başka yöne döndü. Ortalık sakinleşti. İnsanların merhametsiz ve boş ilgisi işte sadece bu kadardı. Herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyordu.

 “Nerede kalmıştık?” diyerek kendini toparladı. “Surların tepesinde sekiyordunuz, sonra neler oldu?”

“Ne olacak ki? O son oldu. O günlerden hatıra sadece bu fotoğraf kaldı…”

Çantasından bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafın arkasında Nevzat’la Kale Hatırası, Nisan 1975 yazıyordu. 

“O zamanlarda hastalık başladı işte.” deyip fotoğrafı çantasına yavaşça geri koydu.

Sivrisineklerdi bunu yapan. Onların taşıdığı asalak solucan larvaları bonkörce bırakılmıştı gencecik bedene. Fil hastalığı vücudun, uzuvların, büyümesine, şişmesine sebep oluyordu. Ciddi bir hastalıktı, tam bir tedavisi yoktu. Çoğu insanın pek bilmediği bu hastalığın şeytani görevi yirmi yaşında güzel bir genç kızı file dönüştürmek olmuştu işte. Dolgun suratıyla elma yanaklı bir ev kızını andırıyordu şimdi, bir yandan da görüp geçirmiş, olgun, yılgın ve umarsız bir kadındı.

“Okuldan kaçar kalenin arkasından denize girerdik, kayalardan atlardım. Otuz yıl olmuş.”

Büyük beyaz bir yumağı andıran ellerini masaya koydu, sağlamlığından emin olunca kolunu dayadı. Derisi pörsümüş çantasını bir bebeği beşiğe koyar gibi yavaşça masaya bıraktı. İçine koyduklarının kıymetini o anda Buket öyle güzel anladı ki, çantaya o da elini sürdü ve Ümmani Hatun’a doğru biraz daha yaklaştırdı.

Çantasından siyah bir çakıl taşı çıkardı. Kocaman ellerinin içinde taş bir kayboluyor bir kalın pürüzsüz parmaklarının arasından görünüyordu. Filin hortumunun kıvraklığıyla hareket ediyordu parmakları.

 “Bu çakıl taşını niye yanınızda taşıyorsunuz?” “Ha. Bu mu?” Birden çocuksulaştı. Tatlı bir haşarılık sezdi Buket.

Çakıl taşı, bir gece vakti kimseden habersiz girdiği denizden hatıraydı. Hayatı boyunca iyot kokusundan hiç ayrılmamış birisinin, denizin o yakıcı tuzuna nasıl özlem duyduğunu anlamak hiç kolay değildi. Boğumlu yanaklarının üzerine nokta gibi konmuş yeşil küçük gözlerinin içinde parlayan bir deniz vardı o anda. Gözlerindeki ışıltı genç, güzel ve zayıf bir denizkızının bakışlarına dönüşmüştü.

“Gece denize girmek zevkli olmuştur, ben hiç girmedim,” dedi Buket, onun haşarılığının cesaretiyle.

“Girersin bir gün… Hava aydınlanana kadar denizde kaldım o gece. Çıkmadan önce bu siyah taşı aldım elime. O zamandan beri yanımda.”

 “Deniz yanımda, o da yanımda. Ama ben çok uzağım...” dedi gözlerini düşürerek. “ İkisini de görüyorum ama yaklaşamıyorum.”

“Fotoğraftaki genci diyorsunuz.” “Evet, Nevzat. O da yaşlandı tabii. En az benim kadar.”

 “Arada çocukları gelir bana, babaannelerine, yandaki eve geldiklerinde. Annesi hâlâ komşum. Benimkiler göçtü o maşallah!” deyip sustu. Buket bekliyordu. Nefes alışını, yüzünün hareketlerini, elini oynatışını izliyordu.

“Evin bahçe duvarından ara sıra konuşuyor benimle. Çocuklar yormadı değil mi seni diye sorar mutlaka, bir de nasılsın der. İyi olmadığımı bile bile. Benim iyi dememi bekler hep. Ben de iyiyim, derim ona. Üzülmesin o.”

Gördüğüne katlanamıyordu gözleri, yeşilimsi yaşlar nehir gibi aktı. Buket ezeli soğukkanlılığından hayat boyu ödün vermemişken o an içine bir yumruk oturdu. Sıktı kendini, belli etmeden yüzünü sildi.

Ümmani Hatun konuşmaya devam ederken çantadan fotoğrafı tekrar çıkarıp narin hareketlerle uzun boylu ince kızın üzerinde gezdirdi elini. Bükülmüş kenarları düzeltti.

 “Kimse fil olarak gelmek istemez dünyaya. Belki de filler bile. Çare var mı, Rabbim böyle istemiş beni… Sırf hayatta kalmak kolay. Alıyoruz işte nefes. Ama yeter mi? Bilmem ki…”

“Duvarı asma yapraklarıyla ördürdüm. Limon, kiraz kapatıyor neyse ki.” “Neden kapatıyorsunuz? Onu görmek istemiyor musunuz?”

“Ben onu görünce mutlu oluyorum ama o beni görünce olmuyor. Gözlerinde acıma ve hüzün görmek içime dokunuyor. Kararmış bir çift göz görmeye dayanamıyorum…”

“Belediyenin işçileri gelmedi ne zamandır. Çocukların geçmesi için duvarın bir tarafını yıktıracağım.”

“Mahallenin çocukları oynar bahçede. Hiç ses etmem onlara. Korkmazlar da benden. Fil Hatun derler bana, onlar koydu adımı. Bir onlar korkmaz benden. Senin var mı çocukların?”

“Çocuk mu?”  Afalladı. Okyanusların, bulutların ya da ağaçların var mı gibi bir soruydu bu? Çocuk yapmak hiç aklına gelmemişti ki Buket’in. Onları görüyordu ama ‘yapmak’ ve ‘sahip olmak’; korkutucu, heyecanlı ve onun için çok büyük bir şeydi.

“Ben yeni boşandım. Kısa sürdü, evlilik bana göre değilmiş. Çocuk yapacak zamanım olmadı.”

Buket ne kadar sıradan ve basit bir şey gibi söylemişti. Oysa kocası çocuk istiyorum dediği zaman o korkup kaçtığını şu anda kendisine itiraf ediyordu. Ümmani Hatun onu anlamış gibi gözlerine baktı ve kafasını salladı.

“Olsun. Benim de olmadı.”

Erkeğin yüzünde gezdirdi elini ve devam etti. “Ama olmadı işte. Rabbimin takdiri.”  

Ümmani Hatun gözlerini yere düşürdü.  Aynı anda Buket de. Ne söyleyeceklerini bilemiyorlardı. Aralarında doldurulması gereken koca bir delik oluştu. Biri pişmandı diğeri çaresiz. Sessizliği Fil Hatun bozdu; 

“Sen bilir misin? Bilmezsin sen de. Kendi kendine bir başına, yalnız. Etrafında kimse olmaması değil; ruhum yalnız, ruhumun yanında kimse yok. Ruhum kocaman bedenimin içinde çılgın gibi uçuyor, tenime çarpıp savruluyor. Gençken zamanın hızlı geçmesini istersin. Bir an önce okul bitsin, yaz gelsin, bir an önce göğüslerim büyüsün… Seni bekleyen geleceğe hızla ulaşma derdindesindir. Yaşayacaklarının merakı ve heyecanı vardır. Ama ben hiç böyle hissedemedim. Hep geçmişi, 'önceyi' sevdim. Yaşlandıkça zamanı durdurmaktan hatta bitirmekten korkmuyorum. Bunu anlayamazsın. Sen günahı temsil ediyorsun benim için, işlemediğim o dünyevi günahların cezp edici coşkusunu. Yaşarken aldığın hazzın sen farkında bile değilsin. ”

Zaman, o genç kızın hayatında ilerlemiyordu. O kız büyümemişti, okula gitmemiş, sevdiği adamla evlenmemiş, anne olmamıştı. Fil Hatun öylesine gerçekti ki Buket dokunuyordu hüzne, hiç olmayacak fakat olmuşçasına gerçek görünen hayallerine. Ümmani Hatun haklıydı; Buket yaşadıklarının değerinin farkında değildi. Aşktan kaçarak aşkı, kocasından ayrılarak sevgiyi, çocuğa zamanı olmadığını söyleyerek anneliği değersizleştirmiş, başka hayatlar peşinde koşarken adeta yaşamayı reddetmişti.

“Bir fotoğraf okşanmaktan yıpranır mı? Başına birşey gelmeden kaldırayım.”

Deyip çantasına özenle koydu. Buket, kocaman yüreğinden gözlerine oradan da parmaklarına giden o büyülü enerjiyi izledi. İşte o anda, her şeye rağmen Ümmani Hatun’un yaşama nasıl sarıldığını anladı. Daha önce çok kez tatmıştı acıma duygusunu. Bu başkaydı. Ümmani Hatun onu, hayattaki en önemli ya da belki de tek şeyin, aşkı yaşamak olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bıraktı. Çünkü Buket aşkı bilmiyordu, aşkın hiçbir türünü tanımıyordu. Hayata tutunmak için aşkın varlığının önemine inanmazken Ümmani Hatun‘u hayatta tutanın bu olduğunu anlayınca aslında hiç yaşamamış olduğunu fark etti.

“Birer çay daha içer miyiz? Nevzat’ı anlatın bana biraz daha.”

“Ne anlatayım. Dediğim gibi. Çocukları gelir bana. Benim çocuklarımmış gibi severim. O günlerin akşamında ağlarım sabaha kadar. Bunu sana söylüyorum.” Dedi ve sustu.

Bir daha Nevzat’ı anlatmayacaktı. Çünkü eğer anlatırsa, hayalinde yaşattığı, yalnızlığının içinde kalabalıklaştırdığı fotoğraftaki genç kızın hayallerindeki güzellikler kaybolurdu. İşte o zaman yaşayamazdı Ümmani Hatun.

“Çok yoruldum, gidip uzanmak istiyorum…”

Bunu söylerken, kuş gibi titrek elleri çantanın üstündeydi; içinde sakladıklarını sımsıkı tutuyordu.