2 Ekim 2020 Cuma

YÖ_Son






Gerçek bir hikâyeden esinlenilmiştir.


“Hayatlarımızı bir rüyayla karşılaştıranlar haklıymış. Uyanık uyuyor, uykuda uyanıyoruz.”
Montaigne

YARINDAN ÖNCE


BÖLÜM I

SAKLI MAĞARANIN GİZLİ KEŞFİ
15 Kasım 1988 Salı

Yağmur günlerdir hiç durmaksızın yağıyordu. Gök, kıymetli küçük çocuğunu terbiye etmeye çalışan sert bir baba misali, işaret parmağını bir aşağı bir yukarı sallayarak kahredici şimşeklerini yeryüzüne gönderiyor, yedi başlı ejderha gibi homurdanıyordu. Yeryüzü adeta korkudan altına kaçıran minik bir çocuktu, zifiri karanlığa sığınmış günün aydınlanmasını bekliyordu.
Soğuk, nemli bir kasım sabahıydı. Onca gürültüye rağmen Ecenur derin uykusundan uyanmamıştıı sıcak yatağını terk etmeye isteksizdi. Kendisini yataktan zorla kazıyıp banyoya attı. Yüzünden akan su damlacıklarını seyretti aynadan. Soğuk suyla tüm sinir uçları uyanmıştı. Geceden hazırlanmış okul formasını giyip, saçlarını arkadan ördü. Spor malzemelerini sırt çantasına tıkıp ekmeğin üstüne peynir sürmesi ve evden çıkışı sadece birkaç dakika sürdü. Her geçen gün bu süre kısalıyordu.
Dünden hiçbir farkı olmayan sıradan bir güne başlamanın gevşekliği vardı üzerinde. Okulun etrafı sakindi, henüz pek kimse gelmemişti. O esnada birden Aydın’la Melis önüne atladı.
“Hiç girme, gidiyoruz…”
“Nereye?”
“Yolda anlatırım… Görecekler şimdi, kaçamayacağız…”
“Kaçmak mı?”
“Evet, okulu asacağız… ”
Ece neler olduğunu anlayamadan birden kendini okulun dışında buldu. Sorgulamıyordu. O anda ne sorsa yanıt alamayacağını biliyordu. Anlaşılan her şey planlanmıştı. Aydın, diğerlerine haber vermek için köşedeki telefon kulübesine koştu. Beklerken baştan ayağı ıslanmışlardı. Ecenur yağmurluğunu çıkarıp gelişigüzel silkeledi ve Melis’le ikisine şemsiye yaptı.
“Hiç değilse kafamız ıslanmasın. Şimdi anlatacak mısın? Neler oluyor?”
“Toplanalım önce, merak etme hoşlanacaksın…”
Melis'in güvenli ama meraklı halinden bir maceraya atılmak üzere olduklarını anlamış ve ona güvenmişti. En iyi arkadaşıydı. Uzun sarı saçları, kıvrımlı, hafif balıketli vücuduyla çekici bir kızdı. Cazibesini kullanmayı iyi becerir özellikle olgun erkekleri mıknatıs gibi üzerine çekerdi. Ecenur iyi kalbi ve sıcaklığıyla çekerdi insanları. Daha pek çok huyları zıttı aslında. Ne var ki Ece çoğu zaman Melis'in bakışından ne söylemek istediğini bilirdi. Birbirlerini iyi tanıyor ve farklı olmalarına rağmen anlıyorlardı. Aydın telefonu kapattıktan sonra okul çıkışında buluştukları kafeteryaya doğru yürümeye koyuldular. Yağmurun yıkadığı sokaklarda en ufak bir canlılık yoktu. Güneşli günlerde etrafta cirit atan sıska kediler dahi kuytu yerlerinde büzüşüp kıskançlık dolu gözlerle önlerinden geçen üç kafadarı izliyordu.
Kafeteryaya vardıklarında Can ve Özgür onları bekliyordu. Ece Can'ı görünce hem fazlasıyla sevinmiş hem de merakı iyice artmıştı.
“Anlatın bakalım neler oluyor?” dedi Ecenur, Can’a sımsıkı sarılıp ondan aldığı sıcaklıkla coşkulu çıkıyordu sesi. Aydın olan biteni anlatmak için ağzını açtığı sırada Begüm’ün içeri girdiğini gördü. O hesapta yoktu.
“Senin ne işin var burada?”
“Okula girmediğinizi gördüm. Telaşlıydınız. Bir şey oldu sandım. ”
“Sen de gelirsin bizimle,” diye araya girdi Özgür. Geleceğine sevindiğini belli eder bir coşkuyla.
“Can ile bir mağara bulduk, falezlerin arasında. Gidip baktık. O mağaraya gireceğiz. " dedi Aydın haşarı bir çocuk gibi sırıtarak.
“ Mağaraya girmek için böyle bir havayı özellikle mi beklediniz?”
Ece hıçkırık nöbeti geçirmesine ramak kalmış sulu gözlü biri gibi duran koyu gri bulutları işaret etti. Aydın diğerlerin, özellikle Ecenur’un bu keşfi kaçırmayacağını biliyordu. İkna etmesi o kadar da zor olmamıştı. Özgür, Ece, Melis, Aydın ve Can hepsi de hazırdı.  Son anda Begüm de katılmıştı aralarına. Can’ın getirdiği eski model spor arabaya doluştular. Ece yanına kuruldu. Can mezun olmuştu. Eskisi kadar sık görüşemedikleri için özlüyorlardı birbirlerini. İkisi de iflah olmaz bir maceraperestti. Yeni yerler keşfetmeyi, yeni dünyalar görmeyi seviyorlardı. Kızları bile kıskandıran uzun kumral saçlarındaki altın gölgeler kafasını sağa sola salladıkça göz alıyordu. Puslu havaya inat güneş gibi parlayan ela gözlerini kısıp; “ heyecanlı mısın sevgilim?" dedi yanında oturan uzun bacaklı yarı İngiliz sevgilisine.
“Hem de nasıl? Hadi sür…”
Küçük yaşlarda Ecenur’a Can’ın yanından ayrılmamasını tembihlerdi anne babası. Okulca bir yere gittiklerinde, onun elini hiçbir zaman bırakmazdı. Gezip gördüğü yerlerin heyecanından çok bunun hazzıyla keyiflenirdi. Birbirlerinden ayrı hiç bir şey yapmamışlardı bugüne kadar ve ayrı düşünmeleri de imkânsızdı artık.
“Görünen o ki yine sürprizlerle dolu bir gün yaşayacağız. İp, fener gibi şeyler aldınız mı bari? Malum, mağaranın durumunu bilmiyoruz. Gerekli olabilir!” dedi Ecenur.
“Her şey tamam ” dedi Can, kendisinden emin bir ses tonuyla.
Kısa sürede falezlere varmışlardı. Can elini Ecenur’un omzuna atıp yanına doğru çekti. Sonra yumuşakça kolunu beline doladı. Ecenur bu anı perçinlemek için sımsıkı sarıldı. Aynı anda altı arkadaş etkileyici manzaraya baka kalmıştı. Sanki dünyanın ilk kurulduğu anda ve yerde, denizin bittiği gökyüzünün başladığı o ulaşılamayan ufuktaydılar. Gökle deniz birbirine sarılmış tek renk olmuştu, gri. Üzerinde durdukları kaya havada öylece duruyordu. Deniz metreler altında uğultuyla çalkalanıyordu. Rüzgâr öyle güçlü esiyordu ki her an havalanıp uçabilirlerdi. Aydın’ın sesi ile herkes kendine geldi:
“Evet, arkadaşlar, mağara tam altımızda bulunmakta.”
Yüzükoyun uzanıp kafalarını aşağıya uzattılar. Mağaranın ağzı görünüyordu. Yan yan basarak inilebilecek kadar dar ve uzunca bir merdiven vardı önlerinde.
“Bu merdiven hiç tekin görünmüyor! O yüzden ip getirdik” dedi Can, dikkatle incelerken.
İpi sağlam bir kayaya bağlayıp diğer ucunu sallandırdı. Uçurumdan düşer gibi inmektense ipe tutunarak inmek rahatlatmıştı herkesi. Düz bir alana ulaştılar. Denizin yüzeyine kadar yaklaşmışlardı. Birden derinleşen ve iri dalgaları olan coşkun deniz aç bir canavar gibi homurdanıyor dalgalar kayalara çarptıkça güçlü bir gel-git etkisi yaratıyordu. Bir ip daha çıkarıldı. Gidecekleri tarafa bir düğüm atılıp ipe tutunarak kayanın kenarından içeri doğru yürümeye başladılar. Düşmek çok tehlikeliydi. Ayrıca oradan karaya çıkması neredeyse imkânsızdı. Önce, en irileri olan Özgür yürümeye başladı. Ardından gelmeleri için seslendi. Nemli kayalarda yankılanan gürültü mağaranın ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu. Bir avluya ulaştılar. Önlerinde duran manzaraya büyülenmiş gibi put kesilip öylece bakakaldı hepsi. Kimseden en ufak bir ses çıkmıyordu. Avlu mağarayı ikiye bölmüştü. Dalgaların okşadığı yerden geçmeden içeriye devam edemezlerdi. Her dalga arasında yaklaşık otuz saniye süreleri vardı. İlk Aydın geçti. Ardından bir dalga ak köpükleriyle yıkadı zemini. Sırayla Begüm, Ecenur, Melis ve Can geçti. İçeri doğru yürüdükçe gün ışığından uzaklaşıyorlardı; göz gözü görmez hale geldi. Can getirdiği feneri açtı. Kulakları tıkanmış, ağır yosun kokusu ve aşırı rutubet burun deliklerini yakmaya başlamıştı. Ama yine de içlerini ürperten o karanlık heyecanlarını ve maceracı ruhlarını besliyordu.
Sonunda mağaranın en dibine kadar vardılar. Nefes almakta epey zorluk çekiyorlardı. Denizin hırçın dalgalarıyla dövdüğü mağaranın penceresi gibi duran büyük oyuktan uçsuz deniz görünüyordu. Ağlamaklı beyaz bulutlar tıpkı şefkatli bir baba gibi denizi göğsüne bastırıyor, onu avuturcasına sarıp sarmalıyordu. Deniz uyumak istemeyen huysuz bir çocuk, gökyüzü de onun müşfik annesiydi ve evladını yağmurla bezenmiş coşkulu bir şarkı eşliğinde sakinleştirmeye çalışıyordu. Böyle bir havada lise arkadaşları saklı kalmış mağaranın keşfinin tadını çıkarıyordu.
“Dönüş yolunda önden gidip fotoğraflarınızı çekeceğim. Bakarsın meşhur oluruz ne dersiniz!” Diye sevinçle bağırdı Aydın. Bir an için bunun gerçek olabileceğini düşündü hepsi. Anın tadını bir tek Begüm yaşayamıyordu; “Artık dönsek mi?” dedi tadında bırakma içgüdüsüyle. Bir an önce çıkmak istiyordu. Fakat kimsenin dönmeye niyeti yoktu. Özgür bu anı kolluyordu, birden atıldı, “Siz devam edin, biz Begüm’le burada bekleyelim,” dedi. Bu gizli mağarada cesaretini toplayıp Begüm’e açılacaktı. Aşkını itiraf etmek için buradan daha iyi fırsat bulamayacağını düşündü. Diğerleri mağaranın büyüsüne kapılmış başka bir şey umursamazken, Özgür ile Begüm’ün kalma teklifine karşı gelmedi.  Oyuktan içeri doğru devam ettiler. İlerledikçe oksijen seviyesi azalmış Ecenur’un üzerine tuhaf bir ağırlık çökmüştü. Ama mağaranın görkemi, hiçbir olumsuzluğu önemsemeyecek kadar onu kendinden geçiriyordu. Fotoğraf makinesinden parlayan her flaşta bastığı yer aydınlanıyordu. Kör edici zifiri karanlığın içindeydi fakat ruhu hiç olmadığı kadar hafif, dingin ve huzurluydu.
Zaman mağaranın içinde adeta başka bir dünya diliminde işliyor, hızla ilerliyordu. Günün neresinde olduklarını unutmuş tüm dikkatlerini içerideki gizemli, uğultulu ve loş ortama vermişlerdi.  Ecenur kolundaki saatin fosforlu rakamlarından öğleni geçtiğini fark etti. Okul çıkış saatine az kalmıştı. Bu gezintinin gizli kalmasını istiyorlarsa bir an önce yukarı çıkıp kendilerine çeki düzen vermeli ve normal hayatlarını anımsamalılardı. Dönüş yoluna geçtiler.
“Sevgilim iyi misin?” dedi Can. Tam bu sırada gelen çığlık sesiyle yankılandı mağara. Herkes irkildi. İmdat sesleri gelmeye devam ediyordu.
“Acele edelim. Daha hızlı!”
Koşmayı denediler ama nafileydi. Yerler kaygandı.
“Geliyoruz, iyi misiniz, iyi misiniz…” diye seslendi Can.
Begüm inlemeyle mırıldanma arası boğuk sesler çıkarıyor, söyledikleri anlaşılmıyordu.  İpe tutunarak geçtikleri yere geldiklerinde, Özgür’ün uçurumun kenarında yattığını gördüler. Dalga onu devirmiş, kafasını kayaya çarptığı için bayılmıştı. Büyük bir dalga her ikisini de götürebilirdi. Begüm, korkudan kenara sinmişti; ama bir yandan da Özgür’ün bacağından tutarak denize kaymasını engellemeyi başarıyordu. Can yedek ipi çıkardı ve düğümler attı. Bir ucunu Aydın’a verdi, diğer ucunu kendi beline bağladı.
 “Önce sen,” dedi Can, emreden ses tonuyla. Begüm’ü çekmek zor olmadı. Ortalama insan ömrünün sadece dörtte biri kadarını yaşamışken, şahit olunacak en dehşet verici olaylar sıralamasında belki de ilk sıraya konmayan ama hatırı sayılabilecek bir korku yaşayan sıska bedeni, büyük harflerle hissettiği endişe duygusuyla minnacık kalmıştı. Tepeden tırnağa ıslanan bedeni ince bir tüy gibi titriyor, soğuktan buz kadar şeffaflaşmış yüzünden mağrur gözyaşları süzülüyordu. Bebek kadar savunmasız ve aynı zamanda az önce yaşamaya başladığı aşkla da olgun bir kadın olmuştu adeta. Onların gördükleri ise sudan çıkmış çaresiz balık gibi çırpınan bir kızdı sadece. Can Begüm’ün ardından ipi Özgür’ün beline bağladı. Aksi halde dalganın gücüne karşı koyamaz ikisi birden denize yuvarlanabilirdi. Islaklığın verdiği ağırlıkla külçe gibi olmuş Özgür’ü çektiler. Aydın, çok seri hareketle çözdüğü ipi Can’a geri fırlattı. Dalga ipi sürükledi. Can diğer tarafta mahsur kalmıştı. Özgür baygındı, Begüm korkmuş şekilde bir yere büzüşmüş titriyor, Ece ölümün kokusunu duyan günbatımı kurbanları gibi gözlerini belertmiş boş boş bakıyordu. Can her şeyin düzeleceğini söylerken endişesini belli etmemeye çabalıyordu.
Ne kadar zaman geçti farkında değillerdi. Mağaranın duvarlarında Melis’in sesi yankılandı; “Bu taraftan, beni takip edin.” Arkasından yürüyen ambulans görevlisi ay ışığı gibi parladı. Elinde katlanmış bir sedye tutuyordu. Hiç arkalarına bakmadan süratle mağaradan çıktılar. Yukarı çıktıklarında güneşin dağlara yansıyan eflatun hali onları karşıladı.
Ecenur bambaşka bir yere çıkmıştı adeta. Karanlık, boğuk bir gezegendi dünya. Mağaradan farkı gökyüzünün ulaşılmaz görünmesiydi yalnızca. İçini burkan bir şey vardı. Eskisi gibi değildi gökyüzü, hava, kokular, sesler. Elleri ve ayakları uyuşmuş başı dönüyordu. Her şey çok fazla gelmişti bu kez. Hayatın ta kendisiydi bu; az sonra başına neler geleceğini bilmemek. Gün ışığının ve soğuk havanın etkisiyle yere düşüp bayıldı. Çok yorgundu ve uyumak istiyordu.

























BÖLÜM II

RÜYA GİBİ YAŞANAN HAYATIN GİZLİ ENDİŞESİ

Haber güzeldi: Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ni kazanmıştı. Aydın Ankara’da Spor Akademisi’nde okuyacaktı. Melis kazanamamıştı. Begüm ise, Özgür’den ayrılmamak için Antalya’da kalmayı yeğlemişti. Son yaz tatillerini hep beraber geçirdiler. Sonbahar geldiğindeyse hiç bilmediği bir şehirde, bilinmezlerle dolu bir hayata başlıyordu. Rahata ermesiyle birlikte, Can’ın yokluğu daha yakar olmuştu içini. Onu düşündüğü zamanlarda buz gibi yatakta put gibi yatan, elini ayağını oynatamayan pili çıkarılmış oyuncak bir bebek gibi çaresiz hissediyordu. Saatin alarmı Shocking Blue, Send me a postcard darling çalıyordu. Bu saati Can göndermişti. Kendisinin de aynı şarkıyla uyandığını, Ece’nin söylediğini hayal ettiğini yazmıştı son mektubunda. Can öğrenci değişimiyle Tokyo Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geçtiğinden beri birbirlerinden çok uzak kalmışlardı. Ece bu hasretliğe dayanabileceğini düşünmüştü ilk haberi aldığında. Ama özlemin ne demek olduğunu o zaman bilememişti. Neden o kadar uzağa gittiğine her sabah söyleniyor, sonra kendi kendine sinirleniyordu. Mektuplarında hep keşkeler vardı; keşke gitmeseydi, keşke o da gelseydi.
Eylül ayının ilk günlerinde yeni başlangıçların ilk adımlarını atarken karmakarışık duygu yüklemeleriyle şaşkın, buruk ve sessizdi Ece. Küçükesat Başak Sokak’ta bahçe katı, iki odalı bir ev buldu. Ev sahibi ikinci katta oturuyordu. Burayı kızı için almış, ancak kızı Amerikalı bir askerle evlenip ülkeden ayrılmıştı. Döner umuduyla satmak istemiyorlardı evi. Ece’yi kızlarına çok benzetmişler ve sevmişlerdi. “Kızımı andırıyorsun,” diyen kadın, konsolun üzerindeki fotoğrafı eline alıp özlemle baktı. Onun gibi uzun dalgalı saçları ve gülünce ışık saçan bir yüzü vardı. Güneşten kısmış gözleri Ece’nin çekik gözlerini andırıyordu. Ece, kadını sevmişti. Daha da önemlisi iyi komşu olacaktı kimseyi tanımadığı bu koca şehirde. Hayatını istediği gibi yaşamasına engel olunmamıştı. Cesurdu ve kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilecek kadar akıllı.  Ne annesini ne de babasını incitecek, güvenlerini sarsacak bir şey yapmamış, onlar da kızlarını hiçbir konuda kısıtlamamışlardı. Aklını iyi kullanmak için özgüvene, yerinde kararlar vermek için doğru öngörüye sahip bir birey olarak büyüttükleri kızlarına her zaman güveniyorlardı. Ece hiç kimseye muhtaç olmadan hayatını yaşayabilmeliydi. Bu yüzden yaşayacağı yeri kendi başına seçmesinde bir sakınca görmemişlerdi. Henüz daha gençti. Cesaretini, tecrübesizliğinden doğan korkuyla beslenen temkinine borçluydu. Bir yandan da olgundu. Tek başına vereceği, belki de hayati önem arz edecek kararların yanlış olma endişesini hep taşıyordu.
Engebeli, hatta çıkmaz yollarla karşılaşacak, belki de yürüdüğü yoldan geri dönmek zorunda kalacaktı. Otobanlara girip yol kendisini nereye götürüyorsa hızla ilerleyecekti. Hayatı sadece kendisine aitti. İşte bu yüzden, vereceği kararlara daha fazla dikkat etmeliydi. Ailesinin sevgiyle suladığı fidanıydı o ve ağaç olma yolunda ilk adımı atıyordu.
Rüyasında sık sık denizin derinliklerinde yüzdüğünü görüyordu. Bir deniz yılanı onunla birlikte yüzüyor, soğuk derisini onu okşar gibi vücuduna değdirip çekiyordu. Onu bir yere götürmek istiyordu sanki. Dar kayaların arasından süzülen yılanı takip etmeye başladı. Derken parlayan bir ışık gördü. Güneşti bu; tıpkı bir deniz canlısı gibi denizin dibinde parlıyordu. Hiç düşünmeden ışığa doğru yüzdü. Birden yılan kaybolmuştu.
Okulun ilk gününün sabahında hemencecik sahiplendiği şirin evinin küçük salonunda koltuğa oturmuş gördüğü rüyayı deftere yazarken, Maria Callas’ın en ince kılcal damarlara kadar akan kadifemsi sesi eşliğinde sütlü kahvesini yudumluyordu. Büyük bir heyecan vardı içinde. İlk kez göreceği insanlarla tam beş yılını geçireceği bir yere gidecekti az sonra. Sınıf kavramı belli ki lisede kalmıştı artık. Bundan sonra amfilerde, blucinle, hatta eşofmanlarla derse girecek, sorumsuzca dersi asmanın verdiği o yasak olanı çiğnemenin dayanılmaz cezp ediciliğini bundan böyle hiç yaşayamayacaktı. Çünkü hep bir adım sonrasını düşünmek zorundaydı. Can da üniversiteye başladığı ilk gün böyle heyecanlı mıydı acaba? Emindi, o da bunları hissetmiş olmalıydı. Üniversiteye beraber gitmenin, özgürce ve gönüllerince yaşayacaklarının hayalini kurmuşlardı defalarca. Özlem, her şeye alışıp da buna alışamayacağı yoğun duygularla sarıp sarmalıyordu yüreğini. Akşam eve döner dönmez ona mektup yazmaya karar verdi. Carmen operasını sonuna kadar dinleyecek vakti yoktu, teybin stop düğmesine basıp evden çıktı.
Selvi boyuyla giydiği dar blucin pantolon bacaklarını daha da muntazam gösteriyordu. Dalgalı saçlarını açık bırakmış, limonküfü rengi boğazlı kazağıyla bal rengi saçları oldukça ahenkli görünüyordu. Amfinin en tepesinde yalnız oturmuş herkesi tanırmışçasına gülücükler dağıtan, sımsıcak görünümlü esmerce bir kızın yanına oturdu. Denizin kokusunu aldı ondan. İnce, uzun parmaklarıyla güzel elleri vardı. Kız rahat ve sıcak bir tavırda “ Merhaba Müge ben,” dedi.
“ Merhaba, ben de Ecenur.”
“Kolay bulabildin mi amfiyi? Burası dolambaç gibi. Bulana kadar bir saat aradım.”
“ Daha önce okulu gezmiştim, bulmam pek zor olmadı.”
Ece bunu söyledikten sonra ne kadar temkinli biri olduğunu hissettirdiğini fark edip, ukalalık yaptığını düşündü. Biraz utandı. Daha yumuşak bir giriş yapmak için;
“ Ama haklısın, çok büyük. Daha bilmediğim bir sürü yeri vardır,” dedi utangaçça tebessüm ederek.
“Ankara’ya gelmiş miydin daha önce?”
Ece şaşırdı, Ankara dışından olduğunu nasıl anlamıştı.
“ Bir kere geldim. Okulla Anıtkabir’i ziyaret etmiştik. Nereden anladın Ankaralı olmadığımı?”
“ Deniz kokuyorsun da.  Özlediğim bir koku...”
Ece inanamadı. Acaba az önce aklından geçeni ağzından mı kaçırmıştı?
“Bu imkânsız! Biliyor musun, sen de deniz kokuyorsun. Hatta buraya oturma sebebim bu. Nerelisin? Dur tahmin edeyim, Sinop mu?”
En çok görmek istediği yerlerden biriydi nedense. O şehre biraz daha yaklaştığını düşünmek hoşuna gitmişti.
“ Oo şekerim çok yukarı çıktın. Çok daha basit, hemen tahmin edebileceğin bir yerden geldim. ‘İnci’den geldim.”
“ Şehrine ‘İnci’ diyen bir tek İzmirlileri biliyorum.”
“Evet, İzmirliyim. Sen nerelisin?”
Ece, uzun uzun nereli olduğunu anlatmak istedi. Tam başlayacaktı ki, sessizlik oldu. Oradaki yaş ortalamasından hayli büyük bir kadın amfinin iki insan boyu kadar uzun kapısını zarif hamlesiyle itti. Amfi o kadar büyüktü ki mikrofon olmadan veya bağırmadan konuşulursa hiçbir şey duyamayacağını düşündü Ece.
“ Günaydın, arkadaşlar…”
Yanı başında söylemiş gibi çok net duydu sesi. Onlarca öğrenci olmasına rağmen bir elin parmakları kadar kişi karşılık verdi.
“ Geri kalanlar hâlâ uyuyorlarsa onları rahatsız etmeyelim, ben sessizce çıkayım,” dedi kadın; sesi daha da gür ve dalgacıydı. Utangaç sayılabilecek minik gülüşler ortamı canlandırdı. Yüksek sesle bir günaydın, çıkabilmişti gruptan. Ece daha ilk dakikada bu kadının özgüvenli, oturaklı ve karizmatik tavrından çok etkilendi. Burası farklı hayatların, bambaşka dünyaların yan yana oturduğu bir yerdi. Her şeyi, her yeri, herkesi keşfetmeliydi. Yaşama sanatını öğrenmek için tüm ipuçları bir bir önüne atılacaktı bir kemik gibi. O kemiği zekice bir hamleyle yakalayıp sindirmeliydi. Radarlarını tam açmalı, almalıydı her şeyi. Verme zamanı geldiğinde cömertçe verebilmesi için şimdi bolca almalıydı. Bir kullanma kılavuzu varsa hemen edinmeliydi mesela. Ama yok, başkalarının kılavuzlarını okumaktansa, kılavuzunu kendisi yazmalıydı. Babası da bundan söz etmemiş miydi ayrılırlarken? “Yeni hayatında geçmişin sana kılavuz, iyi kişiliğin de rehberin olsun. Karşına bir sürü yol açılacak, kılavuzunu yanından ayırma. Kim olduğunu ve hayattaki amacını asla unutma,” derken.
Ece kendisini hastalarını muayene ederken hayal etti bir an. Sırıttı kendi kendine. Prof. Dr. Aysen Savlı’ yı dinlemeye koyuldu. Ne kadar doğru bir karar verdiklerinden, çok kutsal ve güzel bir meslek olduğundan, okulun imkânlarından bahsetti. Kendi hikâyesini de anlattı kaşla göz arasında. Herkesi peşinden sürükleyebilecek bir çekiciliği olan, içi bilgilerle dolu, iyi ciltlenmiş bir kitap gibi kadındı bölüm başkanı.
“Baksana, kadın cevher yatağı gibi; kaç yaşında acaba?” diyen Müge’nin hayranlığı sesine de yansımıştı.
“Elli yok gibi görünüyor. Bir profesör için oldukça çekici. Ona âşık pek çok öğrencisi vardır her halde.” Bir an için onun yerinde olmayı istedi Ece. Diğer tüm kız öğrenciler gibi.
Neden sonra dikkatini amfideki kalabalığa verdi. Herkesle tek tek konuşmak istiyordu. Acaba nereden gelmişlerdi ve neden diş hekimliğini seçmişlerdi?  Erkekler koyu renk giyimliydi. Kızlarsa uzun saçlarını ya atkuyruğu yapmış ya da tertiplice enseden toplamış alacalı giysiler tercih etmişlerdi. Herkes bakımlıydı. Yayılan nur seli bambaşka tonlarda parlıyordu. Gözlerden fışkıran gençlik iksiri muazzam bir enerji yayıyordu etrafa.
O daha geceden hazırlanmıştı bugüne. Giysilerini, saçını nasıl tarayacağını, hangi küpeleri takacağını bile ayarlamıştı uyumadan. İçtenlikle gülümsedi, diğerleri de böyle yapmış olabilir mi? dedi, hem şaşkın hem kurnazca sırıtarak. O herkes gibiydi, herkes de onun gibi. Aynı olmak hoşuna gitmişti. Genelde sıradanlık zehrinin benliğine sürüldüğünü ve onu ele geçirmek için hızla yayılmaya hazır olduğunu hissettiği anlarda, ruhundan beynine hemencecik panzehirini şırıngalar, tekrar olmak istediği benliğe, görüntüye bürünüverirdi. Farklı olmayı seçerdi hep. Ama şimdi yeni ortama uyum sağlamak için herkes gibi olmak istiyordu. Ya da herkesin onun gibi olmasını.
“ Sana kahve ısmarlayabilir miyim? Daha yarım saat vaktimiz var.”
“ Harika, ekleri de ben ısmarlarım. Sabah heyecandan iyi kahvaltı yapamadım, acıktım şimdiden.”
Müge okula kayıt yaptırdığı gün tanıştığı birini gördü kafeteryada.  Kahve ve yiyecekleri alıp onun yanına oturdular. Yerine getirilmesi gereken bir görev edasıyla üstünkörü tanıştırdı onları. Thierry, üçüncü sınıf öğrencisiydi. Hafif dalgalı, kumral saçları, sivri burnu, derin ela gözleri, yumuşak ama etkili ses tonu vardı. Genel geçer yakışıklı görüşüne uygun olsa da, kişiye göre değişken; ama kesinkes çekici bir erkekti.
“ Memnun oldum Ecenur. Ece diyebilir miyim, yoksa Ecenur da ısrarcı mısınızdır?”
“ Sadece Nur da diyebilirsiniz. Anneannem bana hep Nur der.”
“Bana Thie diyenleri hemen düzeltirim. Thierry denmesi hoşuma gider.” Sesi, denizin kıyıya vuran dalgaları gibi yalıyordu kulaklarını.
Ece naifçe gülümsedi. “Peki, Thierry. Ben de memnun oldum…”
Ankara’da yapılacak şeylerden ve aktif olarak çalıştığı sualtı kulübünün faaliyetlerinden bahsetmeye başladı. Ece’nin nice zamandır katılmayı düşündüğü bir kulüptü bu. Fırsatın kendiliğinden önüne gelmesine sevinmişti. Thierry ile hararetli bor sohbete dalmışken vaktin nasıl geçtiğini anlamadı. İlk günde ilk derse bambaşka bir coşkuyla girdi Ece.
İki denizin sıcakkanlı iki kızı, birbirlerini daha iyi tanımak için zaman kaybetmek istemiyorlardı. Arayı kapatmaya çalışırmışçasına, birbirleri hakkında her şeyi bir anda öğrenmek ister gibiydiler. Ece’nin en hoşuna giden şey, ona çok yakın oturuyor olmasıydı. Seray adında dağcı bir kızla paylaşıyordu evi. Ece şanslı hissetti kendisini. Yapmayı istediği şeyler bir bir karşısına çıkıyordu.
İlk günün sonunda nihayet evindeydi. Yarım bıraktığı Carmen’i açtı. Sıcak duşunu aldı. Can’a yazacağı mektubun ön hazırlıklarıydı aslında. Onunla anıları sadece uzun mektupları yazarken canlanıyordu. Kimsenin bilmediği mabedi gibiydi. Yaşadıklarını yazdı uzata uzata. Yastığa kafasını koyduğunda gece yarısıydı.
Nur Ecem,
Sana bomba haberlerim var! Sıkı dur söylüyorum pardon yazıyorum. Begüm ile Özgür evlenmeye karar verdi. Bu bomba haber sayılmaz, zaten öyleydi dediğini duyar gibiyim. Şubatta nişanlanmaya karar verdiler, buna ne diyeceksin? Sahil Cafe‘de bir parti yapacağız. Aydın, sen ve Can mutlaka burada olun. Burnumda tütüyorsunuz.
Not: Aydın’a ulaşamadım. Görüşme fırsatınız oluyor mu? Ona haber edersin.
Kan kardeşin, Melis

*******************

Gözleri yerinden fırlayacaktı. Kirpikleri kirpi dikeni gibi batıyordu göz bebeklerine. ‘Ha gayret!’ diyordu kendi kendine. Yarın son iki sınav. Sonra sömestr tatili için Antalya’ya. Nişana yetişmeliydi bir de. Ece yediği içtiği ayrı gitmeyen minik bir arkadaş grubu yapmıştı. Müge ve Erin. Yerinde duramayan, enerjisini dizginleyemeyen eğlenceli biriydi Erin. Zekice espriler yapıp, sonra da ciddiyetini hiç bozmadan espriyi anlamalarını beklerdi. Bazen Erin’in yaptığı esprileri sadece Ece anlıyor, dakikalarca gülüyordu. Birbirlerinden çok farklı olmalarına rağmen iyi arkadaş olmuşlardı. Hafta sonu okuldan bir arkadaşlarının doğum günü partisine gittiler. Partiyi düzenleyen kız ev sahibi edasıyla karşıladı onları. Doğum gününün ona ait olduğu öyle belliydi ki, parlak pembe, degaje yakalı, vücudunu saran mini bir elbise giymişti. Ortamda çok uyumsuz ve komik duruyordu. Daha rock tarzı giyinilmesi gereken bir yerdi. Ece seviyordu böyle olmayı. Yeni tarzlar denemeye bayılırdı; özgür oluyordu o zaman. Annesinden geçen bir özellikti bu. Lise iki’de katıldıkları dans yarışması için annesinin diktiği kostüm, yaptıkları gösteriden daha çok hayran toplamıştı. Eflâtun renkte saten göz alıcı parlak kumaştan, düşük belli, dar bilekli şalvar, bir omuzu açık büstiyer giyinmiş, kafalarına Osmanlı kepi iliştirmişlerdi. Kreasyon tamamen annesine aitti. Türk hayranlığını göstermek ister gibi, buram buram Türk kültürü kokan bir kostüm hazırlamıştı acemi dansçılara. Birinci olmalarında kostümün etkisi de büyük oldu. Ece annesiyle, annesi de Ece ile gurur duymuştu o gün. Onun annesi en mükemmel anne idi, bunu defalarca ispatlamış, her yaptığı her söylediği Ece’ye yaşam kitabesi, kanun, hatta anayasa olmuştu. Hâlâ o kanunlar geçerliydi hayatında. Annesinin söylediğini anımsadı birden, ‘”İnsanları tanımak ayrı bir zanaat, öyle giydikleriyle olmaz,” diye geçirdi aklından.
“İkiniz de parlıyorsunuz, bu ne güzellik?” dedi parti sahibi şımarık kız. Sözleri hayranlık çağrıştırsa da bakışları kinayeliydi. Ece, doğum günü sahibi olarak, asıl onun iltifatı hak ettiğini düşündü iyi niyetiyle.
“ Sen de çok şıksın, elbisen çok hoş,” dedi.
Yaşça büyük biri yanlarına doğru gelirken, birkaç adım kala yüzüne gülücük serpiştirdi.
“Hoş geldiniz,” diyerek elini uzattı ortaya; önce kimin elini sıkması gerektiğini bilememişti belli ki. Ece elini uzattı, adını söylerken. Daha önce okulda gördükleri biri değildi. Doğum günü sahibi kız, yüzlerindeki meraklı bakışları sezinlemişti.
“ Erkek arkadaşım barın sahibidir. Onun davetlisiyiz bugün.”
Bu kıllı ve kendinden epeyce büyük adamın sevgilisi olmaktan anlamsızca gurur duyuyordu. Küstah halleri iğne gibi batıyordu yüzlere. Burnunu öyle dikleştirmişti ki, içine sinek bile kaçabilirdi. Oturacakları yere doğru yürürken Müge Ece’nin kulağına fısıldadı.
“Acaba Ağam mı desek?” gülüştüler.
Çok geçmeden diğer konuklar da gelmeye başladı; ama Erin ortalarda yoktu. Ece, doğum günü hediyesi seçme çabası içinde olduğunu, o yüzden geciktiğini düşündü.
“Keşke hediye alırken Erin’e de haber verseydik.”
“Erin’in hediye alacağını sanmam, aklına bile gelmemiştir. Sırıta sırıta pişkin girer şimdi,” dedi Müge. Demeye kalmadı Erin aynı şekilde geldi, elinde bir poşet tutuyordu.
“İnsanları peşinen yargılamamak gerekir,” dedi Ece hayat dersi verir gibi. Hayvan başı figürlü, tüylü ve büyükçe bir kolyeydi hediyesi.
“Kötü ruhları kovduğuna inanılırmış. Bu kolyeyi yakınında tutarak uyursanız kötülükler sizi uykuda yakalamaz ve hemen uyanırmışsınız.”
“Ne ilginç,” diyerek eline aldı kolyeyi Ece. Büyülenmiş gibi bakıyordu nesneye.
Erin poşetten bir tane daha çıkardı. “İlginizi çekeceğini biliyordum. O yüzden size de aldım.”
“Sen ne kibar bir arkadaşsın!”
Garson isteklerini bile sormadan masalarına koyduğu uzun kadehlere şampanya doldurmaya başladı. Şampanyanın uçuk sarı ışıltısı karanlık barı ışıldatıyor, taze mandalina kokusu çevreliyordu bu ışıltıyı. Erin yine kırıp geçiriyordu ortalığı. Kahkahaları neredeyse tüm barı çınlatıyordu. Üç arkadaş başarılı biten ilk dönemi kutluyorlardı bir de. Kadehlerini tokuşturarak kocaman bir yudum aldılar. Şampanyanın yoğun köpüğü damaklarını tatlandırmış, zihinlerindeki yorgunluğu bir anda alıp götürmüştü. Nihayet eğlenmeye başlamışlardı. Fakülteden pek çok tanıdık yüz vardı. Ama en şaşılacak şey, Ağa’nın ( barın sahibi) okuldan geniş bir çevresinin olmasıydı. Dedikodulardan öğrendiklerine göre burayı fakülteyi yarım bırakıp babasının parasıyla açmıştı. Ağa oğluydu gerçekten de. Kısa süre de olsa fakülteye gittiğine göre az da olsa mürekkep yalamış olmalıydı. Ama hiç de öyle görünmüyordu. Sanki beyninde kalabalık bir örümcek ailesi yaşıyormuş gibi bir görüntü çiziyordu. En ilginci de mekândı: Temiz bir işletme, muntazam garsonlar, rocktan caza kadar en iyi müzikler. Ama gel gelelim ki adam tam bir felaketti. Kötü bir takım elbise, 1970’lerden kalma topuklu ve sivri uçlu ayakkabı, jöleden sırılsıklam olmuş saçlar; sanki bir tiyatro oyunu icra edip kostümünü çıkaramadan buraya gelmiş bir tipti. Ece tanıdığı en ilginç adamı seyretmekten kendini uzun süre alamadı.
Bob Marley’ den ‘Get up stand up’ çalmaya başladı. Dans etmeyi çok özlüyordu. Müziğe yanıtsız kalamadı, birden ayağa kalktı. Dj’in yanına gidip dans yarışmasında birinci oldukları şarkıyı istedi. Prince‘den Kiss. Ritmik davulla başlayan şarkı kana kana içtiği su gibi iliğine işliyor, tüm hücrelerini dansa çağırıyordu. Gözlerini kapadı. Her hareketinde biraz daha havaya girdiğini hissediyordu. Estetik kıvraklığından yayılan elektrik, tıpkı güneş gibi çevresini eritiyordu. Pist boşalmaya, insanlar kenara çekilmeye başladı. Yıldızlar ışığını ona doğrultmuş, yeryüzünde dans eden parıltıya eşlik ediyorlardı. Şarkı bittiğinde bir alkış koptu. Gözlerini açtı. Yüzüne vuran ışıktan bir şey görmüyordu. Pistte tek başına olduğunu ve herkesin onu seyrettiğini anlayınca dört tarafa reveransını verdi. Biraz utanmıştı. Oturmak için hızla masasına doğru giderken ateş kadar sıcak bir el okşarcasına omzuna dokundu.
“Dansın çok güzeldi.” Sesi tanımıştı.
“Thierry merhaba, sen burada mıydın? Neden gelmedin yanımıza?”
“Uzaktan seyretmek hoşuma gitti. Kalabalıksınız.”
“ Evet, bir arkadaşın doğum günü. Sınıfın çoğu burada. Sen kimle geldin?”
“Sualtı kulübünden birkaç arkadaş. Gel tanıştırayım seni.”
Thierry bara doğru yürürken kalabalığı rahat yarabilmek için elini tuttu. Yumuşak bir plaj kumu gibi sıcaktı. Ece iliklerine kadar ısındığını, damarlarının genişlediğini hissetti. Elini nedense hiç bırakmak istemedi o an. İçtiği şampanyayla daha bir rahatlamış, yeni girdiği ortama çabuk uyum sağlamıştı.
“Nerede çalışıyorsunuz? Malûm Ankara’da deniz yok!”
“Her yer bizim çalışma alanımız; Ankara’dan bütün denizler aynı mesafede.  ”
Dalmak keyifli ve eğlenceli bir şeydi ama ciddilerdi. Eğlenmenin önemli bir çaba gerektirdiğini söyler gibiydi tavırları. Ece Thierry’nin hayatı oldukça önemser biri olduğunu hissediyordu.
“Biz her cuma altıda toplanırız. Bu hafta yeni bir dalıştan gelecek dalgıçlarımızı dinleyeceğiz. Katılırsan memnun oluruz,” dedi Thierry.
Derslerin yoğunluğundan özel meraklarını rafa kaldırmıştı. Artık indirebilirdi. Thierry, kadın vücudunu çağrıştıran ince belli yeşil bir bardaktan içki içiyordu. Ona da şarap söyledi. Ece birden şarap hakkında konuşmaya başladı. Evlerinde her hafta sonu mutlaka şarap açılırdı. Annesinin Londra’daki hayatından miras bir alışkanlıktı. Her şişesinde olduğu gibi her yudumun da ayrı bir karakteri, tarzı olur diyordu. Aynı üzümden aynı rekolte içilse de her şişede farklı bir tat alınabilirdi. Şarabın canlı olduğuna delildi. Çekici kılan da yaşayan bir şey olmasıydı. Sonra devam etti Ece.
“Sade, zarif ama etkili bir masada durmalıdır. Bir iki peynir çeşidi yeterli. Şarabın büyüsü yayılır kadehten masaya.” Thierry anlattıklarıyla çok ilgilenmiş gibiydi. Ece’nin göz bebeklerinde duruyordu gözleri. Saatlerce pek çok şey konuştular. Ece doğruldu, babasının doğum gününde aldığı su geçirmez kırmızı kayışlı saatine baktı, “Gitmeliyim,” dedi. Ve orayı hızla terk etti.
Sabah uyandığında Thierry vardı aklında. Özlem de vardı ama özlemin neye olduğunu tanımlayamadığı bir andı bu. Can ile eskisi kadar sık yazışmaz olmuşlardı son zamanlarda. Gözden uzak olunca gönülden de uzak mı oluyordu sevilenler gerçekten? Ayrılık sancısı yoktu artık yüreğinde. Sevginin bitmesi değildi bu; özlem yerini kabullenişin mutlak sakinliğine bırakmıştı. Uzaklardaki küçük bir yıldız gibi gecenin karanlığını aydınlatıyor; yine de yok olmuyordu. O tarafa doğru bakınca görülen minicik bir ışık gibi. Zaman su gibi akıp giderken, büyüsü ağrıları dindiriyor ya da belki uzaklaştırıyordu. Şu an, şimdi yanı başında hissettiği heyecanları dizginleyemiyordu.
Saate baktı dokuzu geçiyordu. Hayatındaki erkekleri düşündüğü şu dakikalarda, babası da vardı kalbinden beynine akan hafıza hücrelerinden canlananlar arasında. Onun sesini duydu yüreğinin atışlarında. Babasını aradı. Derslerinin durumunu anlattı, annesini ve kardeşi Eren’i sordu. Babasının sesini duymak ona hep iyi gelirdi, bebekken geceleri ağladığında sesini duymadan sakinleşmediğini söylerdi annesi. Özel şeyler söylemesine gerek kalmazdı, sadece duymak güven veriyor bu da ona yetiyordu. Güzel bir güne başlamak için adeta enerji içeceği almış gibiydi. Radyoyu açtı, Queen‘in ‘I want to break free’si çalıyordu, sesini açtı. Evinin önündeki bahçe karlarla kaplanmış minik beyaz bir golf sahası gibi görünüyordu. Perdeyi tamamen açtı. Kahvaltısını pencere önünde yaptı. Derslerinden fırsat bulup bitiremediği Richard Bach‘ın ‘Martı’ adlı kitabını eline aldığı sırada kapı çaldı. Nermin Teyze elinde dumanı tüten bir tabakla çıkagelmişti.
“Dolma yaptım, ne zamandır midene sıcak ev yemeği girmemiştir, yersin”.
“Çok teşekkür ederim. Sabah kahvesi içtiniz mi?”
Türk kahvesi yapmaya girişti. Nermin Teyze ile sohbet etmeyi seviyordu. Yargılamadan, dikkatle dinleyen iyi bir dinleyiciydi. Onunla en çok Can’ı konuşurlardı. Her seferinde Can’ı sorar, ardından uzun uzun nasihatler edip gençlikte olan yıllar geçse de izleri hiç silinmeyecek hataların nasıl yapılıverdiğini ve fütursuzca kanıksanıp nasıl tekrarlanabildiğini anlatır, kendi hayatından örnekler verirdi. Kimi komik kimi hüzünlüydü hikâyeleri. Ama ana fikirleri hep aynıydı. Gençleri anlayan biriydi Nermin Teyze. Emekli olmuş bir edebiyat öğretmeniydi, hayatını gençlere adayan çağdaş kadınlardan biriydi. Kocası ile pek konuşmazdı. İsmet amca konuşkan biri değildi çünkü. Ece ne zaman onlara gitse, ya gazete okurken ya da masada bir şeylerle uğraşırken bulurdu onu. Güleçti ama sessizliği karşısındakini yoracak kadar derindi kimi zaman. Acaba, gençliğinde de böyle biri miydi diye düşünürdü Ece. Gençliğinde çok konuşmuş, söyleyecek bir şeyi kalmamış gibi bir olgunluğu var. Ya da sadece kendisiyle konuşma vaktindeydi. Diğer yandan Nermin Teyzenin her zaman söyleyecekleri olurdu. Kızının hayatını anlatıyordu çoğunlukla; içinde bir yara olduğunu anlamak uzun sürmezdi. Amerika’daki yaşantısının zorluğu ve Türk olmasının getirdiği olumsuzluklar kara bir bohça gibi yığılıydı önlerine. Kızlarının mutsuz olduğunu gördükçe kahroluyordu.  “Hep bir eksik var kızımda. Yüzünde okuyorum onu,” dedi hüzünlenerek.
“Sence eksik olan nedir?”
Ece, ‘ülke özlemi veya çocukluğundan beri olağanlaşmış alışkanlıkların özlemi, anne baba özlemi’ gibi şeyler demesini beklerken, Nermin Teyze başka bir şey söyledi;  “Kızım acaba’larının içinde sıkışmış, enkaz altında kalmış bir depremzede gibi, “ demişti.
“Biz onu ne kadar özgüvenli yetiştirmeye çalıştıysak da, o hep korktu. İsterse burada kalabileceğini söyledim. Ama o gitmeyi tercih etti. Şimdi ise, ‘Türkiye’de kalsaydım nasıl olurdu, neler olurdu’, soruları yiyip bitiriyor onu. Olmak istediğin yeri ve yapmak istediğin şeyi bilmek çok önemli şu hayatta. Başkaları bunu tercih etmeyebilir, senin seçimindir. Çabalarsın, yaşam amacın bu olur. Ulaştığında mutlu olur yeni amaçlar edinirsin. Ulaşamayabilirsin de; ama denemişsindir. ‘Herkes bunu istiyorsa ben de istemeliyim’ demek, mutlu etmiyor insanı. Kızım bu hatayı yaptı işte. Çabalamadığı şeyler yüzünden eksik hissediyor kendisini.”
İçindeki su baloncukları patlamış gibi ağlamaya başladı, sanki birisi arka arkaya balonları deliyordu. Onu böyle ilk kez görüyordu Ece. Neşe dolu kadının yüreğinde iki yüz elli derecede yanan bir fırın vardı ve ağladıkça fırının derecesi düşüyordu adeta. Kadın pencereye doğru yürüdü, soğuktan bahçeye sığınmış gibi biriken kar yığınını izledi biraz. Mutluluktan da ağlanabiliyordu, üzüntüden de. Nedense bu zıt hisler aynı finalle noktalanıyordu. Hüzün ve mutluluk iç içe geçiyordu çoğu zaman. Önemli olan hangisinin daha baskın olduğuydu. Gözlerini silip sesini düzeltti.
“Akşamüstü işin var mı?”
“Hayır, yok; ne oldu ki?”
“Hadi bahçede mangal yakalım. Sen arkadaşlarını çağır, ben de bir şeyler hazırlayayım. Ne dersin?” İçindeki sevinç kırıntıları dökülmüştü. Zehrini akıtıp içini temizlemişti sanki. Ece de keyiflendi. “Sen dersin de ben yapmam mı Nerminciğim? Hemen arıyorum arkadaşlarımı.”
Ece Thierry’i de çağırmaya karar verdi. Gece o hengâmede ev telefonunu bir kâğıda yazıp verdiğini anımsadı. Neyse ki kaybetmemişti. Oldukça yaşlı bir ses, Thierry’e sesleniyordu. Annesiydi. Thierry uykulu bir alo dedi.
“Merhaba, Ece ben; uyandırdım mı?”
Ece’nin berrak ve coşkulu sesini duymak onu canlandırdı.
“Ece merhaba. Hayır uyanmıştım.”
“ Bu akşamüstü için bir planın var mı?” Sessizlik olmuştu. Ret edilirse nasıl davranacağını hiç bilmiyordu. Bir an aradığına ve davet ettiğine pişman oldu.
“Bir arkadaşımın taşınmasına yardım edeceğim. Geç de olsa katılırım.”
O an Ece’nin yüzünde gülücükler açtı. Ardından Müge’nin ev arkadaşı Seray’ı davet etti. Aydın’la bir haftadır konuşmamışlardı. Kaldığı yurt, üniversite yerleşkesinin içindeydi, şehirden uzak ayrı bir şehir gibiydi orası. Acil durumlar için gerekirse diye verdiği telefondan Aydın’a not bıraktı.
Sakin başlayan gün birden hareketlenivermişti. Gerekli malzemeler için liste hazırlandı, alışveriş yapıldı ve bahçe düzenlenip mangal yakıldı. İlk önce Thierry, kocaman bir çiçek demedi ve bir şişe şarapla içeri girdi.
“Şarap, vazgeçemediğim şeydir’ demiştin ya, vazgeçemediğin bir şeyle gelmek akıllıca geldi bana.”
Salondaki konsolun üzerinde Can ile bir yaz tatilinde sahilde çadır kurup geceledikleri günden bir fotoğraf duruyordu. Akşamüstü güneşi Ece’nin gözlerine vurmuş kısık gözlerle gülerek objektife bakıyordu. Can tam arkasında, ellerini Ece’nin omuzlarına atmış sımsıkı sarılıyordu. Thierry fotoğrafa baktı. Harlı ateşin yanı başında durunca insanın yüzü farkına varmadan ateşin kızıl rengini alır; yanakları al gözleri pul pul oldu Ece’nin. Şövalye edasıyla, belinde ışıldayan kılıcın kabzasından tutmuş, tetikte bekleyen aşk kahramanıydı Can. Kendisini bulduğu, alışkanlığıydı. Diğer tarafta ise yeni bir gelecek yanı başındaydı. Böyle hissetmeden kendini alamıyordu dün geceden beri.  Yüreği eski zamanlardan kalma, her vagonunda farklı müzik çalan ve geleceğe giden rengârenk masalsı bir trendi. Geçmişinden geleceğe getirmişti. Ve şu anda uzak ve yakın, geçmiş ve gelecek tam burada buluşuyordu. İlk defa karışmaktaydı birbirine. Onları karşı karşıya getiren bu fotoğraf, Ece’nin kalbindekileri ve içinde gizlediklerini tüm çıplaklığıyla gün ışığına çıkarıyordu. Fotoğraftakinin kim olduğunu anlatmalıydı. Ama ne anlatacaktı ve kime? Thierry’e mi, yoksa kendisine mi? Thierry ona ne ifade ediyordu? Bunu henüz bilemiyordu. Karanlıkta bulduğu ışığa yönelen kelebek gibiydi yüreği. İçini kasıp kavuran gerçekle yüzleştiren, canını acıtan suçluluk duygusu, fotoğraftaki bakışlarından fırlayıp zehirli bir ok gibi saplanmıştı yüreğine. İlk defa hissettiği başka bir şey daha vardı ve buna bir ad koyamamıştı henüz. Can, onun ilkokuldan beri sevdiği olmuştu. Kalıplara koymaksa yapılması gereken çocukluk aşkı kalıbına sokmuştu onu. Şimdide başka bir şey vardı; Thierry’e hissettikleri Can’a olan aşkı gibi değildi öyleyse. Can ile içtikleri su bile ayrı gitmezken, aylardır sadece üç kez konuşmuşlar, kısa ve yüzeysel yazışmalarla hayatlarından adım adım uzaklaştıklarını birbirlerine istemsizce hissettirmişlerdi. Dersler şöyle, burası böyle gibi kısa cümlelerdi mektuplardaki. Sessizlik vardı sözcüklerde; git gide büyüyen, içine sığmayan ve itiraf edemediği bir tekdüzelik sarmıştı.
Ece, sabah keşfettiği radyo kanalını açtı ve fotoğrafın karşısına oturdu. Onun sormasını bekliyordu. Can, çocukluk aşkı nostaljisinden daha fazlasıydı aslında. Her şeyi beraber öğrendiği, tüm duyguları birlikte tattığı, ilk kez öpüşmenin hazzını yaşadığı, rüyalarını bile paylaştığı, en gizli kutusunda, kalbinin en görünmeyen kısmında saklı biriydi. Bu hiç değişmezdi artık. Nasıl değişirdi ki? Ama ne yazık ki zaman bazı şeyleri değiştiriyordu; hele uzaklık girdimi araya, kaçınılmaz o sona yaklaşıyordu. Thierry onun şu anıydı, Can geçmişi ve özel kutusu. Özel kutusunu adı gibi özel kılıp, ortaya dökmeden usulca anılarının en korunaklı köşesine koyup, şu anı mı yaşamalıydı? Ya da kutudakileri ortaya döküp, onlarla yaşamaya mı devam etmeliydi. Eskiyi yaşamaya devam etmesi, muhteşem işlemeli duvarlarıyla ihtişamlı mabedinin kapısını açıp, herkese ‘bu bizim mabedimiz, siz de bakabilirsiniz’, demekti. Can’la yaşananlar, mabedin duvarlarındaki mükemmel işlenmiş birer resimdi ve kimse görmemeliydi onları, büyüsü dağılmamalıydı. Girdabın ortasında kalmış gibi başı döndü, düşünceleri bir alevleniyor bir duruluyordu.
“ Bir şey mi söyleyecektin?” dedi Thierry, fotoğraftan kafasını Ece’ye çevirdi.
“Güzel çalıyor, müziğe daldım,” Aklına ilk geleni söyledi karışmış düşüncelerini saklarcasına.
Eski zamanlardan kalma bir trende gibiydi; her vagonunda farklı müzikler çalan ve geleceğe giden rengârenk o masalsı trenlerin birinde. Geçmişi ile geleceğini buluşturacaktı bu akşam. İlk defa karışacaktı birbirine. Aydın, Seray’la sohbete dalmıştı. Dağcılıkla ilgili bir ders olduğundan bahsediyordu. Beraber kampa gitmekten, en yakın gidebilecekleri yerin Işık Dağı olduğundan söz ediyorlardı. Seray’la kafaları uymuştu. Ece’nin hoşuna gitti. Seray’ın Müge’yle aynı evi paylaştığı ve evlerinin çok yakın olduğunu düşününce birden Aydın’la daha sık görüşeceğine sevindi.
Derken Aydın, Ece’ye seslendi: “Gelecek ay iki günlük kamp varmış. Sen de gelmek ister misin?”
Soruyu Thierry yanıtladı: “Ece’yi kaptırmam dağa, sualtı kulübüne üye yapacağız onu; karda kışta üşütmeyelim denizkızını.”
Denizkızı! Sadece Can ona böyle seslenirdi. İçi gıdıklandı. B.B. King “The trill is gone” çalmaya başladı. Elektrogitarın davetkâr sesiyle, saksafonun kışkırtan tınısına Thierry sessiz kalamamıştı. Ece’nin elini tuttu. Dün geceki sıcaklığı yine hissedip baştan ayağı titredi.  Dans etmeye başladılar. Uçak havalandığında da şimdiki gibi bir his olurdu genelde. Tıpkı uçağın tekerlerinin yerden ayrıldığı sırada içinin hafifçe hoplaması gibi; hızla inen bir asansörde ayakuçlarından saç diplerine kadar bir yılan kıvraklığıyla dalga dalga aşağıya süzüldü. Ayaklarının birbirine karışmasını engelleyemedi. Thierry onu kendine çekti. Bulutların üzerinde dans ediyordu adeta. Thierry’nin bir kelebeği tutar gibi hafifçe dokunduğu sırtı bir öne bir arkaya kıvrılıyordu. Tek bir vücut olmuş, müziğin büyüsüne kapılmışlardı.
“Üniversitenin kantininde karşılaştığımız andan beri seni düşünüyorum.”
Thierry kulağına fısıldarken, dudaklarının ıslaklığını ve sıcaklığını hissediyor, ona daha çok yaklaştırıyordu Ece. Şarkı bittiği halde dansları bitmemişti. O birkaç dakika, eski bir tablodaki yaşanmış derin çizgiler küçücük bir anın içine sığdırıldı. Ece birden durdu. Thierry’nin yüzüne bakamadan, şaşkınlığını ve kızarmış yanaklarını sadece karlara göstermek üzere hızla bahçeye çıktı. Kaçmak onun yapacağı en son şeydi ama şimdi yapıyordu işte. Thierry de peşinden geldi.
“Sorun o fotoğraftaki kişi, değil mi?” dedi buz gibi bir ifadeyle.
Sessizlik oldu. Ece, karmaşık duygularını nasıl dile getireceğini bilemiyordu; sözcükleri doğru seçemezse Thierry’nin onu yanlış anlamasından korkuyordu. Yalnız kalmalı ve düşünmeliydi. Nereye sürüklendiğini anlayamazken nasıl ve neyi açıklayabilirdi ki?  Bilinmezlik sessizleştirir; ya kurt olur önüne gelene saldırırsın ya da ürkek bir ceylan olur sessizce ve hızla kaçarsın. Ece ürkek bir ceylandı.
“Merak ettiler, içeri geçelim.”  Sesindeki tedirginlikte Thierry aradığı yanıtı bulmuştu.
Gün aydınlanmış, güneş ışığını karın bembeyaz masum yatağına boylu boyunca uzatmıştı. Ece geç yatmasına rağmen erkenden uyandı. Pencereden karla güneşin beraberliğini seyrederken derin düşüncelere daldı.
“Keşke beni görsen…” Annesinin sesi çınladı kulaklarında. Güneşin doğuşunu denizde yüzerek karşıladıkları günleri anımsadı. Güneşin sıcaklığıyla denizin mis gibi kokusunu, serin ve alabildiğine mavi dingin suya kulaç atmanın hazzını özlemişti. Annesini, babasını, hatta yaramaz kardeşini çok özlemişti.
Aydın hâlâ uyuyordu. Bahçedeki mangal partisi dün geceki görevini başarıyla tamamlamış hazır olda bekleyen bir asker gibi köşede duruyordu. Salonda kalmış birkaç bardağı mutfağa götürüp yıkadı. Yürüyüş yapmaya karar verdi.  Eşofmanlarını giydi. Aydın’a bir not yazıp sessizce çıktı: “Yürüyüşe çıkıyorum. Ben gelmeden sakın gideyim deme. Bulabilirsem sana sıcak börek getireceğim.”
Şanslıydı, sıcak Karaköy böreği bulmuştu. Eve döndüğünde Aydın daha uyanmamıştı. Mutfağa girip önce radyoyu açtı. Beethoven 9. senfoniyi yakaladı bir yerde. On bir yaşında, müzik kursunda Friedrich Schiller’in Neşeye Övgü adlı şiiri eşliğinde seslendirmişlerdi bu besteyi. Gülümseyerek mırıldanmaya başladı: ‘İnsanlığa, doğruluğa, göğsünü aç korkma sakın… Hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır…’ Nasıl da bağıra bağıra söylerlerdi, piyano başındaki müzik öğretmeni de, onlar seslerini yükselttikçe piyanonun tuşlarına daha kuvvetli basar o coşkuyla daha gür çıkardı sesleri. Marş bittiğinde savaş alanından zaferle dönmüş kahramanlar gibi göğüslerini gere gere keyifle böbürlenirlerdi. Kendi kendine mırıldanıp börekleri tabaklara bölüştürürken, mis gibi börek kokusu Aydın’a kadar gitti. Nihayet kalkmıştı.
“Sabah konseriniz bitti mi hanımefendi? Hani bitmediyse kulaklarımı tıkayıp uyumaya devam edeceğim de.”
“O zaman böreği rüyanızda yersin. Ben acıktım yiyorum.”
Aydın okulun yanı sıra, milli basketbolcu olarak Avrupa ligi maçlarına da gidiyordu. Milli sporcu olması ona ayrı bir saygınlık sağlamış, akademinin gözdesi olmuştu. Pek çok güzel kız vardı çevresinde. Ondan gelecek ufacık bir flört teklifi için pervane oluyorlardı. Ama Aydın, her şeyi paylaşabileceği birini arıyordu. Bu yönden, Can’ı kıskandığını da çekinmeden söylerdi herkese. “Can şanslı biri, onun Ece’si var,” derdi hep. Can’ı sormasını bekledi; ama sormamıştı. Sanki hayalet insan olmuştu Can. Kimse onun ne yaptığını, aralarının nasıl olduğunu, onu özleyip özlemediğini sormuyordu. Bir sorsa, Ece dökecekti eteğindeki taşları.
Özgür ile Begüm’ün nişanında hep beraber olabileceklerken Aydın’ın gelemeyecek olmasına üzülmüştü Ece. Eskisi gibi sık bir arada olamıyorlardı artık. Sanki Can en uzağa gidince tüm bağlar kopmuş gibiydi. Oysa olanlarla Can’ın hiç bir ilgisi yoktu. Her şeyi ona bağlamak takıntı olmuştu. Mesela, herkesin normal yaşantısını sürdürüyor olmasına anlam veremiyordu. Dünyanın sonu hissine kapılmıyordu belki; ama sona yaklaştığını hissettiği anları çok oluyordu. Onun olmamasına alışmaya çalışıyordu bu duyguyu garipseyerek, tıpkı sevmediği bir yemeğe zorla alışır gibiydi. Günler böyle geçtikçe hayatının aşkının yerinde saymaya hatta ufalmaya başladığının farkına varmak, okyanusun ortasında beraber yüzdüğü eşi ebediyen yanından yok olan yunuslar gibi sonsuz mavilikte hangi yöne gideceğini bilememek gibiydi. Öyle yalnızdı ki. Tek sığınağı Can’dı. Böyle hissettiği için kendini bazen güçsüz hissediyor bu durum onu kötü etkiliyordu. Günlerdir konuşmamışlardı, son yazdığı mektuba yanıt da gelmiyordu. Sessiz kalarak kendini unutturmak ya da unutmak istediğini düşünmeye başlamış ruhsal yönden iyice çökmüştü.
Aydın, Ece’yi iyi tanırdı, konuşmayıp sadece dinlemeye çekilmesi, bir konuşursa dağların yıkılacağı, sellerin coşacağı anlamına gelirdi. Gözlerinde görmüştü içindeki ateşi.
“ Sen her zaman en akıllımızdın. Biz yanlış yaparken sen hep doğru olanı yaptın. Aynı yaşta olmamıza rağmen ablalık yaptın bize. Sevgini gösterirken de aşkını yaşarken de örnek oldun. Herkesin sevgilisi oldun,” dedi coşkuyla bağırarak. Sonra tekrar sakinleşip,
“Şimdi de durum aynı; bunları değiştiren bir şey yok. Her zaman doğru olanı yaparsın, sen Ece’sin. Benim bildiğim Ece en doğru olanı yapacaktır yine. Ama bir gün gelir de doğru olduğunu sandığın şey yanlış çıkarsa işte o zaman, ne yaparsan yap, neye karar vermiş olursan ol, ben yanında olacağım. Karasızlık yanlış yapmaya teşvik eder insanı. Kararsız olma. Sen demiyor muydun, kararlı olmalıyız artık çocuk değiliz, diye”
Ece, on sekiz yıldır topladığı tüm gözyaşlarını bir anda bırakıverdi. Her şey için ağlıyordu. Yaşadığı tatlı anılara, hüzünlü anlara, sevginin acısına, büyümenin gaddarlığına; hepsineydi gözünden akan yaşlar. Eski Ece’yi bilen, yeni Ece’yi gören biri vardı yanı başında ve çocukluğunu gömdüğünü, üzerine çiçekler ekmek üzere toprak attığını görüyordu. İki eliyle Ece’nin yanaklarını tuttu, bir yandan gözyaşlarını silerken konuşmaya devam etti:
“ İkimiz de sevmeyi iyi biliriz. Ve biliyoruz ki sevgi aşktan daha üstün. Sen aşkın kurbanı olma, sevgiyi üstün tut her zaman. Yaşam sevgi üzerine kurulmuştur, aşk üzerine değil.”
Aydın gittikten sonra kendisini kuştüyü gibi hafif ve rahatlamış hissetti. Bir girdabın ortasında aşağıya doğru kayarken, kurtulup çıkmış, gökyüzünün huzur verici maviliğine kavuşmuştu yeniden. Oluk oluk akıttığı yaşlarla, içindeki bulanık kirli suyu boşaltmış, ruhunu temizlemişti sanki.
Ecenur,  “Yaşam kendi başına zaten girdaplarla dolu, bir de sen girdap yaratma. Artık uyan bu kör uykudan. Ayağa kalk. Sen de öyle bir sevgi var ki yeniden canlanacak, dört elle tekrar sarılacaksın hayata,” diye geçirdi aklından.
Bir karar vermişti. Hayatın rengârenk ve göz alıcı parlak tepside sunduğu berrak sularından içmek, defalarca kanana kadar içmekti kararı. Hayata, güzel olan her şeye evet demek, ‘dibine kadar yaşamaya varım’, demekti. Aldığı kararı başta Can’a, sonra da Thierry’e söylemeliydi artık. Can’a son kez bir mektup yazdı, buna da yanıt gelmeyecekti ama o yine de kararını açıklayacak ve uygulayacaktı.
Sevgili Can,
Günler öylesine şaşırtıcı bir hızla akıp geçiyor ki, bir bakıyorum haftalar geçmiş, bir bakıyorum aylar. Seninle yüz yüze yaptığımız uzun sohbetlerin, yüzme yarışlarımızın, serserice gezmelerimizin, gülmelerimizin ve ağlamalarımızın hepsi dün gibi aklımda. Mağarada geçirdiğimiz o gün sanki yepyeni belleğimde. Hatırlıyor musun o sabahı? ‘Yeni bulduğum mağarayı seninle keşfetmek istiyorum,’ demiştin. Biz birlikte keşfetmeyi severdik. Yaşadıklarımızı paylaşmayı, birbirimize bir şeyler katmayı, göstermeyi, öğretmeyi bilirdik. Biz birlikte büyüdük Can. Her anımda sen varsın. Hayata aynı gözlerle baktık biz. Heyecanlarımızı, maceralarımızı, umutlarımızı, aşkımızı paylaştık.
Bundan sonra da yaşayacağımız, öğreneceğimiz milyonlarca şey var. Bunları da birlikte yapmayı ne çok isterdim ah... Ama yanında olmamam hiç bir şeye engel değil, olmasın da zaten. Sana böyle bir pranga takamam. Bu haksızlığı birbirimize yapamayız. Aynı düşünmüyor musun? Senin de aynı fikirde olduğuna eminim. Belki de bunu benim söylememi bekliyordun. Birlikte geçirdiğimiz tüm güzel günlerin büyüsü bozulmamalı. Anılarımızı mücevher gibi saklamalıyız. Sen, seninle geçirdiğim her dakika benim en değerli mücevherlerim, onları elden ele gezdirmem, benden çalınmalarına asla izin vermem. Bunu sen yapacak olsan bile.
Sen de, ben de durduğumuz yerde sabit kalan insanlar değiliz. Değişmeliyiz, yenilenmeliyiz; bizim yapımız bu. O zaman benliğimiz özgür olur.
Can, biz birbirimizi azat etmeliyiz… Hayatın bize sunacaklarını, doyumsuzca almalıyız. Yelkenlerimizi açıp, yaşam denizinde açılmalıyız; derinlere kadar, en uzaklara kadar. Ben ancak o zaman Ece olacağım. Sen o zaman Can olacaksın.
Ben senin ilk aşkınım; ama son olmamalıyım.
Sana şimdiden bir söz verebilirim; seni sevmekten ve sevmelerden, her ne olursa olsun asla vazgeçmeyeceğim.
Hep mutlu kal. Çocukluk aşkın Ece

***********

Mektubu zarfa koyup vakit kaybetmeden postaneye gitti. Tuhaf şey, Can yanında olmadığı zamanlar duyduğu o hüzün ve yalnızlık birden yok olmuştu. Sırtında bir kamyon yükü postaneye bırakıp çıkmış gibi hafifti. Biraz yürümek istedi. Kar durmaksızın yağıyordu; ara sokaklara girdi. Kaldırım ortasında çitle koruma altına alınmış büyük ağaçlar vardı. Görkemli dallarında lapa lapa yağan karı tutuyordu. Karın yumuşak serinliğini hissetmek için yola indi. Tahtadan kızaklara binen çocuklar çığlık çığlığa kayıyorlardı. Tüm şehir onlar için kapatılmış bir oyun parkı gibiydi. Onları izledi tebessüm ederek.
Caddeye vardığındaysa telaşlı bir kalabalığın ortasında buldu kendisini. İnsan yığını anlaşılmayan bir düzende, birbirlerine çarpmadan bir nehir gibi akıyordu.
Boynundaki mor kaşkol ile siyah beyaz bir film karesinin içinde  lapa lapa yağan kar harika bir resim tablosu gibiydi. Bonkörce yağıyordu her şeyin üstüne. Antalya’ya otobüs bileti almak için otobüs şirketinin bürosuna daldı. Omzundaki karı hafif vuruşlarla temizledi. Dışarıda şubat soğuğunun hâkimiyeti hüküm sürüyorken içerisi Akdeniz iklimi kadar sıcaktı. Mor kaşkolünü çıkarıp bankoya yaklaştı. Öyle mutlu bir gülücük asılıydı ki yüzünde, bileti hazırlayan çocuk buna kayıtsız kalamadı; somurtuk yüzü gevşedi. Ece’nin gülücüğüne aynı karşılıkla karlı günde sıcak bir şehre gidiş bileti almaya gelenlerle ilgili basmakalıp bir espri yaptı. Bileti eline aldığında çocukça bir huzur kapladı içini. Kuğulu parkı gören şık bir pastaneye girdi. Manzarayı görmek için pencere dibinde bir masa seçip bir salep istedi. Günün sıradanlığı ona öyle iyi gelmişti ki, eve döndüğünde kafası bomboş, düşünceleri tertemizdi. Rahat bir uyku uyudu. Sabah Thierry’e her şeyi anlatmalıydı.
Aynı pastanede yine aynı masaya oturdu. Çok geçmeden Thierry içeri girdi. Mavi dağcı anorağı, dağ yürüyüşü botlarıyla olduğundan daha uzun ve sportmen görünüyordu. Yanaktan içten bir öpücükle selamlaştılar.
“Kahvaltı ettin mi? Ben kurt gibi açım.” Heyecanını bastırmak için en lezzetli yol atıştırmaktı. Orada bulunmalarındaki asıl amacın sanki bir şeyler yemekten ibaret olduğu izleniminin arkasına sığındığının farkındaydı. Omlet ve sucuklu kaşarlı tost istediler. Yıllardır arkadaşmışlar gibi sohbete başladılar. Thierry Amasra’daki eğitime beraber gidebileceklerini söyledi heyecanla. Laf lafı açınca Ece gelecek planlarından söz etmeye başladı. Okuldan kalan zamanlarda mesleğiyle ilgili çalışmak istiyordu. Thierry de bu konuda ona yardımcı olabilecek tanıdığı bir diş hekiminin yanında çalışmasını sağlayacaktı. Ece havadan sudan ve günlük şeylerden konu açarak, asıl söylemek istediklerine bir türlü gelemiyordu. Nasıl başlayacağını bilmiyordu. Hararetli sohbetlerinin ardından derin bir sessizlik oldu.
“Bana başka bir şey mi söyleyeceksin?” diyerek, Ece’ye asıl konuya girme fırsatı verdi.
Ece kahvesinden bir yudum alıp, “Can’a bir mektup yazıp, beni azat etmesini söyledim,” dedi bir anda.
Thierry o an kendini kötü hissetti. Sanki gece gündüz o ismi sayıklıyormuş gibi Ece'nin ağzından ne kadar rahat çıkmıştı. Aynı o fotoğrafı gördüğünde hissettiği kıskançlık duygusu  birden yine kapladı içini. Aşk, zehirli bir sarmaşık gibi sarıyordu bedenini. Ece'nin de bunu hissettiğini şimdi anlamıştı. Ece ona geliyordu. Şaşkınlıkla heyecan birbirine karıştı. Sessizlik oldu. Bir şeyler daha söylemesini bekliyor gibiydi. İyice emin olmak kendini önünde berrak akan nehre artık tamamen bırakmak istiyordu. O sırada Ece masaya doğru eğilip yumuşak bir buse kondurdu Thierry’nin dudağına. İşte bu öpücük tüm sorularının yanıtıydı.
Yaşadığı büyük ve masum aşkının önünde saygıyla eğiliyordu ancak Can’ın aralarında bir karaçalı gibi durma ihtimalini düşünmeden edemedi. Bu duruma katlanamayacak kadar âşık olmuştu Ece’ye. Bir gün yolun ortasında yalnız kalmaya dayanamazdı. Davetkâr yeşil gözlere baktı.  Onun için her şeye katlanabilirdi.
 “Göreceksin, çok mutlu olacağız; sana göstermek istediğim o kadar çok şey var ki… Hiç zaman kaybetmek istemiyorum.”
Thierry minik ama büyük etkiler yaratan bir öpücükle otogardan uğurladı sevgilisini. Heyecandan uyku tutmadı Ece’yi. Biraz kitap okudu, otobüsün nazlı ve titrek ışığı gözünü yorunca kapatıp hayallere daldı. Son öpücüğü ve konuşulanları düşündü. Rüyada gibiydi. Sanki hiçbiri gerçek değildi; bir sabah uyanacak ne diş hekimi okuyor ne de Ankara’da yaşıyor olacaktı. Gün aydınlanmak üzereyken uykuya dalabilmişti Rüyasında denizin derinliklerinden gelen çığlık seslerine uyandı irkilerek.
Gözünü açtığında otogarın hengâmesiyle karşılaştı. Yolcular birine ya da bir yere kavuşmanın gizli heyecanını dışa vuruyor kaçar gibi otobüsten iniyorlardı. Pencereden dışarıya baktı, gözleri babasını arıyordu. Valizini alırken arkadan tanıdık bir ses duydu.
“Eski sarayınıza hoş geldiniz güzel prenses, yolculuğunuz nasıl geçti?”
Dünyadaki en büyük aşkı, her şeyden ve herkesten büyük sevgilisi babasının sesiydi. Kollarına atıldı özlemle. Bu güvenli ve huzurlu omuzları hiç bir şeye değişmezdi.
“ Güzeldi babacığım; ama çok yorgunum, yoğun bir ay geçirdim, malûm sınavlar…”
“Annen evde bekliyor. Seni eve bıraktıktan sonra maalesef ben hemen çıkacağım. Akşam görüşürüz artık,” dedi babası saçını okşayarak.
Ece kendisini bildi bileli babası gece gündüz demez hep çalışırdı. ‘Sevdiğin işi yapmak, evde seni bekleyen sevdiklerine kavuşmak kadar güzeldir,’ derdi hep. Bir gün bile sitem etmez, evine hep mutlu ve güler yüzle dönerdi. Ece de, babası gibi işinde ve evinde mutlu olmayı hedefliyordu.
“Ne garip!” dedi kendi kendine, sıcak akan suyun altında ferahlamaya çalışırken. Büyüdüğü evde misafir gibiydi şimdi. Sınırlı bir zaman için gelmişti ve süresi dolunca tekrar kendi evine, yeni yuvam dediği yere geri dönecekti. Hayata, annesinin karnından ince bir bağla bağlıyken, gaddar bir makasla kesilip, dokuz ay boyunca evi, vatanı, besin kaynağı, her şeyi olan sıcacık güvenli yerinden koparılıp varlığını çığlıklarıyla dünyaya gösterdiği andan itibaren birey olmaya başlıyordu insan. O incecik göbek bağı zamanla yerini büyük duygusal bir bağa bırakıyordu. Daha kalın, daha güçlü ve kimsenin çıplak gözle göremeyeceği, yüreğinden kalın bir halatla bağlıydı annesine. Ve o halat, bir makas darbesiyle koparılıp atılamazdı kolayca. Annesinin mis kokusuna sarılarak biraz uyumak ne iyi olurdu; ama bu hayat hengâmesinde pek mümkün değildi o kokuyu eskisi gibi duyumsayabilmek.
Ece duştayken Melis gelmiş, Sharlotte onu içeri aldıktan sonra işe gitmek üzere aceleyle çıkmıştı evden. Melis, Ece’nin duştan çıkmasını bile beklemeden, son dedikoduları kapı arkasından anlatıverdi bir solukta. Duştan çıktıktan sonra da sürdü gevezeliği; yerel bir radyo kanalında işe girmiş, şık döpiyesler ve topuklu ayakkabılar giymeye başlamış, yaşadığı olaylar cemiyet haberlerinin yazıldığı sayfalardan fışkırır olmuştu. Eskisine göre güzelleşmişti.
Noir Desir’ in yeni albümü Veuillez rendre l'âme (à qui elle appartient)( Ruhu, ait olan kişiye verir misiniz?) Türkiye’de kolay bulunan bir albüm olmadığından, grubun adını bir elin parmakları kadar az insan bilirdi. Fransız bir rock grubuydu. Bu grubu lise birinci sınıfın yazında tanımışlardı. O yazı, öğrenci değişimiyle yanlarına misafir gelen Fransız bir kızla geçirmişlerdi. Maiolaine, hayatlarında hiç görmedikleri kadar koyu saçlı, deniz mavisi ve kocaman gözleri olan, hafif balıketli bir kızdı. O zamana kadar, Fransızların sadece klasik gitarla çalınan hafif müzikleri dinlediklerini ve tanrının verdiği bir ayrıcalıkla her daim ince olduklarını düşünmüşlerdi. Fakat karşılarına rock müzik dinleyen, siyah giymeyi kural edinmiş, etine dolgun, bol şekerli sert kahve kıvamında bir kız çıkmıştı. Onlara göre Fransızlar, klasik müzik dinleyen, sarı saçlı ve incecik kişilerdi; Maiolaine ise bu düşüncelerini çürütüyordu. Hep birlikte yaz boyunca bıkmaksızın Noir Desir dinleyip nakaratları ezbere söylemişlerdi.
Melis, albümü eline alınca çığlık çığlığa bağırmaya başladı: “Nereden buldun bu plağı? Ben aramayı bırakmıştım artık.” Melis’i buluştukları ilk dakikalarda mutlu etmeyi başarmıştı Ece; kendisini, sevdiklerini mutlu etmeye adamış biri olmayı seviyordu.
“ Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir yerde karşıma çıkıverdi,” dedi.
Tunalı Hilmi caddesinde gezerken bir pasaja girmiş, alt katında, koridor gibi ince uzun bir kitapçı bulmuştu. Ellili yaşlarında, uzun saçlı, elinden purosu hiç eksik olmayan birine aitti bu küçük dükkân. Bir köşesinde blues, jazz, punk, klasik tarzlarda, fazla rağbet görmeyen sadece ilgilenen bir grup insanın dikkatini çekecek eski plaklar satıyordu. Ece define bulmuş gibi sevindi burayı gördüğünde. Sonrasında sık sık uğramaya, sayfaları sararmış ve bükülmüş eski kitaplar almaya başladı. Noir Desir işte bu küçük dükkânda karşısına çıkıverdi.

***********

Begüm’ü nişan elbisesini üzerinde prova ederken buldular.“Nişana iki gün kalmış, daha elbise hazır değil!” diye söylendi Ece. Begüm çabuk panik olan bir kızdı; eli ayağı dolaşıverdi birden.
“Ece, ne yapacağız, ya yetişmezse? Son durumdan da haberim yok, Özgür halledecekti diğer işleri; umarım hiçbir şeyi eksik bırakmaz.”
Ece hemen lafı dolandırıp durumu toparlamaya çalıştı. Belli ki Begüm’ün biraz rahatlamaya ihtiyacı vardı; nişan stresi onu çok germişti ve sıklıkla sinir boşalmaları yaşamasına neden olmuştu. Ece onu oyalamak için komik çocukluk anılarını anlatmaya başladı. Saklambaç oynarlarken saklandığı çukurda nasıl uyuyakaldığını, akşama kadar tüm şehrin seferber olup onu aradıklarını, en sonunda da çamurlar içinde uyurken bulduklarını kahkahayla gülerek anlattı. Okuldan kaçıp mağara keşfine çıktıkları o yağmurlu gün ise altı yakın arkadaşın hayatları boyu unutmayacakları anlarla dolu, adeta tozpembe rüyalarından gri puslu gerçeğe uyanışlarını simgeleyen bir gündü. Ama diğer yandan bir aşkın doğmasına neden olmuştu o gün. Begüm’le Özgür’ün aşklarının başlangıcına tanıklık etmişti o karanlık, nemli ve soğuk mağara.
Begüm’ün gerginliğini yatıştırdıktan sonra, kafeteryaya gittiler. Hem Lale Abla’ya merhaba diyecek hem de hazırlıkları kontrol edeceklerdi. Allahtan Lale Abla, her şeyi ayarlamış, onlara yapacak pek bir iş kalmamıştı. Altında denizin mavi bir halı gibi serildiği, dik bir kayanın üstünde, sadece camla kapatılmış çardağın yumuşak koltuklarına serserice ve kaçamak bir rahatlamayla yayılıverdiler. Tarifi Lale Ablaya ait özel limon likörlü kantlar, önlerindeki cam sehpanın üzerinde, kışkırtıcı sarı rengiyle kırıtıyordu. Ece’nin sabırsızlığı yüzünden rahatlıkla okunuyordu, olanları kan kardeşine anlatmak için en uygun zamandı.
“Dr. Ecenur Hanım, anlatmaya başlayınız, neler oluyor? Dilin şişecek yoksa!”
“ Ama ne olur ani tepkiler verme, önce beni sonuna kadar dinle, tamam mı?”
Ece’nin gözlerindeki parıltı ve dudaklarındaki heyecanlı tebessüm, Melis’i iyiden iyiye meraklandırmıştı.
“ Ben biri ile tanıştım…”
Hiç bir ayrıntıyı atlamadan, adeta bir aşk romanı anlatır gibi anlatıyordu her şeyi. Melis bir şey söylemiyor sadece dinliyordu. Ece’nin hayatıyla ilgili önemli adımlar atması, arkasına dönüp bakmaması, cesurca ve sağlamca ayaklarının üzerinde durması Melis’in yapabileceği şeyler değildi. Ama Ece yapabilirdi; çünkü o cesurdu. Can’la ayrılmalarına pek şaşırmadı Melis. Her güzel şeyin bir gün biteceğini çok iyi biliyordu.
“ Bana Thierry’den bahset, nasıl biri?”
“Çok çekici ve akıllı; yanındayken hem sakinim hem de heyecanlı. Bana dokunduğunda tüm bedenimi tatlı bir ürperti kaplıyor. İçimde kötülüğe dair hiçbir şey kalmıyor.”
Arkadaşı için gerçekten sevinmişti Melis. Onun üzülmesini, kırılmasını istemezdi, kan kardeşiydi çünkü o. Her ne kadar Ece’den daha çocuk ruhlu olsa da, ay farkıyla büyük olması Ece’ ye ablalık etme içgüdüsü doğurmuştu içinde. Pek çok flört yaşamış ama aşkı hiç tatmamıştı. Pervasızca yaşamayı seven, bir günün diğerine benzemesinin boş yere oyalanmak olduğunu düşünen, çılgın ama sırdaş bir arkadaştı. Ece’nin gördüğü şeyleri, Melis başka boyutlardan gösterirdi; böylece bütünün her boyutunu görürlerdi beraberce. O yüzden, Melis’in fikri önemliydi Ece için. Can konusunda üzülmesini beklemiyordu onun, çünkü çok iyi biliyordu ki Melis’in tabiatına ters düşerdi böyle davranmak. Ama ölenin ardından ufak da olsa duygusal bir konuşma yapılmaz mıydı? Yakın arkadaşlıkları hatırına en azından onu yapar sanmıştı. Ama onun tepkisi, “Oh be, artık yeni ufuklara aç yelkenlerini sonuna kadar” der gibiydi.
“Hayatı basit düşünmek bunun gibi bir şey. Ama ben neden yapamıyorum…” diye düşündü Ece.                                   
*******************

Sade ama şık bir tören oluyordu. Bir ara Özgür, Ece’nin yanına yaklaştı.
“Can aradı tebrik etmek için. Bu yaz bir hastanede stajyer olarak başlayacakmış.”
Ece, ”Onun adına sevindim” dedi donuk bir sesle. Gelmemesindeki asıl sebebin gerçekten bu olmasını diliyordu. Ece’yle yüz yüze gelmemek için aralarındaki özel olan her şeyi paramparça ederek, kayıplara karışacaksa; kalbi çok kırılmış, derin yara almış bir erkeğin,  mağrur cesaretini bırakıp saklanması demek olurdu. Bu Can olamazdı, o yüzleşirdi.
“Biz uzun zamandır konuşmuyoruz, en son mektubuma cevap yazmadı. Artık beklemeyi bıraktım.”
Bir veda mektubuyla yolunu ayırdığını söylediğinde, bunu kanıksamaya başladığını fark etti Ece. Sözcükleri bitmişti artık. Konuyu uzatmak istemiyordu, kapatmanın en doğru yol olacağını söyledi; hem de bir daha bahsetmemek üzere.

*******************

AŞK GÜCÜNÜ NEREDEN ALIR?

Hayatının tam ortasında Thierry vardı artık. Sevmek, sevilmek, aşkı yaşamak; Âdem ve Havva’dan miras, nesilden nesle hiç evrimleşmeden Ece’nin hayatına da girmişti pervasızca. Her aşk insanda başka hevesler yaşatıyordu. Birer kapıydı her geçişte sonsuzluğa uzanan. Hep bir ulaşma telaşı, varma hırsı. Adı aşktı. Can’a yazdığı o duygu dolu veda mektubunun ardından uzun süre haber alamamış, nihayet o gece bir telefon gelmişti. “Seni sevmeye devam edeceğim.- sessizlik- Ama sana da hak veriyorum; çünkü anlıyorum.-sessizlik- Kendine iyi bak çocukluk aşkım, – bitiş-” Demişti kulaklarından hiç gitmeyen o tanıdık ses. Can’ı tamamen kaybetmek istemiyordu. İşte şimdi, bu kısa ve öz telefon görüşmesi deli ihtirasını hafifletmiş, midesinde oturan obur kemirgen fareyi yok edivermişti. O, Ece’nin en değerli gizli kutusundan hiç ayrılmıyor, sonsuza dek orada kalmaya söz veriyordu. Sonra bu ihtirasın diğer yüzünü, hayatına bambaşka anlamlar katan yanındaki erkeği düşündü. O mükemmeldi.
Ağaçların yeşermeye, çiçeklerin açmaya, gökyüzünün duman griliğini terk edip mavileşmeye başladığı mayıs ayında, tüm üniversitelerde bahara merhaba şenlikleri yapılırdı. Diş Hekimliği Fakültesi de, adına yakışır büyük bir ‘hoş geldin bahar’ partisi verecekti. Parti bölüm binasının önündeki büyük alanda olacaktı. Ece’nin aklına harika bir fikir geldi. Bir diş macunu firmasının finansal desteği ile devasa büyüklükte, diş kökü şeklinde bir balon yaptırdı. Balonun çevresine de kalın yumuşak uçlu keçeli kalemler koydu. Partiye gelenler balona imzalarını atacak, balon partinin büyük uğurcağı olacaktı. Bölüm başkanından söz de almıştı, balon hep bahçede kalacaktı.
Balona imza atma açılışını, Ece ile Thierry yaptılar. Kocaman harflerle “Bütün çılgın ‘dişçiler’ burada! E T” yazdılar. Arkası kesilmedi yazıların. Şiir yazanlar, karikatür çizip balonlarla konuşturanlar, harika bir duvar yazısına dönüştürmüşlerdi balonu. Ece’nin bu uçuk fikri çok rağbet görmüş, gecenin eğlencesi olmuştu. Bir şeyi başarmanın sarhoşluğu, isminin tüm fakültede duyulmuş olması, gururunu bir hayli okşadığı gibi, insanın varoluşunda ve ilerlemesinde ana kaynak olan ‘doyumsuz tatminin’ de su yüzüne çıkmasına sebep olmuştu. Başarı sarhoşluğu arzularını yerine getirme cesareti veriyor ve bir anlığına da olsa, yarını düşünmeden yaşamanın keyfini çıkarma zevkini tattırıyordu. Aylardır süren beraberlikleri boyunca, vuslata erememiş efsane âşıklar gibi romantizmin masumane keyfiyle yetinmiş, aşkın yaramazlığındaki o gizemli, şeytani çekiciliği hâlâ yaşamamışlardı. Birbirlerine ve aşka ihtiraslarını dindirme zamanı çoktan gelmiş, zevk sarhoşluğunu yaşama merakı ruhlarını esir almıştı.
Ece, “ Bu gece sana sarılarak uyumak istiyorum” dediğinde, Thierry olur demeye bile gerek görmedi, sadece dudaklarına dudaklarıyla bir evet yanıtı bıraktı sessizce. Ece’yi kor ateşi kadar, hararetle arzuluyorken, kendisine özgü naifliğini de asla terk etmiyordu. Romantizmin egzotik kokusu başlarını döndürüyor, dokunmadan sevişiyorlardı gözleriyle. Akşamın hafifçe tüyleri ürperten ılık bahar serinliği, her nasılsa, kuytuya saklanıp gafil avlama planları yapan, sinsi bir vahşi hayvanın aniden karşıda bitivermesi gibi, bir anda buz gibi soğuğa dönüvermişti gecenin üçünde. Soğukla tamamen ayılıp, çakır sarhoşluğu donuk sokaklara teslim etmişlerdi eve girdiklerinde. Geçici sarhoşluktu teslim edilen, asıl ruhlarındaki capcanlı fıkırdıyor, köpürüyordu anbean.
Salonun perdelerini açıp, bahçenin yeşilliğinde oynaşan ay ışığını içeri aldı ve konsolun üzerinde duran mumları yaktı. Alevler dans ettikçe, loş ışıkları etrafa yayılıyordu. Ayın görkemi ve mumların işveli göz kırpışları, romantizmin büyülü atmosferini tamamlıyordu. Thierry, elinden tutup büyük koltuğa doğru kibarca çekti onu. Kelimelerin bittiği andı bu an. Dudakları birbirine her değdiğinde Ece’nin yüreği yerinden fırlıyordu sanki. Bu bir gün geçer miydi acaba; ama geçmiyordu, ilk günkü gibi aynı şiddetini koruyordu. Güvenli avuçların arasında, ısıtılmayı bekleyen minik kuş gibi tüm bedeni titriyordu. Sevginin sıcaklığına muhtaç bir serçeydi şimdi. İnce narin bir kristale dokunur gibi pürüzsüz, zarif yüzünde, bal rengi saçında gezdiriyordu ellerini. Bir melek gibi masum, yavaş yavaş derisini yüzerken, kurbanını kutsamakta olan şeytan gibi gizem doluydu. Bluzunun düğmelerini açtı, bir dokunuşla saçlarını serbest bıraktı.
Thierry ona bakmaya doyamıyordu. Çok anlamlar saklı, değerli bir tablonun gizemini yakalamaya çalışan bir sanatsever gibi seyrediyordu. Deniz dalgası uzun saçları göğüslerine kadar inmiş, dünyanın en güzel abidelerin önünde eğilir gibiydi. Bu abideleri gören mum ışıkları daha da coşmuş, sanki daha ritimli dans ediyorlardı vücutlarının üzerinde. Dolgun dudaklarının arasına aldığı açık buğday rengi mükemmel uçlar dikleşmiş, iyice belirginleşmişti. Elleri tenin ipekliğiyle erimiş, Ece’nin vücuduna akıyordu. Dudakları birbirine değdiğinde sihir kapıdan içeri girdi. Teninin egzotik meyveleri andıran çekiciliği, vücudunu çıra gibi yakan sıcaklığı, tropikal ormanın ortasında çırılçıplak bırakıyor, alev alev teni, can suyu almışçasına nilüferlerle dolu bir nehirde yüzer gibi serinliyordu. Denizin sahile sakince vuran dalgalarındaki ahenk gibi vücutları da nazikçe bir ileri bir geri gidiyordu. Mırıltılar, şehvet ve aşk kokuyordu. Saatlerce seviştiler, ibadet eder gibi, dünyanın merkezinde duruyor ve her şey çevrelerinde dönüyor gibi. Sonra arkasından sarıldı, halının üstünde kuş tüyüne uzanan iki kelebek gibi rahat ve huzurla uyukladılar. Güneşin doğuşuna şahitlik eden kuşların cıvıltısı duyuluyordu. Bir tanesi, merhaba dercesine evin içine doğru ötüyordu. Ece, yavaşça Thierry’e döndü, gözüyle kuşu gösterdi. Her ikisinin de yüzünde beliren aynı dinginlikle kuşu izlediler, gülümsüyordu. “Bak gülümsüyor” dedi Ece. Huzurlu bir rüyaya daldı.

*******************
Amasra
Virajlı yolda yeşil giymiş dağları yara yara ilerliyorlardı. Yol engebeli ve dardı. Manzara; ‘sabırlı ol birazdan dünyadaki cennetle buluşturacağım’, der gibi her taraftan göz kırpıyordu. Kimi zaman göğe uzanırca yükseliyor, kimi zaman da dünyanın merkezine iniyormuşçasına salınıyordu.
Sualtı kulübü öğrencileri eğitim için Amasra yolundaydı. Peugeot marka on dört kişilik minibüsün içindeki dokuz kişi yayıla yayıla yolculuk yapıyordu. Ece Thierry’nin omzunda, uykulu gözlerle manzarayı seyrediyordu. Al yanaklı tombul kadınların, dünyanın en rahat giysisi, geniş ağlı şalvarlarıyla kilim desenli yazgıların üstünde bağdaş kurup o yörenin otlarını katık edip gözlemeler açtığı; eğri büğrü ama temiz çardakların saray odaları gibi rengârenk minderlerle süslendiği, hizmetleri gülücük, lezzetleri sevgi olan bir yerde mola verdiler. Burada bütün günü geçirebileceğini düşündü Ece. Amasra’ya çok kalmamıştı. Çakraz Koyu’nda denize sıfır bir apart dairede kalacaklardı. Apart otel aslında şirin, temiz ve kocaman bir evdi. Sahipleri kulübün fahri üyesi, deniz aşığı Ankaralı bir karı koca idi. Yüksek mertebede memurluk yaparken her şeyi boş verip buraya yerleşmişlerdi seneler önce. Çocukları olmadığı için gelen herkese kızları oğulları gibi davranıyor, aile sıcaklığı ve mutlu bir ev ortamı sunuyorlardı. Bu dünyada hâlâ güzel insanların ve farklı hayatların olduğunu ispatlayan, ders çıkarılacak bir yaşam öyküleri vardı. Thierry eğitmenlik ayrıcalığını kullanarak Ece ile ikisi için, evin en geniş odasını almıştı.
Kulüpteki diğer kızların kıskançlık dolu bakışları, Ece’nin libidosunu öyle kabartıyordu ki, imrenilen kişi olmak ona vahşice zevk veriyordu. Her kızın onunla olmak istediğini gayet iyi biliyor, hatta onları anlıyordu; mükemmel bir adamdı çünkü erkeği. Yürüyen bir güven ve güç abidesi; Tanrı yarattığı tüm güzelliklerin neredeyse hepsini tek bir kişiye bahşederek, diğerlerinin gıpta etmesini istemişti. Ve ona aitti. Bu bir övünç kaynağı değildi belki; ama çok zevk veren bir sahiplenme duygusuydu. İnsanoğlunun uğruna öldüğü, doğduğu, ağladığı, güldüğü, hırslandığı, kırıldığı, yok olup yeniden var olduğu, kısaca yaptığı her şeyin özünde sevmek vardı. Sevmek fiilinden türediği için ‘sevgilim’ sözünün ululuğu ve kutsallığı her şeyin üstünde geliyordu. Erkeğinin gözlerinin içine bakarak, ’sevgilim’ demesi Ece’nin ayağını yerden kesmeye yetiyordu. Otuzlarına geldiklerinde beraber olmayacaklardı belki; ama onun yakınında olup orta yaş olgunluğuyla daha da mükemmelleşen yüzünün, bebeksi şeklinden resim gibi düzgün, olgun hatlara dönüşünü, dalgasız deniz kadar sakin; ama kadınları baştan çıkarıcı mimiklerini, sesinin tonundaki cazibenin nasıl kasıp kavurduğunu görmeliydi. Geleceği görebiliyor olsaydı da şimdi o anlarını seyretseydi.
Kısıtlı zamanları ve sıkı bir eğitim programları vardı önlerinde. Dalgıç elbiseleri giyildi, teker teker suya atlandı. Ve nihayet, mavinin büyüsüyle buluşma vakti gelmişti.
Ece hislerini şöyle yazdı defterine:
“Yanımızdan geçen bütün balıkları selamladım. Dünyadaki bütün renkler, aynı zamanda derinliklerdeki yaşamın da birer parçası sanki. Kırmızı, yeşil, mor. Gökkuşağın tüm renkleri, birer su dansçısı gibi oynaşıyorlar. Çizgili, benekli balıklar gördüm, telaşlı ve güleçtiler. Kırmızı denizyıldızı oluyormuş, kan kırmızı hem de. Bir masalın içindeyim, harikalar diyarında keşfe çıkmış gibiyim. Alabildiğine bir maviliğin orta yerinde minicik bir balığım. Yanımdan grup halinde  dünya gözümle hiç göremediğim, sadece balık gözlerin gördüğü bir yolu takip ederek simetrik zikzaklarla hızlıca geçiyorlar. İnanılır bir şey değil, dans ediyorlar. Takip ediyorum. Bir kayanın çevresinde toplanıyorlar. Sonra, tırnağımın ucu kadar minik balıklar türüyor kayanın arkasından. Rengârenk su damlacıkları gibiler, o anda doğmuş olmalılar. Ne muhteşem! Öyle bir duygu ki, kendimi insan gibi yürüyerek yaşayan değil de, sadece suda yüzen bir canlı yerine koyabiliyorum artık. Balık olsam ne yaparım şimdi deyip balık aklıma göre hareket edebiliyorum suyun altında. Bir iki şişe vardı dipte, çıkarken aldım onları. O şişelerin bırak yanında durmalarını, yakınından bile geçmiyorlardı. Başka bir dünyadan gelmiş yabancı bir cisim. Pislik, bozguncu, doğaya saygısız ve ileriyi göremeyecek kadar kör iki ayaklı canlıların yaşadığı bir dünya. İnsan neden bu kadar düşüncesiz olabiliyor ah. Biri uzaydan çöpünü dünyana, hatta evinin önüne atsa ve o çöp ölüm yaysa nasıl hissedilirse onlar da öyle hissediyor. Bundan sonra masum ve temiz yaşamayı hak eden canlıların önünde eğileceğim. Çok teşekkür ederim sevgilim bu güzelliğin farkına varmamı sağladığın için. Sonsuza dek burada kalabilirim. Keşke yüzgeçlerim olsaydı. O zaman daha derine dalabilirdim…”



BÖLÜM  III

MUCİZE İLE GELEN ENDİŞE

“Oh my little lover light. I miss you very much” diyordu anneannesi telefonda. Ece yarın yanında olacağını, özlemin sona ereceğini sevinçle haykırdı. Hemen her yaz olduğu gibi bu yaz da anneannesinin yanına İngiltere’ye gidiyordu. Katolik geleneklerine bağlı bir ailenin içinde büyümüş, muhafazakâr kurallara talepkârca boyun eğen, İngiliz kültürünün eşsiz temsilcisi büyük annesini özlüyordu. Kızının bir Türk ile evlenmesine karşı çıkmış kendine hasret prangası takmıştı. ‘İyi insanları Tanrı hemen yanına alır’ kehanetinin gerçekliğini ispatlarcasına zamansız vefat etmiş iyi huylu dedesinin bonkör insafına gelip büyük annesi çözümlenmesi zor, geri dönüşü sancılı ve acımasız kararından caymıştı. Ama ne yazık ki anne kız arasına mesafeler girmişti bir kere. Sharlotte Türkiye’ye geldi geleli bir kere bile yaşadığı yeri görmek istememişti. Onun yerine Londra’nın kozmopolit hengâmesinden kaçıp, sahil kasabası Newhaven’daki küçük evine taşınmayı seçmişti, yarım asırdır aynı yatağı paylaştığı kocasını kaybettiği o kış. Kızına katı olduğu kadar torununa anlayışlı ve sevgi doluydu. Ece büyük annesinin kızına özlemini onunla gidermeye çalışan tatlı bir inatçı olduğunu düşünüyordu. Ama onun tonton yumuşak yüzünü görmeyi seçiyordu.
Havaalanının hatırı sayılır kalabalığının ortasında iki sevgili yüz yüze ve el ele duruyordu. İlk uzun ayrılıklarında mahzun ve mutsuzdu ikisi de.
“Seni şimdiden özledim” dedi Thierry.
“Nasıl geçireceğim koca yazı? ” diye ekledi sonra.
Ece bu seyahatlerini hep dört gözle beklerken şimdi de ayakları geri gidiyordu. Sımsıkı sarıldı erkeğine. Yüzünü ensesine gömdü ve kokusunu her özlediğinde çıkarmak üzere burun deliklerinin gizli bölmelerine saklayana dek çekti. Güçlü ve güvenli kollar onu hep sarmalasın hiç bırakmasın istiyordu. Kreşe yeni başlayan küçük bir çocuğun annesinin süt kokan masalsı kucağından başka ellere bırakıldığında bilinçaltına yer eden, ‘aslında tek başınasın’ duygusuna benziyordu ayrılma anı. Ayakları beyninin komutlarıyla kimsenin baskısı olmadan uzaklaşırken, kalbinin komutları ellerine hükmediyor, sevdiğine uzatıyordu tutmak için. Ama ayakları kazanıyordu yürek akıl oylaşmasını. Ruhunu bırakıp bedenini götürmek paramparça ediyordu.
Saatine baktı, uçağına saatler vardı. Terminalin en merkezi restoranına oturup koşuşan, yürüyen, gülen, ağlayan, kızgın, telaşlı insanları izlemek onun her yolculukta yaptığı bir seremoniydi.  Yüzlerindeki ifadelerden o anda neler düşündüklerini hayâl eder, derken  kendi ruhuna da seyahat başlardı. Küçük yol ajandasını çıkarıp yazardı durmadan. Restoranın deri dekoruna uyumlu önlüğüyle sipariş almaya gelen garson kıza, tavuk şnitzel ve bir kadeh beyaz şarap sipariş etti. Yazmaya başladı. Hiç bir şeye bağlı kalmadan istediği yerde keyif aldığı şeyleri yapmanın özgürlüğünü hiçbir şeye değişmezdi. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadı. Kabinde yerini bulup kırmızı çantasını koltuğun altına yerleştirdi. Dergilerini kucağına koydu.  Yolcular gelmeye başlamıştı.
Çok geçmemişti ki bir adam Ece’yi yeni bir şey keşfetmiş de çözmeye çalışıyormuş gibi dikkatle izliyordu. Adam sık aralıklarla dönüp Ece’yi göz tacizine maruz bırakıyordu. Sinirlenmişti. “Bu ne zannediyor kendini! ” diye homurdandı kendi kendine.
“Bu inanılmaz, çıldırıyorum her halde!” Gözlerine bir leke gibi saplanmış o büyük yeşil gözler yıllara meydan okurcasına, masum güzelliğinden hiç bir şey kaybetmeden nasıl karşısında capcanlı durabilirdi. Yeşil gözlü kızı aldatmasının üzerinden tam yirmi beş yıl geçmişti; ama vicdanındaki yeri hâlâ tazeliğini koruyordu. Onca yıldan sonra aklından hiç çıkmayan gözleri karşısında buluvermişti Daniel. “ Excuse me!” dedi ürkek bir sesle. Ece meraklı gözlerini ona çevirdi.
“Çok eskiden tanıdığım birine benzettim de sizi…”
“ İnsanlar birbirlerine benzer bayım!”
“Yıllar şahit olmasa, o olduğuna yemin edebilirim.”
Ece, adamı nedense hoşgörü ile karşıladı. Kibardı ve saygılı konuşuyordu. Sohbete başladılar. Adam büyük aşkını şiir gibi anlattı Ece’ye. Gençlik aşkı ile yaşayan çocuk ruhlu bir adamdı galiba. Kanı ısınmıştı. Daniel’in cüzdanında hâlâ duran bir fotoğrafı vardı.
“İşte benim Sharlotte’um bu.” Ece şaşkındı. Annesinin hayatında hiç görmediği bir fotoğrafına bakıyordu. “My God. It’s my mom!”
“Biliyordum, bir gün onu bulacağımı biliyordum!”
Dört saatlik yolculuk boyunca Sharlotte’u konuştular. Ece'nin yaşından beklenmeyecek bir olgunluktu onunki.  Uçaktan indiklerinde yakın iki arkadaştılar.
“Sharlotte’dan af dilemek ister misin?' dedi ve annesini aradı. Telefonu Daniel'a verdi. Adam, küçük bir çocuk gibi titriyordu. O ses içini titretti. Ece’nin ona benzerliğinin hayatın ona bir şakası olduğunu söyledi. Sharlotte’la konuşmak bir mucizeydi, vicdanıyla hesaplaşması sona erecekti işte. Beyaz kanatlarını ezgiyle savurarak, omzuna konan bir melek gibi, tılsımlı okuyla Daniel’in lanetini tam on ikiden vurmuş Ece birkaç saatte onun en değerlisi olmuştu. İnsan, anne babasını başkasını severken düşünemiyordu. Bu hikâyede, yeni tanıştığı bir adam ve onun eski sevgilisi Sharlotte vardı.
Daniel Ece’yi hemen bırakmak istemedi. Hayatın mucize olduğunu hatırlatan meleğine minnet duygularıyla her şeyini miras bırakmak isteyen bir ölümcül gibiydi. Ece, Newhaven’a gitmek için tren istasyonuna gidecekti. Trene binerse Daniel’in hikâyesi de bitecek, hayalinde biri olarak kalacaktı sanki. O gün trene binmedi.
Londra’nın göbeğinde küçük gösterişli çatı katında pencereden şehri ayaklar altına seren manzaraya bakarken Ece büyükçe bir nefes aldı, sonra şehri içine gizlemek istercesine usulca bıraktı. Hemen yakınlarda Hint restoranlarında pişirilen baharatlı yemeklerin sokaklara yaydığı kekremsilik, ayakkabı mağazalarından yayılan deri kokusuna karışıyordu. Dinmeyen yağmurların havada bıraktığı mis gibi toprak kokusu ise hepsini bastırıyordu. Londra’yı anımsatan o kokular burnundan beynine hücum ediyordu. Pizza sipariş ettiler. Daniel’in renkli bir kişiliği ve ilginç anıları vardı. Uçakta yaşadıkları hayat tarzını özetlemişti meğer.
Ertesi sabah, pencereden sızan güneşle gözünü açar açmaz, rüyasında annesini görmüş  dün yaşadıklarını sorgulamıştı. Annesi düşünde yanaklarını gözünü öperek uyandırıyordu.  Acaba üzmüş müydü onu? Hayat ne ilginçti. Yaşam denen büyük mucizenin içinde hep minik sürprizler vardı. Belki annesi de içinde kalan bazı şeyleri eski sevgilisine söylemiş ve rahatlamıştı. Böyle düşününce mutlu oldu.  Anneannesine kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Vakit kaybetmeden trene bindi. Anneannesinin yanında tüm yaşadıklarını düşünmek için uzun zamanı olacaktı.

                        ***********************

Londra’da geçirdiği yaz tatilinden Thierry’nin ayarladığı staja başlamak için biraz daha erken Ankara’ya döndü. Bir diş hekiminin muayenehanesinde yarı zamanlı çalışmaya başladı. Günleri yorucu ve hızlı geçiyordu. İlginç hastalarla karşılaşıyor okulda öğrendiklerinden çok daha fazlasını burada görüyordu. O günkü hasta önce de gelmiş, hasta koltuğunda iki dakikadan fazla oturamadan kaçmıştı. Dayanılmaz hale gelmiş ağrıları yüzünden tekrar buradaydı.
Ece, ‘Lütfen oturun’ dedi güler yüzle. Önlüğü hastanın boynuna bağlarken, “Sakin olursanız doktor hemen muayene eder, çabucak sona erer.”
Hasta, korku filminden fırlamış gibi bembeyaz bir suratla gözünü kırpmadan tavana bakıyordu. Neredeyse iki metreye yakın boyu, kocaman kafası, tek eliyle koltuğu kaldıracak kadar kaslı kolları vardı. Gelgelelim, ufak tefek minyon doktordan ödü patlıyordu. Doktor yaklaştı, ağzını tam açmasını söylemeye kalmadan adam koltuktan doğrulup bir hışımla kapıyı açtı ve çıktı. Öyle bir fırlamıştı ki, önlük boynunda asılı kalmıştı. Ece arkasından ‘Bari önlüğünüzü çıkarın!’ diye seslendi. Sokakta beyaz boyun önlüğüyle gezen, çam yarması adamın ne kadar karikatürsel bir manzara olacağının hayaliyle kahkahayla gülüyorlardı.
Yanında stajyerlik yaptığı doktor kendisini hastalarına adamış, gerçek bir halk kahramanıydı. Haliyle hiçbir güvencesi olmayan da, nasıl hayatta kaldığına akıl sır erdirilemeyecek kadar yoksul olan da gelirdi. Onlardan para almak şöyle dursun, tedaviyi yarım bırakmasın diye para vererek gönderiyordu. Ece ondan çok şey öğreniyor, hayatla ilgili dersler alıyordu. Bir gün Ece’yi karşısına almış, uzun ve anlamlı bir konuşma yapmıştı.
“Bir insanı tanımak için yeterli bir zaman. Şimdi beni ağabeyin olarak dinlemeni istiyorum. Sen zeki birisin. Hayatta alınması gereken kararlar vardır. Bu kararları verebilmek önemlidir. Zekâ doğru olanı seçmene yardımcı olacaktır. Ama zeki olmak yeterli değildir. Her zaman her şey çok iyi gitmez, doğru olduğunu sandığın yanlış çıkabilir. Uçurumun eşiğinde ya da bir yol ayrımında bulabilirsin kendini. Öyle bir an olur ki, inandığın şeyler seni ters yüz eder. Buna hazırlıklı olmak, güçlü kalmak zordur. İşte bu gücü içinde tutarsan o zaman tüm zorluklara göğüs gerebilirsin.”
Ece doktorun söylediklerini düşünüyordu. Can’dan ayrılmayı kalpten mi istemişti? Asla! O zaman yanlış bir karar olmalıydı. Aynı biçimde Thierry ile olmayı kalpten mi istemişti? Kesinlikle! Ve kalbiyle vermişti bu kararı. Bu durumda doğru karar Thierry’i seçmekti. Doktorun yol ayrımı dediği şey, işte o noktada çıkmıştı karşısına. Ama ya inandığı şey onu ters yüz ederse. Aynı anda iki kişiyi sevmek mümkün olabilir mi? Biri, hayatının sonuna dek ayrılmama sözü verdiği uzağı, diğeri büyülü bir dumanı çeker gibi içini titreten, yakını. Aşk kimde?  Bu sonuçsuz düşüncelere boğulurken uyuya kaldı. Rüyasında yine Can vardı. Elini tutuyor, yüzünü öpüyordu. Uyandırmak istercesine adını sesleniyordu. Duyuyor ama yanıt veremiyordu…
*******************
Gelen telefon Melis’tendi. Çalıştığı radyo kanalı onu Londra’ya gönderiyordu. Tereddüt etmeden Daniel’i aradı Ece. Yanıt hemen gelmişti. Sık seyahat eden birinin her dönüşünde soğuk ve boş bir eve girmesindense bir ev arkadaşı iyi olur diye düşünüyordu.
Melis yeni şehrine farklı heyecanlar ve korkular barındırarak adımın atmıştı. Evin giriş kapısının yanındaki konsolda bir not vardı. ‘Hoş geldin Melis. Karşılayamadığım için özür dilerim. Soldaki oda senin istediğin gibi düzenleyebilirsin. Daniel’ Sadece odayı değil tüm hayatını düzenleyecekti gönlüne göre. Zaman koşarcasına ilerlerken, Melis’ten bir haber daha geliyordu Ece’ye. Aradığı aşkı Daniel’da bulduğunu, evlenmeye karar verdiklerini söylüyordu. 'Ailemle tanıştırırken yanımda ol. İkimizin de sana ihtiyacı var' diyordu. İşte Melis'ti bu. Londra’da yaşamaya başlamış ve onun uçakta bulduğu adamla hayatını birleştirme kararı almıştı.
Ece Antalya’nın kavurucu sıcağında sabah erkenden yüzmeye gitti. Deniz bebek gibi sakin uyuyordu. Onu uyandırmak istercesine ayaklarını çocuklar gibi çırparak dakikalarca yüzdü; güneş gücünü göstermeye başlamadan eve döndü. Babasıyla kardeşi mışıl mışıl uyuyorlardı hâlâ. Annesi ise kahvaltı hazırlıyordu. Tüm bu yaşananlara annesinin gözünden bakmaya çalıştı Ece. Çünkü onun kırılıp üzülmesini asla istemiyordu. Olanları öyle rahat karşılamıştı ki, Ece annesinin Daniel’i artık eski sevgilisi gibi değil, kızının bir arkadaşı olarak gördüğünü anladı.
O akşam Daniel, Melis’in ailesiyle tanışmaya Ece ile birlikte gitti. Ece Türk adetleriyle ilgili bir sürü şey anlatmıştı. Kız isteme nasıl yapılıyorsa hepsini aynen uyguluyordu. Melis’in yaptığı tuzlu kahveyi bile içmişti. Sempatik ve güler yüzlü buldukları damadı biraz yaşlı görseler de sevmişlerdi. Melis’in ailesi kızlarının mutluluğunu gözlerinde görünce neyse ki yaş farkını sorun etmemişlerdi. Tanışma yemeğinin ardından biraz nefes almak için Sahil Cafe’ye gittiler. Melis, mutluluktan havalarda uçuyordu.
“Siz ne zaman kavuşacaksınız birbirinize? Sen ve Can!”
“Of Melis! Yine mi aynı konu? Kaç kere söyleyeceğim. Thierry ile birlikteyim, diye.”
“Tamam onunlasın. Ama bu Can’ı sevmiyorsun anlamına gelmez. Bir gün kavuşacaksınız” dedi.
“Ben sadece Thierry’i seviyorum, o kadar” dedi sinirlenmişti.
Daniel konuşulanları anlamadığı için sıkıldı. “Ben denize gireceğim.” Dedi ayağa kalkarken.
“Bu saatte mi?”
Ece, Daniel’in zaman kavramına bayılıyordu. Onun için günün her anı boşa geçirilmeyecek kadar değerliydi.
“Ay da var. Haydi yüzelim...”
Güneşin birbiri ardına doğuşlarını, bir memurun hep aynı yoldan evine dönmesine benzeyen batışları takip etti. Aylar bir göz kırpma süresi kadar hızla birbirini kovaladı. Zaman su gibi akıyordu ardında bıraktığı izleri silmeden.

            ***************************

Ormanın ortasında bağdaş kurmuş gökyüzünü seyrediyor. Yağmur damlaları kirpiklerine inci gibi dizilmiş, aralamaya çalıştığı gözkapaklarına bir türlü izin vermiyor. Arkasını dönüyor, parlayan bir gölge elini ona uzatıyor. “Benim olduğum yerde mavi yağmurlar var. Gel.” Ece gölgenin elinden tutup, yürüyor. “Senin olduğun yer güzel mi?” “Sen olunca güzel” diyor gölge; diğer eliyle de küçük bir kızın elini tutuyor. “Küçük kız seni istiyor…” Ece ellerini açıyor. Birden küçük kız koşmaya başlıyor. Beyaz geceliği sırılsıklam, sarı uzun dalgalı saçları yeri süpürüyor. “Neden koşuyorsun?” diye bağırıyor. “Söyle ona uzaklaşıyor, kaybolur!” diye haykırıyor. “Uzaklaşan o değil sensin” diyor gölge. “Niye yanıma geldin?” Gölge Ece’nin yüzünü okşuyor. “Ben hiç ayrılmadım ki.” “Yüzünü göremiyorum.” “ Unuttun mu beni? Oysa içinden hiç çıkmadım ki, hep oradayım.” “ Kimsin sen?” “İçinde sakladığın kişiyim.” Ece, bulutlara karışmış ağaçların arasından hızlıca koşuyor, bastığı toprağın sesi kulaklarına doluyor. Rüzgâr kulağının dibinde çığlıklar atıyor. ‘Can, Can…’
Gözleri ıslaktı. Rüyasında ağlıyordu. Konsoldaki fotoğraflardan Can’ın olduğu resimleri buldu. Mona Lisa’nın yüzü gibi bir tarafta hüzün ve masumiyet, diğer tarafta mutlu bir gülüş, bütününde tek bir yüz. Masum yanı Can, kavuşamadığı; yalnız hissettiğinde, güzel şeyler hatırlamak istediğinde masum yanı beliriyordu. O inkâr etse de hayatındaydı. Rüyalarından hiç gitmiyordu.
Şimdi ne yapıyor, nasıl bir hayatı var diye düşündü. Neden bırakıp gitmişti, hem de en uzağa, Japonya’ya. Yapayalnız bırakmıştı. Bitmemiş masum bir aşk öyküsü gibi kitabın son sayfaları boş kalmıştı.
Thierry. İçini titreten, damarlarında alev topu gibi yuvarlanan, kokusu burnuna dolan gerçek olan. Şehvetin vücut bulmuş hali. Dünyayı onun ayakları altına sermiş adamdı. Bir dokunmasıyla yeryüzü tepetaklak olabilir, kıpkızıl alevin ortasında buz gibi mavi sulara dalabilirdi. Ateşten teni tüm vücudunu alevlerle yıkayabilirdi. Tekrar yatağa girdi, uykuya daldı. Yanında uyuyan beline sarıldı.
Ece’nin o gün yapacağı sunum için gece boyu beraber çalışmışlardı. Fakültenin kantininde kahvaltı yaparlarken bir süredir bulanan midesi iyice azmıştı.
“Başaracaksın sevgilim. Telaşlanma bu kadar.” Ece, yapamam korkusu hissetmiyordu aslında. Fakat nedense bulantılara laf geçiremiyordu.
“Sunuma daha iki saat var, sana bir yatak bulalım.” Asistanlar odasında ikili koltuğa yatırdı Ece’yi. Dolapta duran pikeyi örttü üstüne.
Ece uyandığında, odada yalnızdı. Aceleyle kalktı, daha iyiydi. Kenarda duran aynada saçını düzeltti, ceketini giydi ve çıktı. Profesör Aysen Savlı odasına çağırdığında kalbi yerinden fırlamak üzereydi. Odada iki kişi daha vardı. Ece’ye oturmasını söylediler.
“Daha önce yazılmamış zor bir konu seçmişsin. Yaklaşımını beğendim,” dedi profesör. Ece sunumun ardından artık konuşmaya mecal bulamıyor, sadece dinliyordu. Doçentlerden genç olanı bozdu sessizliği:
“Sen en iyi öğrencimizsin. Seni fakültede görmeyi isteriz. Fakültede kalabilir, asistanım olabilirsin.”
“Eğer izniniz olursa doktoramı Londra’da yapmak istiyorum!” dedi bir çırpıda.
“Biliyorum” dedi profesör ondan hiçbir şeyin kaçmadığını ima edercesine. Ece gerilmiş, sıktığı elleri uyuşmuştu.
“Queen Mary Üniversitesi'nin sana üstün başarı bursu vermeyi kabul ettiğini duydum. Gelecek sömestr orada başlayabilirsin. Tebrik ederim.”
Başarmıştı işte, ikinci yuvası Londra’ya gidiş vizesini almıştı. Okulun ilk gününde tanışıp hayran olduğu hocasıydı mezun olduğunu müjdeleyen.
Babasında buruk bir sevinç vardı, Ece hissetmişti onun sesinden. Londra’da yaşayacak olması babasını korkutuyordu. Kayınvalidesiyle gerginliği eskisi kadar sıcaktı çünkü. Ece’nin bu okulu çok istediğini de biliyordu. Gururunu bir kenara bırakıp, coşkulu bir sesle devam etti. “Annen duyunca çok sevinecek.’

*******************

Sabah evde yaptığı hamilelik testi pozitif çıkmıştı. İnanamayıp doğrulatmak için sokağın köşesindeki polikliniğe gitti. Aşk denizinin derinlerinde yüzdüğü son geceyi anımsadı. O gün kutsanmıştı narin rahmi. Bu gelen mucize kadar güzeldi o gece. Gebe olduğunu yazan bir belge tutuşturdular eline. Beklenmedik bir anda gelmesinden başka hiçbir suçu olmayan minik masum bir canlı tutunmuştu ona. Bir bebeği olacaktı. İnanması güçtü ama başının üstünde kıpırdayan gökyüzü kadar gerçekti. Elini karnına koydu. İçindeki şeyi duymaya çalışıyordu. ‘Nereden çıktın sen?’diyerek karnını okşadı. Tarifsiz bir mutluluk adın adım onu sarıyordu. Midesi bulanıyordu mütemadiyen, öğrenince kanıksadı birden. Öyle zindeydi ki, sanki uzun uzun koşabilirdi. Evin tersi yönde biraz yürüdü. Okyanusun ortasında, ıssızlığı özümserken buz gibi soğuk suda yüzer gibiydi. Vızır vızır akan trafik, yanından geçen insanların fısıltıları, ağaç yapraklarının hışırtıları, hepsini duyumsuyor ama vücudunun anaç üretkenliğini daha çok hissediyordu. Yürüyen ulu bir ağaç, içinde canlı barındıran bir denizdi adeta. Ve çığlıklar vardı. Daha hızlı yürümeye başladı. Hızlandıkça bedenine bıçak gibi saplanan rüzgâr, dalgaların şamarı gibi çarpıyordu suratına. Ve tek bir tümce yankılanıyordu beyninde.
“Ben şimdi ne yağacağım?” Sadece bu söylemi duyan bir sağırdı sonunda.

                                   ***********************

Thierry elinde bir şişe şarapla içeri girdi. Londra başarısına ortak olan sevecen bir yüz takınıyordu. Ama bir o kadar da hüzün görünüyordu gözlerinde. Onu burada tutmaya hakkı olmadığını bilmesi, onu çaresizce deli ediyordu.
“Senin neyin var bir tanem. Hayalin gerçek oluyor işte. ”
“Söylemem gereken önemli bir şey var. Bunu nasıl karşılarsın bilmiyorum. Telaşlandırmamak için doğru sözleri bulmaya çalışıyorum akşamdan beri.”
“Beni terk ediyorsun. Bu mu söylemeye çalıştığın ?”
“Onunla hiç alâkası olmadığını göreceksin.”
“E öyleyse nedir?”
“Beni seviyor musun?”
“Sen bunu bilmi…”
“Bunu  bilmem gerek!” İkisi de saati kurulmuş bomba gibi patlamayı bekliyordu.
“Sen hayatta en değer verdiğim üç insandan birisin. Annem, ağabeyim ve sen.”
Ece, şaraptan büyükçe bir yudum aldı. Sanki haberi değil de verdiği kararı açıklar gibi sert ve emin bir duruşla bir çırpıda söyledi.
“Ben hamileyim...”
Thierry sevinç naraları atmamak için zor tutuyordu kendisini. Bu bir mucizeydi. Ece’nin kalması için ona verilmiş bir şanstı belki de. "Evlenelim hemen! Doktorana burada devam edebilirsin." Dedi coşkuyla. Ece fazla düşünmemişti çünkü yanıtı belliydi. Ama ne var ki Thierry’e balyoz gibi inmişti sözleri. “ Mecbur kaldığın için istiyorsun. Bebeğin onanmış bir spermden resmi bir rahimde dünyaya gelmesi zorunluluğuna itaat etmek için, oluşma zamanını seçemeyen bu masum ceninin anne ve babasının resmi cübbeli memurun önünde evet demek zorunda bırakıyor olması ona ağır bir yük değil mi? Bunu yapamam. Ama sen benimle gelebilirsin. Londra'da beraber bir hayat kurarız.”
Bir aile olmaları gerektiğini düşünüyordu Thierry. Ve önemsiyordu. Ece ise mecbur hissettiği için Thierry’nin bu yolu seçtiğini ve amacının bir evlilik ya da yuva kurmak olmadığını düşünüyordu.
“Annemi bırakamam sen de biliyorsun. Yaşlı ve hasta bunu kaldıramaz. Hem beni yanlış anladın.” Nabız yükselmişti. Ece hamileliğin verdiği keskin duygularla aniden gergin ve duygusal çıkışlar yapabiliyordu. “Beni yalnız bırakıyorsun.”
Thierry nasıl davranacağını anlamıyordu;  “Kal diyorum işte burada devam edebilirsin doktoraya. Evlilik teklifini bir süredir düşünüyordum zaten. Sorun şimdi söylemem mi oldu? Ne yapmam gerekiyor söyle bana?”
“Baba ol yeter. Başka bir şey istemiyorum artık…”
Ece, kadınlara bahşedilen o tanrısal güçle hiç kimseye ihtiyacı olmadığına, sadece kendi cesareti ve özgüveniyle sorunların üstesinden gelebileceğine inancı tamdı. Bu bebek sevgi bebeği olmalıydı. Anne babasını mecbur bırakmamalıydı toplumsal gerekliliklere. Thierry, Ece’nin yüzündeki kararlılığı görebiliyordu. Gergin sessizliği o bozdu; “Burada kal Ece. Bırak yanında olabileyim. ”
Thierry’nin onu anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmüştü. O an büyük bir hayâl kırıklığı hissetti Ece. Yalnız kalmalıydı. Tartışmalarının üstünden melankoli dolu üç gün geçti. Sesleriyle de olsa birbirlerine her gün dokunan sevgililer, sonu görünmeyen bir sessizliğe girmişlerdi. Ece’nin içinden çığlıklar kopuyordu. Kararını defalarca gözden geçiriyor hep aynı sonuca varıyordu. Ruhuna inancının, hayata duruşundaki özgürlüğün gerçek, somut ve kaçınılmaz ispatıydı doğacak çocuk. Thierry bir kor gibi yakıyordu yüreğini. Yumuşacık fısıltılarından, kalbini eline alıp bir kuşu sever gibi okşayışlarından, en müstehcen lafları sadece aralarındaki şifreler gibi kulağına söylerken, içinin gıcıklanışından vazgeçemezdi. Ama kaybediyordu onu, bağıra çağıra kendisiydi bırakıp giden.  Göz göre göre uzaklaşıyordu ondan.
Bitmek bilmeyen gecelerin ardından doğan güneş gibi imdadına yetişiyordu hafta sonu gezisi. Okuldan yakın arkadaşlar yataklı trenle İstanbul’a gidecek, mezuniyetleri şerefine Çırağan Sarayı’nda bir akşam yemeği yiyeceklerdi. Ece dalgalı saçını ensesinde gelişi güzel topladı, uzun bir çubukla tutturdu. Makyaj çantasından parlatıcı rujunu çıkarıp sürdü. Aynaya baktı, bembeyazdı. Şeftali rengi allığıyla elmacık kemiklerini renklendirdi. Annesinin doğum gününde gönderdiği damla model yeşim taşlı gümüş küpelerini taktı. Müge kapının yanında ayakta onu izliyordu.
“Sende bir tuhaflık var, durgunsun. Hasta mısın?” Ece, aynadan Müge’ye baktı, anlamlıydı gülümsemesi.
“Maazallah! Bomba gibiyim. Harika iki gün geçireceğiz.” Bulantılarını söylerse cin gibi arkadaşı hemencecik anlayabilirdi, sustu. Apartman bahçesinin kapısında çalışır halde duran taksiden Erin çıktı onları görünce. Ece’nin çantasını ve elbise kılıfını aldı, bagaja diğerlerin yanına koydu.
Garın yüksek tavanlı salonunda onca insan varken, Ece Aydın’ın sesini radar gibi seçivermişti. Sesi değil kahkahası ele vermişti onu. Her biri suratına ayrı gülücükler serpiştirmiş rengârenk bahar çiçekleri demetinin etrafa yaydığı mis koku gibi yayılıyordu keyifleri. Herkes oradaydı bir kişi hariç. Ece’nin içeri girdiğini görenler hemen atıldılar.
“Nihayet gelebildiniz. Girmek için sizi bekliyoruz.”
“Eee, Thierry nerede? Sizinle değil mi?”
“Hayır. O kendi gelir” dedi; kaçamak bir yanıttı.
Gelmeyebilir de, dedi içinden. Gelmezse sanki her şey bitecekti; sevgileri, aşka bağlılıkları, hiçbir şey kalmayacaktı. Eğer gelmezse kötü sonla biten bir filmden ibaret olacaktı yaşananlar. Sevmek zamanları kendi kendine yok olup yaşanmışlıkla masal arasında yerini bulamayan havai zamanlar olarak evrende kaybolacaktı. Issız denizin ortasında beraber kürek çekerken ufukta gördükleri cennet gibi adanın yaklaştıkça çorak, kuru bir adacık olduğunu görmeye benzeyecekti aşkları.
Trenin kalkmasına on dakika kalmıştı. Saat yaklaştıkça, kırılıp yere saçılmış camdan kalbinin ayakları dibindeki parçalarına bakıyordu öylece bir şey yapmadan. Öfkesi gözlerinden ayakuçlarına iniyordu geçtiği yeri kızıla boyayarak. Lanet okuyordu kendisine. Neden bu kadar mağrurdu? Ne diye ısrar etmişti ki, neden fikirlerine saygı duymamıştı? Eğer gelmezse kendisini hiç affetmeyecekti. Kalabalığın kahkahalarının arasında, berbat bir anaforun tam ortasında gelgitler yaşıyordu gizlice. Fazla duramadı o hengâmede, eşyalarını koymak için kompartımanına gitti. Thierry ile aynı kompartımandaydı bileti. Bir an umut düştü içine. Heyecanla açtı kapıyı onu içerde görmeyi bekleyerek. Ama kimse yoktu. Elbisesini astı. Çantasını yatağın üzerine koydu. Perdeleri açtı, istasyonun en kalabalık yerine bakıyordu.
“Gelmezlik etme ne olur.”  Mırıldanırken yavaşça kapı açıldı. Thierry girdi içeri.
“Neden burada yalnızsın?”
“Yalnız kalmak istedim,” dedi Ece, yüzüne bakmadan ve pencereden dışarıya bakmaya devam ederek. Gözlerinden ayaklarına inen öfke, parmak uçlarından çıkıp gitmişti bir anda. Serzenişleri, pişmanlıkları, gelgitleri o içini ferahlatan sesle yok olup gitti.
Thierry arkasından yaklaşıp ensesine bir öpücük kondurdu. Ensesinden yayılan buram buram özlemden kendini alamayıp bir hamlede döndürdü kafasını. Şimdi ateşleri birbirini kavuruyor, gözyaşları yüzlerini ıslatıyordu. Sımsıkı sarıldı sevdiğine, içine saklamak ister gibi.
“Gelmeyeceksin diye çok korktum.”
“Geçen akşam söylediklerim için özür dilerim.” Narin yüzü ellerinin arasına aldı, ıslak gözleri ve nemli yanakları hissetti.
“Seni kırmayı istemedim. Özgür bir kelebek olduğunu unutuverdim işte. Ellerimden kelebek gibi uçup gideceğin güne kahrediyorum. Seni içime yerleştirmek ve oradan hiç çıkarmamak için neler vermezdim.”
“Ah, sevgilim.”
“Sana gitme diyememek öyle acı ki. Hem de bebeğimizi taşırken...”
“Bebeğimiz olacağı için mutlu musun?”
“Mutluluk mu, havalarda uçuyorum. İçim içime sığmıyor. Baba olmayı meğer ne çok istiyormuşum.”
“Sevgilim. Keşke benimle gelebilsen…”
“Şimdi konuşmayalım bunları. Senin mutlu günün, artık mezunsun. Yeni bir kapı da açılıyor önüne. Keyfini çıkar... Haydi, yanlarına gidelim.”
Ece gözündeki mutluluk yaşlarını elinin tersiyle kibarca sildi. Yemek vagonunda atılan kahkahalar, trenin geçtiği sessiz köylere, ıssız ormanlara ulaşıyor, raylardan çıkan mekanik sese eşlik eden canlı bir müzik aleti gibi yayılıyordu tüm evrene.  Üç masaya yayılmışlardı. Erin’in esprileri sadece onları değil, vagondaki diğer yolcuları eğlendirmeye başlamıştı. Garsonlar, sempatik gruba sevecen davranıyor, bir istediklerini iki etmeden hemen getiriyorlardı. Okul süresince hiç kopmamış, birbirlerinin sevinçlerine, hüzünlerine ortak olmuşlardı. İlk tanışmalarından, uykusuz sınav dönemlerinden konuşurlarken, yaşanan sıkıntıların en ufak bir izi bile yoktu yüzlerinde. Beş yıl süren maraton bitmişti sonunda. Bambaşka yaşamlara gebe bir avuç genç, kendilerini bekleyen engebeli yollardan habersiz, beraber çıktıkları bu yolculukta geleceğe kaygısız ve keyifliydi.
Thierry, onların mutluluklarına şahit olmak için getirilmiş bir gözlemci gibi kenarda sessiz ama huzurlu izliyordu. En çok da Ece’ydi göz hapsine aldığı. Elindeki şarap dolu kadehle oyalanırken onda bir sabırsızlık hissetti. Sanki kalkış sırasını bekleyen bir ralli otomobili gibiydi.
Ece, "Size bir şey söylemek istiyorum!” derken Thierry’e baktı, onayını almak ister gibiydi. Onun kafasını ‘evet’ anlamında salladığını görünce.
“Thierry ve benim bir bebeğimiz olacak!” dedi.
Trenin tek düze ritminden başka bir ses duyulmuyordu şimdi. Ritim, hızlanmakta olan bir müziğin giriş taksimi gibiydi. Herkes şaşkındı. Tebrik mi etmeliydiler, bilmiyorlardı. Aydın ayağa kalktı.
“Arkadaşım, gel sana bir sarılıyım. Gördüğüm en güzel ve muhteşem anne olacaksın!”
Sonra, garsona seslendi. “Şampanya var mı? Anne adayına kadeh kaldırmalıyız.”
Thierry birden telaşla “Hemen geliyorum” deyip vagondan çıktı.
Birkaç dakika sonra, az önce giydiği scuba diving yazan balina desenli beyaz tişörtü çıkarıp, mavi bir gömlek giymiş olarak içeri girdi. Garsonun kulağına bir şeyler fısıldadı. İkisinin şarkısı U2’nun With or without you yayılıyordu sessiz vagonda. Ece’nin önünde diz çöktü. Elindeki bordo kadife kutuyu uzattı. “Seni ilk gördüğüm andan beri seviyorum… Benimle evlenir misin?”
Kimseden çıt çıkmıyordu. Romantik bir filmin final sahnesini nefes almadan izliyor gibiydiler. “Ben de seni seviyorum!” dedi Ece, şaşkın ve buğulu gözlerle.
Ardından ağlayarak hızla çıktı. Thierry arkasından gitmeye yeltendi. Müge durdurdu. “Sen kal ben gideyim.”
Müge kompartımandan içeri girdiğinde, Ece yatağa oturmuş, mehtabı seyrediyordu. Yanına oturdu.
“Az önce çok güzel bir şeye tanıklık ettim. Öyle uyumlu ve güzelsiniz ki, sizinki gibi bir ilişki için dünyanın öbür ucuna bile giderdim. Bunun değerini bil.”
“Anlamıyorsun hiç biriniz anlamıyorsunuz. İkimiz de hazır değiliz evliliğe.”
Müge kafasını sinirle pencereye çevirdi gökyüzüne baktı göz ucuyla, ay’dan yardım dilenir gibi.
“Bebek büyütmeye hazır mısın peki?”
“Bebeği istiyorum sadece. Sırf çocuğumu dünyaya getirebileyim diye onun hedeflerini mahvetmek istemiyorum anlıyor musun? Bu onunla ilgili değil benim ve bebeğimle ilgili.”
“Sen delisin. Thierry yanında olmaya can atıyor, sen ise onu uzaklaştırma peşindesin.”
Thierry girdi içeri. “İyi misin?”
“Evet, daha iyiyim.”
“Peki, cevabın nedir?”

*******************

Pastırma yazının yaşandığı hazan ayında, zaman ayrılığı gösteriyor, Ece yine özlemler denizinde kulaç atıyordu. Ayrılık hüznüyle inatlaşır gibi, palmiye ağaçlarıyla süslenmiş bir restorana oturdu. Thierry’nin uğurlamasını istememişti. Veda son dakikalarda yaşanacak kadar kısa olamıyordu en sevdiğine. Her geçen gün öyle işlemişti ki içine, sonunda sıradan bir duyguya dönmüştü. Uzun uzadıya vedalara hacet kalmıyordu o zaman.
Bu gidişe dönüş bileti almamıştı bu sefer. Her gittiği yerden döneceği şehir Londra olacaktı artık. Yağmurlar, parklar ve pop şarkılar şehri. Onun gecelerini yıldızlarıyla arındıracak, sabahını güneşiyle aydınlatacaktı. Renk renk insanların yüz yıllardır doğduğu ve öldüğü kozmopolit dev Londra. Bomboştu orası, tıpkı yeni bir hayatla doldurulmayı bekleyen temiz bir sayfa gibi. Bir daha doğacak ve doğuracak, yeniden büyüyecek ve büyütecekti.
Nihayet evlenmeye ikna olmuştu. Özgürlük direnişini ailesinin karşısında sürdürememişti son tahlilde. Babasını sonsuza dek kaybetmeyi asla göze alamazdı.  Sade bir törenle nikâhlandılar. Kızını evlendirirken, kahkahalar atan baba pek görülmemiştir. Ama yine de mutluydu anne babası. Sırf aileleri mutlu olsun diye evlendiklerini sadece ikisi bilecekti. Sevgili olarak devam edeceklerdi yollarına. İkisinin de farklı idealleri vardı ve evliliğin kendilerine engel olmasına izin vermeyeceklerdi. Bir söz daha vermişlerdi birbirlerine, ne olursa olsun sevmekten vazgeçmeyeceklerdi.
Her zamanki gibi bir kadeh kırmızı şarap istedi garsondan. Çantasından küçük not defterini çıkardı. Arasından bir zarf düştü yere.  Üzerinde el yazısıyla “KADINIMA” yazıyordu.

Kadınıma,
Eğer kral olsaydım! Çiğneyerek tahtımı
Memleketin halkını dizlerine sererdim.
O kuvvetli hükmümle bütün tacı tahtımı
Bir tek bakışın için sana feda ederdim.
Eğer Tanrı olsaydım! O heybetli, o derin
Kâinatın, semanın, denizlerin, her yerin
İrademin önünde eğilen meleklerin
Sevgilim bir busene hepsi senindir derim.**
Küçük bir not daha vardı zarfta;
Kadınım, Ece’m
Sana kalbimi hediye ediyorum,  hep, sen diye atan
Senden kalbini alıyorum, içinde ben, olduğunu bildiğim
Yüreklerimiz tek oldu, senin içinde atıyor
Sevgiyle büyüyecek,
Bir bebek gibi…
İnce parmaklarını yazının üstünde gezdirdi, tıpkı sevgilisinin elini okşar gibi. Karnına dokundu. “Seni yanımda götürüyorum sevgilim, içimdesin”  dedi huzurlu bir tebessümle.
Daha önce yaptığı yolculuklarda yazdıklarını okumaya koyuldu. Yabancı birinin günlüğü gibiydi. “Büyüdüm mü?” dedi kendi kendine.
Mağaradaki o gün gibi çocuk ruhlu, hayata saf ve temiz gözlerle bakan küçük bir kızdı hâlâ. “Hüzünlü anlar zaman hamurunda yoğruldukça, tebessümle hatırlanan anılar olarak şekil değiştiriyor. İşte o tebessümü yakaladığında olgunlaştığını anlıyor, yaşanmış acılara gülümsüyorsun sadece. Çocuk ruhumu hiç kaybetmeyeceğim,” diye yazdı deftere.  “Kızıma öyle iyi davranacağım ki dünyanın en mutlu insanı olacak. Her gün onu ne çok sevdiğimi anlatacağım güzel bir masal gibi.”
Bir gün sana döndüğümde, o zaman sıcak kollarını sonuna kadar aç ve beni içine al. Seni yüreğimde bir yere saklıyorum, diğer tüm sevdiklerimi sakladığım gibi. Denizin maviliğinin, ormanın yeşilliğinin, sevginin, güler yüzün ahenkle buluştuğu, umutla harmanlandığı aşkların masalsı yaşandığı ülkem. Yıllar sonra bile sevgiyle sarılabileceğim candan arkadaşlar barındıran, Akdeniz’in portakal kokusunu özümsettiren, yüzlerce yıllık tarihin yaşandığı anavatanım şimdilik hoşça kal!
Anonsu duydu. Pek çok heyecanlar barındırarak biniş kapısına yöneldi.
**Victor Hugo ( sayfanın alt dibine yazılacak )

Havaalanında, Melis’i karşısında görünce sevinçten çılgına döndü. Geleceği saati öğrenmiş ona sürpriz yapmıştı. Daha dün görüşmüşler gibi her şey kaldığı yerden devam ediyordu sanki. Melis, “Seni yeni arabamla götüreceğim,” dedi keyifle sırıtarak. Daniel düğün hediyesi olarak Mini Mayfair almıştı. Valizler minik bagaja sığmayınca arka koltuğa dizdiler. Hava kararmak üzereydi, caddenin lambaları bir bir yanıyor, sanki gelişi şerefine geçecekleri yolu sırayla ışıklandırıyordu.
Melis’in ısrarına karşı gelemeyip aynı evi paylaşmayı kabul etmişti. Daniel’ in çatı katındaki emektar dairesi küçük gelince, daha büyük ve konforlu bir eve taşınmıştı çiftler.  Hemen girişte kocaman bir avize karşılıyor, yerdeki bordo beyaz karolarla şık bir otel lobisini andırıyordu. Kapının hemen karşısında duran büyük aynada kendini gördü Ece. Yorgun, heyecanlı ve mutluydu. “Hoş geldin kan kardeşim” dedi Melis, eliyle onu içeriye davet ederken; “Çocukluk hayalimiz gerçek oluyor.”

*******************







BÖLÜM IV

YENİDEN DOĞMANIN TATLI SANCISIDIR DOĞUM

Profesör Burley, New York Üniversitesi’nden yıllar önce gelmiş Amerikalı bir akademisyendi. Ece onun asistanı olmuştu. Profesör yoğun biriydi. Ece hızlı başlamıştı yeni hayatı. Başını kaşımak için bile vakti yoktu. Ayrılık acısını bastırmak daha kolay olmuştu böylelikle. Ama ne var ki akşamlar hiç bir gerçeği unutturmuyor eve geldiğinde tüm o duygular kapıdan onu karşılıyordu. Burley ailesine yakınlaşmış, kızı Sarah ile arkadaşlık kurmuştu. Sarah’ın Londra’da bir resim galerisi vardı. Ece’nin entelektüel tarafı gibiydi. Pek çok yönden benziyorlardı. Resim sergilerine gidiyor, sanat hakkında uzun sohbetler ediyorlardı. Onunla olmak iyi geliyordu Ece’ye.
Yoğun ders programı, konferanslar bir de poliklinikte asistan diş hekimliği derken gündüzler gecelere çabuk varıyordu. Geç saate kadar çalışıp kafasını yastığa koyduğu anda  uyudu. Rüyasında yine Can vardı. Sürekli ona ulaşmaya çalışırken görüyordu Can’ı. Hep bir yakarış vardı. Yemyeşil, durgun denizin üstünde yürümenin keyfini yaşarken, tepesinde toplanan sis bulutunun griliğinden ürküyordu hep. “Bizim kızımız olmalıydı” diye kulağına fısıldıyordu. “Uyan artık aç gözlerini…” Islanmış gözlerle uyanıyordu yeni güne.
İçinde büyüyen can, günbegün varlığını daha çok hissettiriyordu. Fırsat buldukça evin yakınındaki parkta uzun yürüyüşler yapıyor, hayallere dalıyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu. O gün Melis’te katıldı. Durduk yere Can’dan bahsetmeye başladı. Müsamereye hazırlanan küçük bir öğrenci edasıyla ürkek konuşuyordu:
“Ben Can ile sık sık görüşüyorum. Seni çok merak ediyor.” Ece’nin tepkisini tartmadan devam etti.
“Seni bir daha göremeyecek olma fikri onu kahrediyor, belli. Hâlâ seviyor seni. Hiç vazgeçmedi, bekliyor.”
Giysi dolabının en dibine attığı sihirli kutunun kapağını zorlar gibiydi. Gizliden ve derinden geliyordu duygular. Rüyasında her Can’ı gördüğünde, onunla ilgili bir haber alması, aralarındaki telepatinin hiç yok olmadığını gösterir gibi vuruyordu beynine. İçinde yaşattığı duygu seli damarlarında coşkuyla akarken dışarıdan durgun ve sakin görünmek öyle yorucuydu ki, boşaltma arzusuyla dolup taşıyordu günden güne. Sanki platonik bir aşktı ya da kavurucu bir özlem. Gerçek olan nerede, beslediği sevgi kimden, bilmiyor kestiremiyordu çoğu zaman. Sonra fani olana dönüyor, içindekini denize akıtıyor, uçsuzluğunda kaybettiriyordu.
Bir akşam evde gecelik-pijama partisi yaptılar. Serserilik diye tabir ettikleri şey, masumane bir ev eğlencesinden ibaretti sadece. Melis’in radyodan arkadaşı olan kızlarla çıta biraz daha yükseldi. Tekerlek boy pizzalar getirtildi, meyve kokteylleri yapıldı, şaraplar içildi. Partinin vazgeçilmezi şişe çevirme oyunu ve birkaç aşk filmi derken sabahı ettiler. Lise günlerindeki gibi tasasız hissetmişti kendisini. Londra’ya geldi geleli tam bir hayat mücadelesi içindeydi. Poliklinikteki sorumlulukları, akademik kariyer çabaları, diğer yandan bilinçli hamile olarak yapması gerekenler; zamanı, beyni, ruhu öyle doluydu ki, kendisiyle baş başa kalmayı özlüyordu. Her sıkıldığında ya da dinlenmek istediğinde, dokunduğu derinlerdeki duygularını açmıyordu bir süredir ya da açamıyordu belki de. Günlüğünü eski sıklıkta alamıyordu eline mesela. Günler, kocaman bir şelaleye ulaşmak istercesine hızla akan bir ırmak gibi ilerlerken, kafasının bir yerlerine yazıp bırakmaktan başka bir şey yapamıyordu. Diğer yandan,  hayatından da memnundu. Karnında büyüyen mucize, son günlerde dünyaya katılma hazırlıklarını tamamlama arifesinde hummalı bir çalışma içindeydi. Ellerini kollarını inanılmaz bir uyumla kullanıyor hatta annesinin vücut ritmini senfoni yapıp dans edercesine hareket ediyordu. Küçük, huzurlu güvenli evinden, kocaman karma karışık, her şeye aç, kıyıcı dünyaya katılmak istiyordu artık.
Soğuk bir şubat gecesi, kakaolu sütünü alıp odasına çekilmiş çalışacaktı. Sabahtan bu yana önemsemediği sancıların dozu artmış, doktorun gösterdiği hareketlerle rahatlamaya çalışıyordu. Ancak boşunaydı artık patlamak üzere olan düdüklü tencere gibiydi. Pencereyi açtı, odayı temiz havayla doldurdu. Hiçbir şey kâr etmiyordu. Yuvasından çıkmaya çalışan bir kedinin kapıyı tokmaklaması gibi abanıyordu bebek sanki. İki büklüm bir halde, Melis ile Daniel ‘in odalarının kapısını tıklattı. Uyuyorlardı. Kuvvetle yumrukladı bu kez.
“Sancılarım sıklaştı! Ihh!” Melis panikle kalktı, derin uyuyan Daniel’i dürttü. “Daniel çabuk! Bebek geliyor. Ece kıvranıyor!” Daniel hemen kalkıp pantolonunu giydi.
“Seni hastaneye götüreceğiz... Üzerindeki geceliği değiştirecek zaman yok. Paltosunu giydir.”
Önceden hazır ettikleri hastane çantasını aldılar. Sancılar büyük depremin öncüsü gibi şiddetini artırarak arka arkaya sarsıyordu bedenini. Buz gibi soğuk havaya rağmen boncuk boncuk terliyordu. Arabanın arka koltuğuna, Melis’in kucağına yatırdılar Ece’yi. Çığlığı hızla geçtikleri sessiz karanlık sokakları boğuyordu. Hastanenin kapısında duran sedyeye atıverdi kendini. Konuşamıyordu artık sadece inliyordu. Sabahın körü olduğu için hastane sakindi. Ece’nin gelmesini beklemiş gibi kısa sürede çevresine yığıldı hemşireler. Melis gergin bir tavırla,
“Doktoruna haber verin. Doğum başladı galiba! " dedi. Çok geçmeden Doktor meraklı bakışlara yanıt vermeden koşarak yanına girdi. Sabırsız ve uzun bekleyiş başlamıştı o andan sonra.
Ameliyathaneden çıkan hemşire gülerek verdi haberi. Sabahın ilk ışıklarıyla Ece ile Thierry’nin kızı dünyaya geldi. Bir insanı dünyaya getirmek ne büyük bir mucizeydi, sevinçten ağlıyordu.
“Nur topu gibi bir kızın oldu Thierry. Gözün aydın.” Melis telefonda böyle söylemişti. Doğumda olabilmek için haftaya Londra’ya gelecekti Thierry. Ama minik kızı acele etmiş, bu dünyada on gün daha olabilmek için annesinin sıcacık, huzurlu karnından, gürültülü, buz gibi şubat soğuğunun kucağına atmıştı kendisini. Türk bebeği olduğu için hastanede ‘Turca’ adını takmışlardı. Yosun kadar koyu yeşil gözleri, açık kahve gür saçları, al yanaklarıyla bir dünya bebeğiydi. Bacakları ve kollarından anne babası gibi uzun boylu olacağı anlaşılıyordu. Yanağındaki gamzesine dokundu Ece, mucizeye dokunur gibi. Mini minnacık şey gülümsüyordu; onu uzun zamandır tanıyor gibi.
“Hoş geldin canım kızım!”
Gece kendisini yerden yere atan o değilmiş gibi sakin ve huzurluydu. Bitimsiz bir tebessüm vardı yüzünde. Fazla kilo almaması, doğum sırasında aldığının da yarısını vermesi genç güzelliğini hiç bozmamış, aksine annelik saflığı ve masumiyetiyle nurla doluydu. Mor saten geceliğin içinde adeta ünlü bir aktristin hastane sahnesini çeker gibiydi. Emzirmesi bitip bebeği yerine koymak üzereyken, annesi belirdi kapıda. Hiç zaman kaybetmemiş sabah ilk uçakla Londra’ya uçmuştu.
“Çok güzel bir bebek değil mi anne? Ne muhteşem bir duyguymuş. Dünya çevremde dönüyor sanki.”
Sharlotte alnına bir öpücük kondurdu. Torununa baktı ışıltılı gözlerle. Kristal bir avize tutar gibi kibarca aldı kucağına. Göğsüne yasladı, “Bebekliğine çok benziyor” dedi eğilip kokladı. “Kokusu bile. Beni yıllar öncesine, senin doğduğun ana götürüverdi.” O an daha iyi anladı. Annesinin kızıydı, cesur, kararlı ve aşkla yaşayan, her şeyde aşkı bulan.
Boş odalardan birini bebek odası yapma konusunda Melis ne kadar ısrar etse de, Ece anneannesinin Londra’daki evine yerleşmeye kararlıydı. Bunca iyiliklerinden sonra minnettardı Melis ve Daniel’a. Aile gibi olmuşlardı ve bunu bozmadan usulüyle vaktinde ayrılmalıydı yanlarından.
Sharlotte, torun heyecanıyla Daniel ile karşılaşacak olmanın gerginliğini unutmuşken, Melis’in odaya girmesiyle, bir anda düşmüştü aklına. Üzerinden çok sular akmış olsa da, eskimiş, derinlere gömülmüş intikam hırsının, haylaz bilinçaltının dışa vuruşuyla, yeniden ortaya çıkabileceği ihtimali onu biraz endişelendirmiyor değildi. Yılların örümceklendirdiği kalın bir toz kütlesinin altında gizlenen nefret duyguları yerinden oynatıp, yüzüne gözüne toz kaçırmak istemiyordu. İlk karşılaşmalarında bu sıkıntı bitecek, bütün olanlar geçmişte kalmış olacaktı aslında; bugünün Daniel ve Sharlotte‘u olarak, başka insanlar gibi çıkacaklardı birbirlerinin karşısına. Ama yine de gergindi. Odadan ayrılıp büyüdüğü şehri koklamak, sokaklarında, gençliğinde yürüdüğü kaldırımlarda yürümek istedi. Bir parçasını bırakıp bambaşka diyarlara giderken, yeni bir hayat kurmanın ağır yükü altında ezilmeyip, hayata sımsıkı sarılmış, sevdiği için her şeyden vazgeçmiş güçlü bir kadındı Sharlotte. Ama özlemini dindirmesi mümkün olmuyordu.  Ah ne de çok denemişti her şeyi; Atilla’yı buraya getirmeyi ya da annesini oraya götürmeyi. Senelerce didinmiş, yorulmuş, sonunda yılmış ve bırakmıştı. Birinden vazgeçmek zorunda olduğunu bir tokat gibi vurmuşlardı yüzüne. İşte, hassasiyeti bu şehrin onu terk ettiği gerçeğiyle yüz yüze geldiğinde çıkıyordu su yüzüne. Hasreti o zaman harlanıyor, büyük bir yanardağ alevi topuna dönüyordu. Eski dostu sokakları yürürken özlemle ağladı. Gençliğinin geçtiği eve girdiğinde, yıllardır görmediği çocukluk arkadaşını görmüş gibi oldu. Duvarları, yerdeki hafif kelleşmiş İran halısı, rengi solmuş, iskeleti sapasağlam berjer koltukları, her şey anılarındaki gibi duruyordu öylece. Öyle özlemli bir evdi ki burası, dolapta duran tencerenin yeri yıllardır değişmemişti. Gözleriyle konuştu onlarla.
Akşam yemeğini Melis’te yiyeceklerdi. Ece, birkaç hafta önce hevesle aldıkları beşiğe yerleştiriyordu bebeğini.  Daniel olmadığı için rutin kızlar gecesi olacaktı bu akşam. Geceye iki misafirleri ekleniyordu. Daha dün dünyaya merhaba demiş minik bir kız ve Sharlotte.
Melis’in evlendikten sonra kazandığı meziyetlerden biri de iyi yemek yapmak olmuştu. Türk mutfağı ile pratik İngiliz mutfağını harmanlayarak değişik yemekler hazırlamıştı akşam için. Sharlotte’un her zaman gelen konuklardan olmadığını düşünerek iyice özenmişti masaya. Mükemmel bir brokoli çorbası, sebzeli rosto ve fırında kaşarlı patateste, coşku ve mutluluk vardı adeta. Sharlotte Londra’da geçen gençlik anılarını anlatıyordu yüzüne tebessümü iliştirerek. Melis, Daniel konusundaki hassasiyete saygı duyuyor, sohbet konusunun ona gelmemesi için ayrıca özen gösteriyordu. Ondan pek de beklenmeyecek bir hoşgörüyle, bu konuyu ‘özel’ bırakma büyüklüğü gösterebiliyordu. O da olgunlaşmıştı işte. Sevmenin gücünü sindirebilmiş, aşkların önünde saygıyla eğilebilineceğini kavramıştı nihayetinde.
Telefondaki ses babasıydı. Mutluluk gözyaşlarının kendi tenine sıcacık değdiğini hissediyordu. Ağlamaklı sesi yüzündeki mutluluk parıltılarını ele veriyordu. Çiçek kokan ellerini yüzünde hissetti o an. “Sen çok güçlü bir kızsın. Gün gelecek şahlanacaksın. O zaman da yanında olacağım” diyordu.
O gece annesinin kollarında uyudu Ece. Rüyada gibiydi, hem de hiç uyanmak istemediği derin bir rüyada. Öğleden sonra anneanne, anne, kız ve torun, hep beraber kendi evlerinde toplanacaklardı. Sharlotte annesini karşısında görünce, içindeki katı yağlar eriyivermişti. Sarıldı sımsıkı. Kokusu, dünyadan çekip gittiğini sandığı bir anda, taptaze gelmişti burnuna. İçinde uyuyan küçük kız uyanmıştı yeniden. Artık umut vardı kalbinde, ters giden her şeyi yoluna koyabilirdi bu umut.
Yüzlerce yaşanmışlık kokan bu evde, şimdi dört kuşak birlikteydi. Ece için yeni bir başlangıç, Sharlotte için geçmiş, anneanne içinse yalnızlık ve hüzünle doluydu o ev. Eski Londra evlerinin ihtişamıyla, yüksek tavanlı dört odanın her biri minik pencerelerle aydınlanıyordu. Tavanda ince işlenmiş desenler vardı. Balkonda duran saksılara güvercinler yuva yapmış, evi kolluyorlardı; tıpkı anıların bekçileri gibi. Köşedeki antika ceviz masa reverans yaparcasına eğikti. Ece’nin her yaz kaldığı odası aynı duruyordu.
Beşiği odasına yerleştirdi Ece. Büyükanne torununun kızını kucağına aldı, gözlerinden öptü bebeğin. Ece şefkatle izliyordu. İğneli konuşmayı seven, sert mizaçlı kadının ne kadar da yumuşacık göründüğüne hayretle şahit oluyordu. Her zaman söyleyecek bir şeyleri olan kadın, bebeği kucağına alınca nutku tutulmuş, susup kalakalmıştı öylece. Elini bebeğin yüzüne sürüyor, gözleriyle konuşuyordu. Bebek hiç kıpırdamıyor, ses etmiyor, sadece hafifçe gülümsüyordu. Ruhları birbirine değiyor, sanki ışık saçılıyordu vücutlarından. Bebek sakince uykuya daldı. Ece büyülenmiş gibi izledi olanları. Sanki minik kızı, büyükannesiyle sohbet etmişti sessizce.
Her şey yolunda giderken, anneanne eski aksi kimliğine bürünüp “Bebeğin babası neden yanında değil?” diye bağırdı durup dururken. Ece, bu ani soru karşısında ne söyleyeceğini bilemedi. Evliliğin bir düzmece olduğundan mı, beklenmedik zamanda gelen sürpriz bir aşk bebeğini doğurmaya karar verip sonrasında bazı kararlar aldığından mı, yoksa Londra’da tek başına hayat kurma savaşına giriştiğinden mi bahsetmeliydi. Durum öyle karışıktı ki, her şeyi ona yansıtmak yersiz olacaktı. En kolay olanı seçti; minik beyaz bir yalan: “Babası işlerini toparlayıp Londra’ya gelecek. Hep beraber olacağız. O zaman hiç ayrılmayacağız…”
Anneannesinin duymak istediği sözleri söylemişti Ece. Sevgiyle Ece’ye baktı; o anda mantık abidesinin mutluluk abidesine dönüştüğünü gördü Ece. Ne biçimde olursa olsun sevdiklerini mutlu etmeyi başarıyordu. Öğrenmişti artık bunu. Anneanne onun hislerini anlamışçasına sımsıcak gülümsedi. Saçını okşarken, “Seninle gurur duyuyorum” dedi, derin bir anlam vardı bakışlarında.
                       
*************
           
“ Ben baba mı oldum şimdi?”
Öyle ürkek duruyordu ki, Ece yıllardır tanıdığı o cesur erkeği, şu çekingen haliyle ilk kez görüyordu. Kucağındaki minicik canlının varoluş sebebi aylar sonra yanındaydı. Thierry büyükanne ile ilk kez karşılaşıyordu. Kadın tam da Ece’nin anlattığı gibiydi. Tavırlarındaki İngiliz soğukluğu ve asaleti eteklerinden akarken, bir süre sonra anaçlık, yüzündeki çizgilerde, ellerindeki lekelerde ve gözlerinin derinliğinde kendini gösteriyordu. Akdeniz sıcaklığı ile İngiliz asaleti mükemmel bir uyum sergiliyordu. Aynı uyum Ece’de vardı. Thierry hemen anlamıştı benzerliği. Anneanne de Thierry’i sevmişti. Esrarengiz duygularını İngiliz soğukluğunun arkasına gizlemiş olsa da, yüreğindeki sıcaklığı gözleri ele veriyordu.
Cumartesi akşamı büyük bir aile gibi toplandılar. Bir bebek her şeyi unutturup herkesi bir yemek masasında toplamayı başarmıştı. Yetişkinlerin yapamadığı şeyi minicik ruhu ile yapabilen bir melekti adeta. Tek bir eksik vardı. Eren gelmemişti. Büyükanne ile telepati kurmuşlardı yine. Aynı anda aynı kişiyi düşünmüşlerdi. Kayınvalide bebeklikten beri göremediği torunu Eren’i soruyordu Atilla’ya.
“Etele. (Atilla’nın İngilizcesi) Küçük torunumu neden getirmedin? Onu benden saklayarak intikam almıyorsun değil mi?”
Hep yaptığı gibi şakayla karışık imada bulunuyordu büyükanne. “Londra’ya tatile yollayacağım. O zaman hem ablasını hem sizi doya doya görecek. Torununuzla hasret gidermek için bolca vaktiniz olacak, merak etmeyin” diye tamamladı Atilla sert sözleri tavırlarıyla yumuşatarak.
“Herkes buradayken, bebeğe bir isim bulmalıyız. Ben bir isim düşündüm.”
“Sen ne istersen koyabilirsin kızım” dedi babası.
“Önce önerilerinizi almak istiyorum. İki isim düşünüyorum ben. Biri İngiliz, diğeri Türk ismi”  Thierry’e bakarak söylemişti son sözlerini.
Büyükanne memnundu. “Aferin Nur, istediğin ismi koyabilirsin o zaman…”
“Evet, sevgilim. Sen koy adını”  dedi Thierry gülerek.
“Nerissa olsun kızımızın adı. Nerissa, deniz tanrısı, denizin ruhu demek. Deniz vazgeçilmezimiz, öyle değil mi?”
Thierry tekrar etti. “Nerissa. Mükemmel… Su kadar berrak, deniz kadar coşkulu olsun…”
O birkaç gün gerçek bir aile gibi hissetti Ece. Bir arada geçen yılların özlemini geceleri anlıyorlar, eskiden olduğu gibi saatlerce konuşuyorlardı. Thierry’nin yanında olmasına öyle çabuk alışmıştı ki, ayrılık yaklaştıkça ciğerleri sökülüyor gibi oluyordu. Sevdiğinden uzak olmak, eksik kalmak gibiydi. Bunu onun seçmiş olması ise en kahredeniydi. Ah, yanında burada kalmasını ne çok isterdi. Mutlu ve normal bir aile olmak diğer tüm zorluklara katlanabilmesi için yeterdi belki. Ama ikisi de kendi hayatlarından ödün vermeyecek kadar sert kişiliklere sahiplerdi. Duyguları içlerini eritip yok ederken, dışlarına çelikten birer duvar örmüşlerdi. Yine ayrılık vardı ve yine buruktu.
Sharlotte koordinatörü olduğu tatil köyünün sezon açılışı için Türkiye’ye döndü. Babası ise sadece üç gece kalabilmişti. Herkes gidince yine kendi başına kalmış, bebeğe yalnız bakmanın zorlukları onu iyice yıpratır olmuştu. Diğer yandan okuldaki kariyeri, para kazanmak için çalıştığı poliklinik, hepsinin altından tek başına kalkamıyordu. Kızı ile daha fazla ilgilenebilmek için çalıştığı yerden izin aldı. Kaçırdığı sınavları telafi edebilmek için ne kadar yorgun olsa da, Nerissa uyur uyumaz derse oturuyor, konferansları takip ediyordu. Derken Doktor Burley’in eşi bir dadı önerdi Ece’ye. Kurtarıcı bir melek gibi gelen dadı ile hemen anlaştı. Dadı, Nerissa ile ilgileniyor, arta kalan zamanlarında da ev işlerini yapıyordu. Adı Emma idi. Ellili yaşlarda, dul, yetişkin çocukları olan çalışkan bir kadındı. Kocası öldükten sonra sıkıntıdan dadılık yapan, aslında paraya ihtiyacı olmayan birisiydi. Onun bu özelliği, doğrusu Ece’nin çok işine gelmişti. Nerissa’nın bezleri, giysileri, sağlık masrafları, kendi okul masrafları derken, koyduğu maddi tedbirlere uymakta zorlanıyordu. Anne babası yardım etmek için ne kadar ısrar ettiyseler de Ece, gururuna yedirip kabul etmiyordu yardım tekliflerini. Ama onca zorluklara rağmen yine de ayakta kalmayı başarıyordu. Onun asıl zenginliği umutlarındaydı.
Emma Ece’nin sağ kolu oluverdi kısa sürede. En önemlisi, Nerissa onun yanında mutluydu. Kadın yalnızlığını bu genç anne ve şirin kızıyla gideriyordu. Ece yatılı kalmayı teklif ettiğinde, tüm gününü  Nerissa’nın yanında bu evde geçiren, sadece uyumak için bile kendi sessiz evine gitmeyi hiç istemeyen bir kadın olarak, seve seve kabul etti teklifi. Odalardan birini Emma‘ya hazırladılar. Kendine ait yatağını ve dolabını getirip görüntüde küçük; ama kocaman bir dünyaya sahip oldu Emma. İşin en güzel yanı da Ece’nin artık kader arkadaşıydı

*****************

Dr. Burley, Ece’yi de yanına alarak Brüksel Üniversitesi’ndeki Uluslararası Diş Hekimleri Konferansı’nda yapacağı konuşma için Brüksel’e gidiyordu. Dr. Burley onu çanta gibi taşımaya başladığından beri, bu tempolu hayat coşkun duygularını bastırmasına yardımcı oluyordu. İşi ile ilgili takdirler aldıkça da kendine olan güveni yerine geliyordu. Bununla beraber, Dr. Burley sadece profesörü olmanın ötesine geçmiş, yol arkadaşı, babası, akıl hocası da olmuştu.
Zaman zaman Bayan Burley da onlara katılırdı. Ailecek tatile çıkmış gibi, boş kalan kısacık zamanlarını özel yerleri keşfederek değerlendirirlerdi. Mesela, Paris’e gittiklerinde, sadece bir gece gösteri yapacak olan Arjantin Dans Okulunun Avrupa Turnesinin Paris ayağını şans eseri yakalamışlardı. Danslarını bir hikâye üzerine sahneleyip, eşsiz bir uyumla müzikale dönüştürmeyi başarmış bu ödüllü gruba tüm medyada büyük puntolarla övgüler yağarken, bunu bir de canlı izlemenin keyfiyle büyülenmişti o gece.
Hayat, dans etmek gibi; iyi dans ve kötü dans var yaşamda. İyi dans etmeyi bilirsen hem partnerinin eğlenmesini, mutlu olmasını sağlar hem de yaşamanın zevkine varırsın. Kendini müziğe bırak ve ritmin gizemini yakala. Kötü yapılan dansta ayakların birbirine dolanır ve düşersin. O zaman en güzel melodi de çalsa, duyamazsın. Hayat da, iyi dans edilmeyi bekleyen bir müzik gibi…
 Bu satırları otelin lobisindeki yumuşak koltuklarda otururken, tangonun en cezp edici duruşunun resmedildiği, duvarda asılı siyah beyaz tabloya bakarken karalamıştı, yanından hiç ayırmadığı seyahat defterine.
Dr. Burley yanına geldi.“ Hâlâ ne çalışıyorsun Ece? Akşam oldu kendini azat et artık.”
“ Çalıştığım söylenemez profesör. Bir şeyler yazıyordum öylesine. Bu beni dinlendirir.”
“Hazır yeri gelmişken sana teşekkür etmek istiyorum.”
“Sizden teşekkür duymak… Ne için acaba?”
“Konuşmamdan sonra öyle iyi tepkiler aldım ki… Doğrusu iyi iş çıkarmışsın.”
“Kendinizi yabana atmayın ama. Yazılanın yanı sıra, söyleyiş de önemli. Tebriki size yapıyorlar, hocam.”
Dr. Burley, Ece’nin ‘hocam’ demesinden çok hoşlanıyordu. ‘Hep böyle hitap edebilirsin bana’ demişti bir keresinde. Her ne kadar aile gibi olmuşlarsa da, sonuçta onun bir çalışanıydı Ece. Doktorasını tamamlaması için iki dudağının arasındaki söze gebe bir öğrencisi olduğunu hiçbir zaman unutmuyor, resmiyeti elden bırakmıyordu. ‘Hocam’ da, işte bu resmiyetin bir göstergesiydi aslında. Ama Dr. Burley’e samimi bir lakap gibi geliyordu bu sıfat.
“Gel seninle güzel bir yemek yiyelim. Başarımızı kutlayalım.”
Ece, Burley’in teklifine şaşırmıştı. Genellikle yemek yemeyi unutur, tüm gün aç biilaç ayakta kalırdı. İlk defa gelen bu teklifi asla reddedemezdi. Bir şartla kabul etti:
“Tamam. O zaman sizi bir Türk restoranına götürmeme izin verin. Damak zevkinize hitap edeceğini düşünüyorum.”
“New York’ta Türk yemeği bir kez yemiştim. Neydi? Aaa tamam! Ali Nazik… Çok lezzetliydi.”
Otelin danışmasından en gözde Türk restoranının adresini alıp çıktılar. Uzun zamandır kebap yiyememesinin acısını çıkarır gibi masayı mezelerle donattırdı Ece. Her mezenin içeriğini özenle anlatıyordu. Türk akşamcılığını anlatmaya koyulmuşken rakı kültürünü de göstermeliydi. Buzlarla soğutulmuş ‘ehlikeyif’lerle servis edilen ince uzun bardaklardaki rakıların yavaşça keyfine varıyorlardı.
“Şarabın kültürü olduğu gibi, rakının da bir kültürü vardır. Yanında su içmek gerekir mesela. Bir de aç karnına değil yemekte içmelidir.”
Mezelerle karınlarını doyurmuş olmalarına rağmen, Adana Kebapları gelince, mis gibi kokuya yenik düşmeleri kaçınılmaz oldu. Türkiye özlemiyle yedi yemeğini. Her yeni yudumda hasreti yeniden kanıyordu adeta. Kendisini özlem denizine bırakmıştı. Duygularına tercüman olmak ister gibi, “Ayrılık” şarkısı çalmaya başladı o sırada. Şarkıcının yanık sesi tüylerini ürpertiyordu.
“…Ah ayrılık ayrılık / aman ayrılık! Her bir dertten âlâ / yaman ayrılık…”
Ece, içli içli şarkıya eşlik etti.
“Sözlerini anlamasam da hüzünlü bir şarkı olduğu tınısından belli; yoksa aileni mi özledin?”
“Oraları özledim. Bu şarkı, yemekler… Yarımın orada kaldığını bağırıyor bana. Büyüdüğüm yeri anımsatıyor. Şarkının bu kadar hüzünlü olduğunu fark etmemiştim. Şimdi anlıyorum. Yaşadıkça.”
Hep aklında o vardı. Anlaşmalı evlilik yapma fikri onları dost, sırdaş yapmış, sevgili olmak fazlalık halini almıştı artık. Nerissa’dan başka bir şey paylaşmaz olmuşlardı son zamanlarda. Ece, çoğu kez isyankârca onu arayıp buna bir nokta koymak istiyor; ancak nedenini bilmediği bir içgüdüyle kendisini frenliyordu. Sessiz kalmak yolunu bulduğunda da çağlayacak suyun durgun kalmasını sağlıyordu. Ne var ki, sessizliği özlemini dizginleyemiyordu. Can’da olduğu gibi yine aynı şey olmalı mıydı? Elinden bırakmalı mıydı yine? Sevgisi bitmediği halde, aralarındaki derin paylaşımın yok olma noktasına gelmesi acı veriyordu. Bir diğer acıysa, kabullenmenin sancısını yaşayacak olduğu gerçeğiydi. Bunun ağırlığı üzerine karabasan gibi çöküyor, uykuları kaçıyor, midesine kramplar giriyordu. Onun doldurduğu yerler, bomboş, sessiz bir ev gibi mahzun kalacaktı sanki. Ya sevgisizlik, yaşayabilir miydi hiç böyle? Bir anda girdaplarında boğulduğunu sandığı karanlık suda çırpınırken, önüne atılan can simidi gibi kızı düşüveriyordu aklına. Daldığı yerden çıkıp, konuşmaya devam etti:
“Thierry ile konuşmayı özledim. Aramızdaki uzaklık mesafelerden de öte. Ama o beni en iyi anlayandır. Sadece kızımın babası olarak kalacak olması beni üzüyor.”
O akşam Ece, hayatındaki yeni bir köşeye doğru yaklaştığının, uzun engebeli, zaman zaman dar, zaman zaman geniş o yola bir daha girmek üzere olduğunun farkındaydı ve Burley’a içini açmak istemişti.
Rakılı, kebaplı, bol sanat müzikli akşamın yorgunluğuna konferansın yoğun koşuşturması da eklenince Brüksel’deki ikinci günün akşamında ona kalan sızlayan ayak bilekleri, şakaklarından sert darbelerle giren baş ağrıları ve bitkin bir surattı.  Sadece sıcak bir duş ve yastığını düşünürken çalan telefonu açmamak için neler vermezdi.
“Matmazel Soner. Misafiriniz geldi. Lobide bekliyor.”
“Kimseyi beklemiyorum ki… Kimmiş?”
“Matmazel ismini söylemiyor. Arkadaşınız olduğunu, sürpriz yapmak istediğini söylüyor.”
Melis ya da Sarah Burley olabileceği tahminiyle lobiye indi. Resepsiyondaki yetkili, lobideki Amerikan Bar’ın taburelerinde, mini etekli, şık siyah bir döpiyes giymiş, parlak simsiyah saçlarını düzgünce atkuyruğu yapmış, gösterişli kadını gösteriyordu. Sırtı dönük şekilde oturmuş, caddeyi izliyordu. Ece arkasından meraklı gözlerle yaklaştı.
“Merhaba… Ben Ece Nur Soner.”
“Bonjour mademoiselle” (İyi akşamlar genç bayan)
1987 yılından gelmiş aynı çılgın ve hovarda yüzle tam karşısında duran Maiolaine idi. Antalya Havaalanı’nda onu uğurlarkenki masum haliyle karşısına çıkıverdi. Eskimiş Fransızcasıyla,
“Aman Tanrım… Maiolaine! Sen burada ne arıyorsun? Dahası beni nasıl buldun?”
Melis ile görüştüklerini Brüksel’de olduğunu ondan öğrendiğini söyledi. Maiolaine akıllı ayrıca vefakârdı da. Sanki son yıllar hiç yaşanmamış gibi bir anda, on altı yaşının duygularına dönüvermişti Ece. Konuşacak çok şeyleri vardı ikisinin de. Maiolaine Paris Üniversitesi’nde Ekonomi okuduktan sonra, bir yıl Tunus’ta yaşamış, ardından da Brüksel’de bir bankada çalışmaya başlamıştı. Büyükbabasının Tunuslu olması sebebiyle kültürünü tanıması için babası göndermişti onu Tunus’a. “Kitaplar her şeyi öğretebilir; ama görmek başka, kim olduğumu nereden geldiğimi kavradım” diyordu.
“O zamanlar çok çocuktuk. Hiç tasamız yoktu. Ama şimdi düşünmem gereken bir kızım var artık.”
“Neden yalnız başınasın? Senin cesaretine hayranım. Anımsar mısın? Tekne turuna çıkmıştık. Boğulmak üzere olan bir oğlanı kurtarmak için dalgaların büyüklüğüne aldırmadan denize atlamıştın. Biz atlamaya korkmuştuk. O küçük çocuğun kahramanı olmuştun.”
“ Hatırlamam mı? Çocuğu tutmaya çalışırken bileğim burkulmuş, sargıdan günlerce denize girememiştim.”
“Eee, her başarının bir bedeli var. Öyle değil mi?”
“Peki ya Can?”
“Onu yıllardır görmüyorum.”
“Akşam seni kaçıracağım. Hemen bırakmam bilesin. Melis anlattı biraz. Zor günler geçiriyormuşsun.”
“Üstüme rahat bir şeyler giyip geleyim. Şu giysiden kurtulmak istiyorum. Sen bir şeyler iç; benden.”
Blucin, beyaz bir tişört, üstüne de beline oturan kadife bir ceket giydi. Topuklu ayakkabılarını fırlatıp attı; süet botlarını sevinerek giydi.
Bir alışveriş merkezinin en üst katında teraslı bir pub’a geldiler. İnsanların sanatla uğraştıkları giyim tarzlarından ve tavırlarından açıkça belli oluyordu. Yanık puro ve pipo kokusuyla, meşe fıçılarda yıllandırılmış şarapların hoş kokulu esansı birbirine karışmış, mayhoş bir atmosfer yaratmıştı. Çalan müzik kısık olmasına rağmen, her bir çalgı aletinin tınısını hissediyordu. Köşede oturan gurubun onlara doğru el salladığını gördü. Kızlı erkekli bir kaç kişi, yüksek koltuklarda rahat şekilde oturmuş, büyük kadehlerde kırmızı şarap içiyorlardı.
“Tanıştırayım Ece. Türkiye’den benim çocukluk arkadaşım… ”
ACI SANCISIDIR, ÖLÜM

Her yorulduğunda ve usandığında anne babasının yanına koşuyordu. Çünkü onlar karşılıksız sevgileriyle yarasına merhem oluyorlardı. Antalya’nın portakal çiçeği kokan pırıl pırıl havasında sükûneti bulmak, yorgun vücudunu ve çökmüş ruhunu canlandırmak istiyordu. İçini yiyip bitiren karanlık ve puslu düşüncelerinden arınabilmeyi sadece anne babasının dizlerinin dibindeyken başarabiliyordu. O eski çocuk ruhuna dönebilmek için, Brüksel seyahatinden sonra birkaç gün kaçıp koşulsuz sevgiyle açılmış ailesinin kucağına atmıştı kendisini.
Eren’in yaz tatili için Antalya’ya gelmesiyle aile eksiksiz toplanmıştı. Eren, babalarının yolunu takip etmişti; İstanbul’da mimarlık okuyordu. Küçük bir daire tutmuştu Ortaköy’de. Yakışıklı da bir delikanlıydı. Eren’in yaşadığı şeyler gibi endamı, hatta konuşmasının bile babasına benzerliğine Ece çoğu zaman şaşırıp kalırdı.
Ertesi gün, hasret gidermek için Begüm ve Özgür’le buluştu. Ece için, çocukluğunda okuduğu harika bir masalmış gibi beyninde yer eden çocukluk aşkı, onlar için hâlâ gerçek bir aşktı. Ece’nin şimdi yaşadığı şeyi görmezden gelmeleri, Thierry’i gizliden gizliye kabul etmemeleri onu çıldırtıyordu. Her görüştüklerinde Can’dan haberler verme çabaları, destansı olarak değerlendirdikleri aşkı canlandırmaya çalıştıklarını ele veren düzmece oyunlardı. Onlara göre Ece de Can da o muhteşem aşka inanmışlar, uğuruna büyük fedakârlıklar göstermişlerdi. Tam finale yaklaşmışlarken bu kadar korkak davranmalarına şaşırıyor, bu ilişkinin sonunun mutlu bitmesi gerektiğine inanıyorlardı.
“Can da sevgilisinden ayrıldı… Bir sabah onu terk etmiş.”
Ece, umursamazlık oyunu oynuyordu yine:
“İyi de bunları neden bana söylüyorsun? Onun için üzüldüm, daha fazlası gelmez elimden.”
“Anlasana kızım, sizin kaderleriniz ortak. Çocuk yabancı bir memlekette tek başına kaldı; sen de Londra’da yalnızsın?”
“Yanılıyorsun; çok arkadaşım var orada: Unuttun galiba, Melis bile orada…”
“Ben bundan bahsetmiyorum… Sen hiç mi merak etmiyorsun Can’ı?”
Begüm sımsıkı kapatılmış sandığın kilidini çevirip, Ece’nin duygularının ortalığa saçılmasını bekler gibiydi. Ama ne var ki Ece’nin beynini ve kalbini dolduran öyle başka şeyler vardı ki, o, Can’ı eski bir plak gibi rafa kaldırmıştı. Begüm, Ece’nin bir şey demesine fırsat bırakmadan konuşmaya devam etti:
“Ama biliyor musun? Senden bahsettiğimizde, sesi soluğu kesiliyor, sus pus olup içine kapanıyor.”
Fotoğrafına bakıyordu. Can’da farklı bir şey gördü Ece. Yüzü gülümsüyor gibi görünse de, gözleri ölü balıkgözü gibiydi. Çok garip bir ifade vardı yüzünde, sanki pek çok şeyi aynı anda söylemeye çalışır gibiydi: Aşkı, ihaneti, mutluluğu, karamsarlığı, yaşamı ve ölümü!
“Yeter artık! Hepiniz birden gelmeyin üstüme. Beni neden anlamıyor kimse. Neden saygı duymuyor şu an yaşadığım hayata…”
Çocukluk arkadaşlarının onun Can’la yine bir arada olmalarını istemelerini hiç anlamıyordu. O artık geri dönmemek üzere yepyeni bir hayat kurmuştu. Tuhaf davranıyordu herkes. Ama hayatı planlamak demek, kötü kaderin, istediğin hayata engel olmasına karşı çıkmak demekti. Mücadele etmeye başladığı anda yazgıya isyan ediyordu insan. Ece de hayatı boyu mücadeleci ve isyankârdı ve böylelikle hayatta kalıyordu.

************************

Dr. Burley verdiği derslere kendisiyle birlikte Ece’nin girmesine izin vermesiyle saygınlığı artmıştı. Dr. Burley New York Üniversitesinde uzun bir araştırma için Amerika’ya gidecekti ve onu da yanında götürmek istiyordu. Hayatını düzene koymaya çalışırken dünyanın öbür ucuna nasıl gidebilirdi? Üstelik ne kadar süreceği belli değildi. Sabah saatlerinde ders anlatıyor, öğleden sonra kendi etütlerini yapıyor, akşamları ancak bir iki saat Nerissa’yla olabiliyordu. Yağmursuz, güneşli günler azdı tabi. O günlerde hemen atıyordu kızıyla kendini parka, uzun yeşil çimlerde beraber piknik yapıp oynarken her şeyi unutuyordu. Diğer zamanlarda Nerissa’yı Emma’ya bırakıp Sarah ile buluşup Oxford Street’te yemek yiyip, sinemaya gidiyor, bol bol sohbet ediyordu. Son zamanlarda Melis’ten çok Sarah ile görüşür olmuştu. Sarah onu daha çok dinliyor ve anlıyordu. Melis’in, konuşmaları her daim Can’a kaydırmasına katlanamıyordu artık. Ece Sarah ile gezmeden memnundu açıkçası. Dünyaca ünlü müzikalleri en önden izleme fırsatı yakalıyor, galerisindeki kokteyllere Ece’yi de davet ediyordu. Resme ilgisi artmıştı. Rüyalarını resmediyor sonra çizimleri üzerinde Sarah ile uzun uzun konuşuyordu.
 Hastanenin yoğunluğundan anneannesini ihmal ediyordu. O hafta sonu Nerissa’yı da alıp Newhaven’a gitti. Büyükannesinin dizlerinde huzur da vardı. Orası onun sığınağıydı. Büyükannede yaşlılıktan dolayı unutkanlık başlamış, kendi işini yapamaz olmuştu son zamanlarda. Ece’yi bazen de Nerissa’yı, Sharlotte sanıyor, kızının yanında olduğuyla ilgili sanrılar görüyordu. Sharlotte durumuna çok üzülüyor, defalarca yanına çağırmasına rağmen büyükanne inatla kabul etmiyordu. Hastaneye yatmayı da ret ediyordu. Soğuk ve duygusuz bir odada tek başına ölmek istemiyordu aslında.
Ece’nin yalvar yakar ısrarları sonunda Londra’da bir kliniğe yatmayı kabul etti. Ama ne yazık ki artık çok geç kalınmıştı. Unutkanlığın yanı sıra böbrekleri işlevini kaybetmişti. Bir gün doktoru hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi. Ece her gün korkuyla ziyaretine gidiyordu. Onu kaybetmeye hazır değildi hiç. İçinde hiç kaybolmayan o yumrusu daha da büyüyordu. Anneannesinin yaşama aşkından ders alarak büyümüştü ve o aşk Ece’yi terk etmek üzereydi. Ama yine de, mutluydu yaşlı kadın. Sözlerinde hep bir coşku vardı. Vazgeçemediği yaşama sevincini son nefesine kadar torununa vermeyi görev edinmiş sadık bir nefer gibi.
‘Nur, her şeye sımsıkı sarıl! Sevgi kötülükleri uzak tutar, hayatı sev. Hayat acımasızdır ve böyle güçlendirir. O zorluğu sever; mutlu da eder. Kızını her şeyden üstün tut sevgili torunum. Ona saygı duy. Hiç kimsenin göremediği sadece sizin bildiğiniz bir bağ olsun aranızda ve ne olursa olsun koparmayın. Birbirinizden uzak olsanız da, emek verin. Konuşmasanız da hissedin sevginizi. Sizi ayakta tutan o olacak.”
O böyle yapamamıştı. Yaşamı boyunca onu kahreden gerçekle ölüm döşeğinde yüzleşiyordu sanki. Biraz daha yaşasam ve düzeltsem her şeyi ah, diyerek göçüyordu dünyadan. Yetmiş yedi yıla yüzlerce iyi ve kötü anı sığdırmış eşinin, dostlarının, anne babasının ölümlerine şahit olmuştu. Her ölenle yıkılmış, sonra tekrar kalkmıştı bir daha. Ailesinden tek kalan erkek kardeşi savaşta kaybolduğunda izini bulmak için, her savaş alanını gezmiş, Nazi kamplarında cehennemi bizzat görmüş, ne yazık ki sonunda kardeşinin cansız bedenini bulmuştu. İkinci dünya savaşının kulakları çınlatan çığlığının tam ortasında yaşadığı kahpe savaşın izleri hiç bir zaman silinmemişti. İçi kanatan bedbaht anıları dinleyerek büyümüştü Ece. Gerçekleri masal cümleleri ile yumuşatarak, öyle bir anlatırdı ki korku, vahşet sefalet dolu günlerden arta kalanın sadece umut olduğunu düşünmek Ece’ye tuhaf geliyordu. Anneannesinin gözlerinde miras kalmış acılarını, büyüdükçe anlar olmuştu. Çocukken masal sandığı hikâyelerin aslında gerçek birer yıkım olduğunu anladığında, onun yaşam sevgisini ve bitmek bilmeyen umudu nasıl kazandığını da keşfetmişti. Hayata bağlayan, gördüğü her güzellikle mutlu olmayı öğreten o izlerdi. Ece’ye de, bıkmadan yılmadan umudu öğretmeye çalışırdı hep. Vücudu yorulmuştu artık.
“Zorluklar seni daha güçlü yapacak, mutlu olmanın gizemini gösterecek. Ve o gizemi yakaladığında hayat bağların güçlenecek…”
Bir gece yorgunluktan uyuya kalmışken telefon ziliyle fırladı. Sanki acılı haberi bekliyor gibi telefonun başındaydı. Karşıdakini dinledi, usulca telefonu kapattı. Donakalmıştı, gecenin karanlığında kireç gibi olmuş yüzü buz gibi parlıyordu. “Anneanneciğim, canım anneanneciğim…”
Koskoca dünyanın tam ortasında yarım kalmış, masum bir kızdı şimdi. Ölümün çaresizliğiyle yapayalnız. Uyumadan, doğru düzgün bir şey yemeden geçen günlerin ardından bir gün sızıp kaldı. Aralıksız rüya gördü. “Sevgilim, sakın üzülme. Ben yanındayım. Bak tut elimi. Gördün mü? Sıcak. Ama sen buz gibisin. Hadi uyan artık, yeter…” Sharlotte’un sesiyle irkildi. Öyle derin uyumuştu ki nerede olduğunu idrak edemedi ilk anda. Hâlâ uykuda gibiydi. Aklına gelince bunun bir kâbus olmasını gerçek olmamasını istedi.
 Anneannesini toprağa verdikten sonra acısını dindirmek için kendini işine verdi. Günün çoğu saatini hastanede geçiriyordu. Küçük odada masasına gömülüyor gece yarılarına kadar çalışıyordu. Uyumuyordu. Geceye doğru eve geliyor Nerissa uyumuş oluyordu. Nerissa’yı görecek zamanı bile olmadan sabah da apar topar evden çıkıyordu. Nerissa son günlerde anlamsız ağlama krizlerine girer olmuştu. Emma da susturamıyor, Ece telefonda kızıyla konuşursa Nerissa rahatlıyor, ancak uykuya dalabiliyordu. Günlerdir yaşayan bir ölü gibiyken Melis keyifli bir Pazar günü programıyla imdadına yetişti. Pazar sabahında beraber kahvaltı yapacaklardı. Nerissa’ya pembe ince hırkasını giydirdi ve çıktılar. Daniel, meşhur İngiliz kahvaltıları hazırlayan eski bir yer biliyordu. Thames nehri kıyısındaki mükemmel parklardan biri olan Greenwich’te idiler. Alabildiğine çimlerden aldığı yansımayla rengi yeşile dönmüş coşkun nehrin kenarında küçük şirin bir yerdi. İngilizlerin full english breakfast dedikleri, domates soslu kuru fasulye, sarısı ve beyazı itinayla ayrılmış tavada yumurta, sosis, portakal reçeli, kızarmış tost ekmekleri ve tabi sütlü çay ile uzun bir kahvaltı yaptılar. Açık havada, üstü en sevdiği yiyeceklerle dolu masada Nerissa keyifliydi. Haftalardır evde yaşattığı huysuzluk yok oluvermişti. Bir anne mutlu ise çocuğa da yansıyordu doğal olarak.
“Asıl Türk kahvaltısı, yağlı inek peyniri, siyah yeşil zeytin, vazgeçilmez ikili, tere yağ ve bal. Hımmm olsa da yesek, ha bir de kaymak. Domates. Biber salatalık da olmazsa olmaz. Ben bir sabah size mükemmel bir kahvaltı hazırlayayım. Ama simit bulmam lazım.” Dedi Melis heyecanla.
“Haklısın simitsiz Türk kahvaltısı olmaz. Sokaklarda bile simit satılıyor sizin oralarda. Bir adı daha vardı, İzmir’de ne diyorlar?”
“Gevrek”
Daniel çok yer gezmiş ve onlarca ülkede kahvaltılar etmişti. Yemek konusunda iyi bir gurme gibi nerede ne var bilirdi.
“Türk kahvaltısını ilk kez yıllar önce İstanbul’a bir tur götürdüğümde yemiştim. Zeytinyağına kekik koyuyorlar, harika bir tat. Burada onu akşam yemeğinde sunarlar. Sizde zeytin tabağında kahvaltıda veriyorlar.”
Melis ile Daniel sohbeti koyultmuşken Ece, Thierry’nin hazırladığı kahvaltıları anımsadı birden. Sabahın çıtır çıtır simidini alır, yumurtayı sütle çırparak omlet yapardı. Demlenmiş çayın kokusuyla uyanırdı Ece. O günlerde ne kadar mutlu olduğunu düşündü. Onu düşünmeden geçen bir günü dahi yoktu aslında. Keşke, dedi içinden, yanımda, burada olsaydın. Kızını senden ayırmakla hata mı yapıyorum.
Sevdiklerini, kendi benliğini özlediğinin farkına varmıştı bir anda. Son haftalarda yaşadıkları dik durmaya çalışan çelimsiz bir fidanın sert rüzgârla biraz eğilmesine benziyordu. Her şeyle kendi başına baş etmeye çalışıyordu. Sevdiği adamdan uzakta hüzünlü bir çiçek, anneannesinin ölümüyle eğilmiş bir fidan olmayı özgür ruhu reddetmişti. Ama her şeye rağmen kaybetmemeliydi kendisini. Nerissa için hep güçlü ve makul olmalıydı.
Eğlenip, gülüştükleri masada bir an soğuk rüzgârlar esti. Nerissa, Ece’yi hissetmiş düşüncelerine tercüman olmuştu. İlk kez konuşuyordu ve arka arkaya “Baba” diye tekrarlıyordu. Ece o an paramparça oldu. Babasına özlemle büyüyordu. Ya da, biliyordu temiz saf kalbinde hissediyordu. Böyle olmayacaktı. Aldığı kötü karardan bir an önce dönmeli, kızını babasına kavuşturmalı ve özlemi bitirmeliydi.




BÖLÜM V


VERİLMİŞ KARARLAR KADERİ ETKİLER Mİ?

Kalbi, akan kanı sabırsızca pompalıyor, kaderinin peşinden yetişmek ister gibi hızla koşuyordu. Kalbini çıkarıp atmak istedi göğüs kafesinden. Londra uçağının rötar yaptığı anonsunu duyunca biraz sakinleşti. Demek daha vakit vardı büyük buluşmaya. Bir bara oturup buzlu viski söyledi. Beklerken bir saat geçmiş, nihayet kucağında Nerissa ile Ece kapıda belirmişti.
“Minik kızım babasına mı gelmiş?” dedi kalbinin soluklanmaya çalıştığını hissederken.
Uzun zamandır birbirlerine dokunamamanın sıradanlığında yok olmuş, biçare ruhlarını dayanılmaz gerçeklerle yüzleştirmeye hazırlamış iki insan, utanarak gözlerini kaçırıyordu birbirlerinden. Bir zamanlar vücutlarını bir battaniye gibi sarmış olan o yakıcı coşkuyu ve harlı özlemlerini, yalnız geçirdikleri anlara saklamışlardı. Bu tıpkı, daha sonra yiyebilmek için dondurmayı saklamak gibi bir şeydi; dondurmanın eriyip gideceğini hiç hesaba katmadan. Acımasız mantıklarıyla kabul ettikleri yolda yürüyebilmek için koydukları insafsız kurala çatlaya patlaya uyma zamanı gelip çatmıştı işte. İnsanoğlu merhameti karşısındakine göstermediği gibi, kendisini de acımasızca harcayabiliyordu.
Thierry’nin yaşlı annesi, Suzan Hanım, Nerissa’yı ilk kez görecekti. Hazırlıklar yapmış, hediyeler almış, bir odayı özel olarak torunu için donatmıştı. Thierry her zaman gittikleri Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki restoranda yer ayırttı. Ece ile baş başa kalabilmek için ona büyük bir sürpriz hazırlamıştı. Nerissa’nın yemeğini yedirip uyuttuktan sonra zaman kaybetmeden restorana gittiler. Mekânın kapısından girer girmez Ece kararını açıklamak için en uygun yer diye düşündü. Ona buraya gelebileceğini söylemek için defalarca buluştukları mekândan daha iyi bir seçim olamazdı.
“Eski aşk dolu günlerimizi yeniden anımsatmak için mi getirdin buraya? Bu caddenin, bu mekânın, hatta her zaman oturduğu cam kenarındaki masanın, çok anlamı olduğunu gayet iyi biliyordu. Sırlarını paylaşan bu pencere ve önünde uzanan şu cadde, yaşadıklarını, kimsenin bilmediği coşkularını ve sonsuza dek saklamaya yemin ettiği sırlarını sıkı sıkı saklı tutuyordu hâlâ. Sanki bütün anıları yanı başındaydı; tıpkı eski bir sırdaş gibi. Sonra, yüreğinde düğümlediği sıcak anılarını serbest bıraktı ve kararını ciddi bir havaya bürünerek söylemeye başladı.
 “Thierry, biz seni çok özlüyoruz. Sandığım kadar güçlü değilmişim. Kızım söz konusu olunca hele güçlü duramadım. ”
Thierry’nin sağır ve dilsiz biri gibi tepkisiz dinliyordu onu.
 “Güzel günlerimiz bu kadar mıydı? Böyle olmamalı. Daha pek çok şey yaşamalıyız birlikte. ”
Thierry konuşmanın nereye varacağını kestiremiyor dinlemeye devam ediyordu. Ece kesmeden konuşuyordu.
“Ben dönmeye karar verdim.”
Ece’nin sürprizi onunkinden daha büyük olmuştu. Thierry sürprizini coşkuyla söyledi Muhteşem bir mavi tura çıkmak için her şeyi ayarlamıştı. Birkaç günlüğüne fiber bir tekne kiralamıştı. Maviliğin ortasında rüya gibi bir tatile gidiyorlardı.
Ne de gizemli bir yerdi İstanbul. İmparatorlukların yaşandığı uğruna binlerce kanın döküldüğü yedi tepeli şehrin inci gibi boğazı çevreleyen kıyılarında uzanan tarihi yapılarla, içini sımsıcak yapan yaşanmışlık kokan yalılarla konuştu. Adeta kulağına şarkı fısıldayan cilveli bir kadın gibiydi İstanbul. Alış veriş yapmak için İstiklal Caddesine gitti. Tarih kokan uzun caddede yürürken gördüğü yaşadığı hiçbir şehre benzemediğini düşündü İstanbul’un.
Akşamüstünün gıdıklayan serinliğinde dükkânlardan gelen müzik sesleri, çevrede gezinen gençlerin eğlence dolu halleri, yaşayan bir canlı gibi üzerine sinmiş yüzlerce yıllık tarihin gizemini etrafa salan göz nuru binalarıyla bütünleşmişti cadde. İnce ince keman sesini duyduğu bir pasaja girdi. Duvarlarında mavi ve yeşilin hâkim olduğu resimlerle bir kiliseyi andırıyordu burası. Sesin geldiği yere doğru yöneldi. Mağazanın tam ortasında genç bir kız keman çalıyordu. Çalmıyor adeta konuşturuyordu. Öylece durup kendisini melodiye bıraktı. Yanına yaklaşan mağaza görevlisini fark etmemişti.
“Ne hoş çalıyor, değil mi?” diye sordu görevli.
“Sanki benden bahsediyor.”
“Bu suyun sesi. Su gibi akan hayatın hikâyesini anlatıyor.”
Ece gülümseyerek, “Tam da düşündüğüm gibi.” dedi. “Bunu almalıyım.”
Pasajdan çıktığında güneşin yüzüne vurmasını umursamadan göğe bakıp derince kokladı havayı. Seviyordu ülkesini. Onu rahatlatan şey, bu havadaki koku ve şehrin yaşam sesleriydi. Tatil alış verişi için büyük bir mağazaya girdi. Hem kendisine hem Thierry’e mayo, havlu, terlik aldı.
Plan İstanbul boğazından Ege denizine açılıp beğendikleri her koya demir atmaktı. Kalacakları tekne neredeyse şık bir daire gibiydi. Kocaman kamara, iyi döşenmiş büyükçe bir yatak odasını, duş alma yerleri kullanışlı bir ebeveyn banyosunu andırıyordu. Uzun güvertenin ortasında sabit duran yemek masası ayrı bir yemek odası görünümü veriyordu. Kaptan ve küçük ekibi dışında onlardan başka hiç kimse yoktu teknede. Tekne öyle büyüktü ki kimseyi görmeden saatler geçebilirdi.
Sabahın ilk ışıkları kamarayı ısıtıyordu. Denizin kokusu burnuna doldu. Tüm hücreleri güneşe ve vücudunu saran iyot kokusuna selam dururcasına ayaklanmıştı. Uzun bir gerinmeyle kalktı yataktan. Thierry yanı başında uyuyordu tatlı rüyalar gören bir bebek gibi. Yavaşça dudaklarına öpücük kondurdu. Uyanmıştı. Gözlerinin içinde yüzünü gördü berrak bir suda yansıması gibi. Bal rengi saçlarıyla Thierry’nin yanaklarını gıdıklıyordu.
“Çok güzel bir rüya gördüm.” Dedi Thierry dingin bir sesle. Devam etti.
“Sen ve ben vardık.”
Ece gülümseyerek cevapladı.
“Biliyor musun rüyanda dahi yanında başkası olsaydı…”
“Rüyada kalmasın, haydi yapalım.”
“Neyi”
“Pırıl pırıl denizde sonsuzluğa açılmayı. Haydi, kalk, yarışalım.”
“Yarışacak mıyız?”
“Evet. Yüzme yarışı. Kıyıya kim önce varırsa, diğeri ona kahvaltı hazırlayacak.”
“Anlaştık.” Dedi Ece kendinden emindi. Sabahın tüyleri okşayan serinliğinde serin suya atladılar. Deniz çarşaf gibi düz, berrak ve göz alıcı maviliğiyle önlerine serilmişti. Çocuk gibi oynaşmalarına uyanan kaptan ve ekibi birer birer güverteye çıkmış onları seyrediyorlardı. Bulgar asıllı kırklı yaşlarındaki aşçı kadın çat pat Türkçesiyle seslendi.
“Ne yemek istersiniz?”
Ece kıyıdan seslendi. “Kahvaltıyı ben hazırlayacağım. Sen bir şey yapma.”
Thierry ne konuştuklarını anlamamıştı, Ece’nin yüzüne şaşkın baktı.
“Yarışı ben kazandım ama yine de Türk kahvaltısı nasıl olur sana göstermek istiyorum.”
O sabah güvertede hep birlikteyken mutlu olduğunu düşündü. Ama her şey planlanmış, hesaplanmış ve kalın çizgilerle belirlenmiş bir çemberin içindeydi sanki. Thierry onu mutlu etmekle kalmıyor neşelendiriyordu da ama coşkusunun bir gün biteceği hissinden alamıyordu kendisini. O tanıdığı en mükemmel insandı, kötü olan hiçbir şeyi umursamayıp, iyi olanları önemseyen güçlü bir adamdı. Londra’da kurduğu kendi dünyasını bir gün özlerse elinde kalan tek şeye, Thierry’nin mükemmel kollarına sığınacak ve kızı Nerissa’ya sarılacaktı. Ama onun yanına döndüğü için sonra pişman olmaktan ölesiye korkuyor bunu düşünmemeye gayret ediyordu.
Kaptan dümenin başından seslendi. “Demir alıyoruz. Rotamıza devam edelim.”
Denizde sakin geçen birkaç günden sonra o gece fırtınaya uyandılar. Tekne ters yüz olurcasına sallanıyor dalgalar güvertenin üstündeki her şeyi aç canavar gibi alıp yutuyordu. Kaptan dümeni tutamıyordu. Telaşla bağırdı. “Can yeleklerini giyseniz iyi olur!”
 Ece kamarada ileri geri sallanırken ne olduğunu anlamamış, korkudan kaskatı olmuştu. Thierry kamarada kalmayıp güverteye çıkmayı önerdi. Batma halinde kamarada sıkışıp kalınabilirdi. Bunu söylerken soğukkanlıydı ama onları neyin beklediğini bilmemek onu tedirgin etmişti. Tekne korkunç dalgalarla savaşıyor bir sağa bir sola sallanıyordu. Doğanın gücü karşısında çaresizce debelenen kelebek gibiydiler. Hırçınca kabaran simsiyah deniz çıldırmış bir kısrak gibi şahlanıyor önüne çıkan ne varsa her şeyi yerle bir ediyordu. Can yeleklerinin olduğu yere ancak varmışlardı ki sert bir dalga yelekleri alıp savurdu. Thierry bulduğu can yeleğin birini önce Ece’ye giydirdi. Kendininkini giymeye çalışırken yelek elinden uçup denize düştü. O sırada Ece direğe sıkıca tutunmuştu. Thierry de bir eliyle direği tuttu ve Ece’yi direkle kendi vücudu arasına alıp sımsıkı sardı. Tüm bunlar öyle kısa sürede gerçekleşmişti ki Ece ne olduğunu şaşırmıştı. Sert dalgalar vücutlarına çarpıyordu. “Tekne batıyor!”
“Ece, sıkı tutun. Devrilmek üzereyiz.” Dedi Thierry.
Fırtınanın hücum askerleri gibi saldırgan kara bulutları, tıpkı intikam almak isteyen azgın boğa gibi homurdanıyordu. Uçsuz denizin orta yerinde, zifiri karanlığın içinde insan ölümden başka şeyler de düşünüyordu. Geçmişi ve en çok da sevdiklerini. Kanı donduran soğuğa, ıslaklığa ve bir adım önünü göstermeyen sise rağmen Ece’nin zihni berraktı. Dehşet tüm vücudunu sarmıştı bonkörce ama ölmek değildi bu korkunun asıl sebebi. Böyle kalmak bu girdaptan çıkamamaktı endişesi. Hayatla ölüm arasında sıkıştığında her şey ne de berraklaşıyordu birden. En büyük en önemli sanılan şeylerin bir anda fani olduğu dank ediyordu insanın kafasına. Küçük şeyler kalıyordu geriye. Nefes almak, görmek, dokunmak, yürümek, konuşmak bunlar bir insan için basit şeylerdi ta ki onları kaybetmenin eşiğine gelene kadar. Her şey bir yana, sevdiklerini terk etmekti en çok ona koyan. “Tanrım beni sevdiklerimden ayırma.” Diye haykırdı.
Tekne yan yatmıştı. Thierry tek eliyle tutmaya çalıştığı direkten kaymak üzereydi. Tutacak gücü kalmamıştı, zorlanıyordu fazlasıyla. Thierry yenilgiyi kabul etmiş bir boksör gibi yüzüne yediği darbelere aldırış etmeden titrek sesiyle haykırdı.
“Ece, seni hep sevdim. Okulun kantininde seni ilk gördüğüm günden beri kalbim senin için çarpıyor. Sen güçlü bir kızsın. İyileşeceksin. Bir gün kendine gelecek ve ayağa kalkacaksın...”
“Ben de seni seviyorum Thierry. Gitme! Sıkı tutun ne olur. Bırakma kendini. Hayır, şimdi değil. Hayır. Kavuşmuşken değil. Thierry gitmeee!”
Büyük bir dalga aç kurt gibi ağzını sonuna kadar açarak, seçtiği kurbanını yutuyordu. Ece elinden kayıp giden sevgiliye çaresiz bakakaldı.  Çırpınıyordu. Sert rüzgârların savurduğu bir Hazal gibi bir sağa bir sola sallanan güvertede yaşamın halatına tutunurcasına iki koldan sarıldığı direkten denize bakmaya çalıştı. Thierry derinlere doğru sessizce kayıyordu. Gözlerine baktı, acı yoktu. Hatta huzurluydu. Her şeyin bittiği o anda, teslimiyet duygusuyla tamamen sakinleşip, korkusuzlaşıyordu insanoğlu. Hemen kabul etmişti yenilgiyi, çabalamamıştı sanki. Ece ise inat ediyordu azgın denize yenilmeye.  Sesini derinlere ulaştırmak istiyor avazı çıktığı kadar bağırıyordu. “Thierry, Thierry...”
Kaptan seslendi. “Batıyoruz! Batıyoruz!”
Ece kocaman olmuş yeşil gözlerini sımsıkı kapattı. “Thierry, sana geliyorum! Artık bırakmam seni. Ayrılmam yanından…”
Tekne ters döndükçe Ece halata tutunmayı bıraktı. Kendisini bulanmış çıldırmış suya teslim etti. Yaşamda kalmak için dakikalardır verdiği çaba anlamsızdı artık. Her şeyin başladığı yere gelmişti sanki. Sonsuzluğun son bulduğu ufuk çizgisiydi burası. Şimdi bir başka ufka doğru kayıyordu. Denizin derinliklerinde su vücudunu ısıtıyordu. Burun deliklerine dolan suyun acısı birden tatlı bir uyku verdi. Tüy gibi hafifti.  Karanlığın içinde ışığın ortasında Thierry’i gördü. Yüzünde dingin, huzurlu bir gülümseme vardı. Elini uzattı ama ulaşamadı. Ona bakarken gözleri kapandı. Ta ki sonun başlangıcına dek…

*******************

                                               BÖLÜM VI

SONDAN ÖNCE GELEN O BAŞLANGIÇ
Aralık 1989, Londra

Ruhu vücudunu terk edip bir anda geri dönmüş gibi irkildi. Yeşil gözleri beyaz ışıklı tavana dikiliverdi. Göz kapakları kaskatı gerilmişti. İlaç kokusu burnuna, makinelerin sinyal sesi kulaklarına doluyordu. Damağı kupkuru olmuş, dudakları örümcek ağı gibi birbirine örülmüştü. Kollarını ve ayaklarını hissetmiyor, havada salınan bir kuş gibi boşlukta duruyordu. Kurumuş gözlerinin acısını hissetti. Acıdan kurtulmak için gözlerini kapatmak istiyor, heyhat olmuyordu.
Hemşire yanına yaklaştı. Uyandığını gördüğü anda koşarak odadan çıktı. Çıkmasındaki aynı telaşla yanında altmışlı yaşlarında bir doktorla geri girdi beyaz soğuk odaya. Ece tavana dikmiş gözleriyle telaşı sadece hissedebiliyordu. Doktorla bir an göz göze geldi. Dr. Burley idi.
“Ece, beni duyabiliyor musun?”
Ece gözleriyle işaret verdi.
“Merhaba. Nihayet, kendine geldin. Ben Dr. Burley.”
Kapı sesini duydu. Yaklaşan gölgeyi hissetti.
“Ece, kızım... Şükürler olsun tanrım.” Sharlotte mutluluktan ağlıyordu. Ece’nin yanaklarını alnını öptü pervasızca.
Ece kendisini oldukça zorlayarak. “An.. ne” dedi tüm gücüyle yutkunarak.
“Nere..de..yim?”
“Hastanedesin kızım. Artık uyandın şükürler olsun.”
“Herkes iyi mi?”
“Evet. Herkes iyi. Herkes seni merak ediyor.”
“Thierry. O iyi mi? Bul… du.. lar mı onu?”
“Kim?”
Ece, yutkunarak ağzını ıslattı.  “Thi…ery…”
Doktor Burley, Sharlotte’un şaşkınlığını anlayarak kulağına fısıldadı. “Fazla zorlamayalım. Henüz kendinde değil.”
Sharlotte odadan çıktı. Koşarak Atilla’yı aramak için danışmaya gitti.  “Kızımız uyandı. O iyi.”
Atilla hıçkırarak ağlıyordu telefonda.  “Allah’ım, sana şükürler olsun. Konuşabiliyor mu?”
“Evet. Doktor henüz kendinde olmadığını söylüyor.”
“Yarın Londra’dayım.”
Günler geçtikçe Ece’nin bilinci yerine geliyor, kelimeler ağzından daha kolay çıkıyor, hareketleri normale dönüyordu. Yanında bekleyen hemşireye seslendi.
“Bizi nasıl buldu...nuz? Buraya nasıl gel…dim.”
“Sizi aileniz getirdi. Geldiğinizde komadaydınız.”
“Denizin ortasınday…dık. Orada kim buldu bizi?”
“Bunları annenize sorarsanız daha iyi olur.”
Kapıda bekleyen annesini çağırdı hemşire.
“Bayan Sharlotte. Sanırım hastanın konuşmaya ihtiyacı var.”
Sharlotte  küçülmüş elleri avuçlarının arasına aldı.
“Bugün kendini nasıl hissediyorsun?”
“Bilmi…yorum. İçim bom…boş. Organlarım çıkarılmış gibi.”
“Her şey düzelecek tatlım. İyileşeceksin.”
“Bizi nasıl buldunuz?”
Sharlotte unutmak istediği o kara günü yeniden hatırlamanın acısını yüzüne yansıttı. “Bizi arkadaşların aradı. Denize düşmüşsün. Düşerken boynunu kırmışsın. Boğulmak üzereyken seni kurtarmışlar.”
“Evet. Hatırlıyorum. Çok net hatırlıyorum. Tekne battı ben de Thierry’nin ardından denize düştüm.”
Annesi ne diyeceğini bilemiyor dahası yanlış bir şey söylemek istemiyordu.
“O öldü değil mi anne söyle bana!”
“Ece, senden başka denize düşen olmamış.” Gözlerindeki soru işaretlerini gösterircesine kaşlarını kaldırarak.
“Tekne battı tüm mürettebatla beraber denizin dibini boyladık. Bana doğruyu söylemiyorsun.”
“Boş ver şimdi neler olduğunu. Geri geldin ya. Sen çok yoruldun. Kafanın karışık olması çok normal.”
Ece, Thierry'nin öldüğünü biliyordu.  Bu acıyı yüreğinde hissediyordu  Annesinin ona bir şey anlatmamasından daha da emin oluyordu.
“Burası neresi?”
“Burası özel bir klinik kızım. Londra’dayız. Türkiye’de bir süre hastanede kaldın. Sonra tedavin için daha uygun bir yer olduğunu düşünüp seni buraya getirttirdik.”
Ece “Nerissa” diye sayıkladı.
Sharlotte, kızının saçını okşadı şefkatle. “Ah canım kızım. Her şey geçecek. İyi olacağız….”
Ece uykuya dalınca, Sharlotte doktorun yanına gitti. “Doktor Burley, size teşekkür edecek fırsatım olmadı.”
“Bana değil, kızınıza teşekkür edin. Onun kadar hayata bağlı bir hastam olmamıştı. O güçlü ve yaşama sıkı sıkıya bağlı bir kız. Bir gün komadan çıkacağından hiç şüphem yoktu.”
“Bilincindeki bu bulanıklık ne zaman düzelecek doktor? Bu durum beni çok korkutuyor.”
“Sabırlı olmalıyız. Bunca zamandır komada olan biri için gayet normal.”
“Tanımadığım isimler sorup duruyor. Kimdi?... Thierry. Bir de Nerissa. Bu kişiler kim bilmiyorum. Güya kazayı beraber geçirmişler. Ama denize düştüğünde yalnızdı.”
“Nerissa… O benim başka bir hastamdı. Komada küçük bir kızdı.”
Dr. Burley tuhaf bir şeylerin olduğunun farkındaydı. Nerissa’yı nereden bilebilirdi? Komadaki başka bir hastayı. İkisinin aynı odada yatarken birbirlerinden haberdar olmaları imkânsızdı. Acaba mümkün olabilir miydi? Aralarında bir iletişim olagelmişti de, bu bağ nasıl kurulmuştu? Doktor kafasındaki soru işaretlerini Sharlotte’a aksettirmedi. Derin uykudayken insanların algılarının açık ve çevrelerinde olup bitenlerin farkında olabileceklerinden bahsetti.
“Onu yalnız bırakmadınız. Arkadaşları, sevdikleri devamlı ziyaret ettiler. Herkes onunla konuştu hayattan kopmaması için günlük yaşamlarını anlattı. Komada hastaların nadiren de olsa duyabildikleri vakalar olmuştu. Karmaşık bir durum ama mümkün.”
“Diğer hastayı nereden biliyor olabilir?  ”
“O ünitede Nerissa da yatıyordu. Teoride bu mümkün değil. Ama imkânsız görünmüyor. Evet, onlar birbirleriyle iletişim kurmuş olabilir.” Doktor Burley, Sharlotte’un endişeli bakışlarını görünce onu rahatlatma gereği duydu ve devam etti.
“Endişelenmeyin. Kendisine gelecek, her şeyin farkına varacaktır. Gerçekle yüzleşmesi için zamana ihtiyacı var…”
Ece’nin vücuduna takılı aletler çıkarılmış, normal bir odaya alınmıştı. Uyuya kalmış annesini izledi. Yorgun yüzüne rağmen ne kadar da güzeldi. Yıllar ona iyi davranmış diye düşündü. Yataktan kalkmak için bir hamle yaptı. Hali yoktu. Sharlotte sese irkildi.
“Ece, iyi misin?”
“Kalkmak istiyorum.”
“Tamam, kızım. Seni kaldıracağım ama çok yavaş hareket edeceğiz.”
“Ayaklarımı hissetmiyorum...”
“Sakın korkma. Bir yıldır yataktasın bu normal.”
“Bir yıl mı?”
Ece birden tüm vücudunun ürperdiğini hissetti. Ayakucundan saç teline kadar ateş kaplamıştı. Güçsüz bacakları ayakta durmasına izin vermemiş kendisini yeniden yatağa bırakmıştı. İçi samanla doldurulmuş bir ceylan kadar donuktu.
“Bir yıldır uyuyor muydum?”
“Tam on iki ay dokuz gündür komadaydın. Kilolarca deniz suyu yutmuş, bilincini yitirmiş haldeydin.”
Sonra, umutsuzluğun ve iliklerine kadar sinmiş acının beyninde uyandırdığı isyankârlığı yeniden hissetti Sharlotte. Ölümü, dünyada en sevdiği kişinin, kızının ölmek üzere olduğu kâbus dolu günlerdeki duygularını en ufak bir hafifleme olmadan bir daha yaşadı. Ağzından çıkan cümlelerin umutsuz ve acımasız olduğunun gayet farkında şöyle dedi;
“Doktorlar aylar önce senden ümidi kesmişlerdi. Bizi öleceğine hazırladılar. Günlerce yasını tuttuk. Bunun ne acı olduğunu bilemezsin. Senin elini tutarken, kalp atışını makinede görürken, aslında yanımda olmadığını bilmek, sesini duyamamak, o güzel gülüşünü bir daha görememek öyle kahrediciydi ki, bu işkence her gün öldürüyordu beni. Seni  her gördüğümde bir daha bir daha bıçaklıyordum kendimi.  Bir gece rüyama girip anne dedin, beni bekle geleceğim. Seni çok özledim, bırakmayacağım seni, diyordun. İşte o sabah,  umudum yeniden yeşerdi, yere dökülmüş gül dallarının vazoya konması gibi. Ben de baban da seni tanıyorduk. Kolay pes etmeyeceğini biliyorduk. Biz de pes etmemeliydik. Böylece, Londra’da iyi bir hastane araştırıp, seni buraya getirttik. ”
“İyi de anlamıyorum. Dr. Burley bir diş hekimidir. Komada bir hastayı tedavi edemez.”
“Dr. Burley tanınan iyi bir nörolog. Ve biz ona minnettarız.”
“Kafam çok karıştı anne. Ne olur yardım et bana.”
Ece’nin kafası karanlık bir kuyu gibiydi. Tanıdığı insanlar, yaşadıkları, bildiği ne varsa kuyunun dibinde zifir rengi suda kaybolmak üzereydi. Başı ağrıdan parçalanıyordu.
“Sana bir ağrı kesici yapacağım. Kendini daha iyi hissedersin.” Dedi Doktor Burley odaya girerek.
“Doktor Burley sizi gördüğüme sevindim. Annem sizin….”
“Ece, beni tanımana çok sevindim. Demek algıların açıkmış.”
“Sarah nasıl? Onu görmek istiyorum o her şeyi anlatabilir size.”
“…”
Onu anlamakta güçlük çeken insan ordusu vardı karşısında. Sanki başka dilde konuşuyordu. Doktor ve annesinin anlamsız, üzgün ve korkmuş bakışlarına tahammül edecek durumda değildi Ece. Sinirliydi uyandığından beri. Thierry’i merak ediyor, Nerissa ‘yı özlüyordu.
“ Sarah sizin kızınız. Değil mi, değil mi?”
“Bir süre Dr. Sarah’ın bölümünde yatırmam gerekti seni. Fakat sen onu da...”
“Ah çıldıracağım. Ne doktoru ne yatması. Sarah bir ressam ve sizin kızınız. Ben doktor demedim.”
“Tamam, Ece. Sakin ol.”
“Dr. Sarah’ı çağıracağım. O bir psikiyatri doktorudur.”
Doktor Sarah içeri girdiğinde Ece’nin gördüğü, onun Sarah’sı ile hiç ilgisi olmayan bir kadındı. Sıcak ve sevecen davranıyordu. Sesi Sarah, ama yüzü başka biriydi.
“Ece, şimdi bana bildiğin hatırladığın her şeyi anlatmanı istiyorum” dedi Doktor. Sonra ekledi; “Lütfen sizler de kalın.” Doktor Burley ve Sharlotte’a dönerek.
Ece tamamen gerçek olduğunu sandığı hayatını tek tek anlatmaya başladı. Ankara’da yaşadıklarından, Thierry ile tanışmasından, kızı Nerissa’dan ve Doktor Burley’in asistanı olduğuna kadar hiçbir şeyi atlamadı. Doktor Burley de Doktor Sarah da, Ece’nin kusursuz bir gerçeklik içinde yaşadığı alternatif hayatını birden bırakamayacağını, onun inandırıcı tavırlarından anladılar kuşkusuz. Öyle ki, Nerissa’ya ne olduğunu bilmeye hakkı olduğunu düşündü her iki doktor da. Bu hayata konması gereken ilk noktayı onlar koyduracaklardı Ece’ye. Sarah Dr. Burley’e gözleriyle verdi işareti. Dr. Burley, Nerissa’nın kalbinin daha fazla dayanamadığını söylediğinde Ece kahroldu. Gerçekle düş birbirine öyle bir girmişti ki Ece kendi öz kızı için ağlıyordu. Oysa hiç tanımadığı, sadece aynı odayı paylaştıkları biriydi hayatını kaybeden. Belki de aynı şeyler Nerissa’da da olmuştu. Bunu asla öğrenemeyeceklerdi.
“Bayan Sharlotte, Ece kendisine alternatif yeni bir hayat kurmuş ve uyurken onu yaşamış. Bu yaşamı şaşılacak kadar gerçek ve inandırıcı. Bilinçaltında kurduğu deniz kazası onun mucize şekilde komadan çıkmasına sebep olmuş. Ancak, öyle kusursuz bir hayat ki, hâlâ o yaşantısını sürdürecek kadar içinde şu an. O yaşamı devam ediyor.”
“Buna inanmak güç. Peki, ne yapmalıyız?”
“Sizin yapmanız gereken tek şey sevgi ve ilgi göstermek olacaktır. Gerçek hayatını hatırlatmalısınız. Güzellikleri gösterin ona. Güzel olanın şu an olduğunu görürse, anlaması kolay olur. Arkadaşlarını çağırın. Onlar Ece’nin yanındaydı hep. Şimdi de yardımcı olacaklardır.”
Diğer taraftan; Ece yaşadıklarına inanamıyordu. Kızını kaybetmişti. Hayat ne acımasız ve mağrurdu. Sevdiklerini küstahça elinden alıyordu. Hem de en kötü şekilde ölüm kozunu kullanarak yapıyordu. Yaşama bu kadar bağlı birine ölüm acısını tattırıyordu her zaman. Kazanın şokunu henüz atamamışken bir de çevresindeki insanlar tuhaf şeyler söylüyor ya da sorularına net cevaplar vermiyorlardı. Ah, gücü yerinde olsa da ayaklanıp kalkıp gitse. Suzan anne Thierry’nin ölümüne yıkılmış olmalı diye düşündü. Emma. Emma tek başına ne yapıyordu. Belki de haberi yoktu hiç bir şeyden. Melis ve Daniel neden gelmemişlerdi hastaneye. Londra’da olduğuna göre onların haberleri olmalıydı. Sakinleştiricilerin etkisiyle uykuya daldı. Uykusunda Can’ı gördü. Yine karma karışık bir ruh hali ve yine uykusunda Can vardı. Her zaman Hızır gibi yetişen o oluyordu nedense.
Ece, Ece diyerek onu sarsıyordu Can. Sarsılan o iken dışarıdan seyreden de kendisiydi. Üstündeki elbiseler ıslaktı. Yüzünden sular damlıyordu. Yüzüne tokat atıyor bir yandan da ağzıyla dudaklarını kapatıyordu. Kan ter içinde uyandı. Odada kimse yoktu. Gece olmuştu ve perdeler açıktı. Oda, bembeyaz ışığıyla pencereden ayna gibi yansıyordu. Kafasını hafifçe çevirdi. Yüzünü net bir şekilde görebiliyordu pencereden. Çok narin ve zayıftı. Elmacık kemikleri, üstünde de iki kocaman göz vardı sadece. Yorgun ve acılı yüzü her şeye rağmen pürüzsüz ve berraktı. Yavaşça elini kaldırdı avucunu yüzüne sürdü. Teni bir yıldır uyuyan biri için hiç de fena değildi. Aynı on sekiz yaşımdaki halim gibi, dedi içinden.
Sharlotte girdi içeri. Ece’nin az sonra göreceği kişinin hafızasını yerine getireceği inancıyla heyecanlıydı.
“Seni görmek isteyen biri var. Sen uyurken hiç yalnız bırakmayan biri. Onu görünce çok sevineceksin.”
“Nerissa, kızım…”
Sharlotte Doktor Sarah’ın tavsiyesine uyarak tepki vermedi ve devam etti.
“Uyandığından beri onu sormadın. Oysa senin için çok endişelendi.”
Kapı açıldı. Karşısında yıllar öncesinde bıraktığı gülüş ve tavırla, sanki tüm zamanları dondurmuş gibi aynı yüzle duran, Can’ın ta kendisiydi.
“Can, sen…”
Can yanına yaklaştı elini tuttu. “Merhaba. Hoş geldin bir tanem. ” Diye kesti sözünü.
Ece anlam veremiyordu. Yüz aynı yüz, bakışlar aynı bakış, sevgi aynı sevgi, Can aynı Can’dı.
“Ellerine dokunmayı, gözlerini seyretmeyi çok özledim sevgilim.”
“Burada ne işin var?”
Can gülümsedi. “Hep buradaydım.
Ece, inanamıyordu. Sadece rüyalarında görebildiği ilk aşkı karşısına geçmiş onu hiç bırakmadığını söylüyordu.
“Ne kadardır buradasın?”
“Seni Londra’ya getirdiklerinde düşündüm, benim yerime sen olsan ne yaparsın diye. Ve Londra’ya gelmeye karar verdim. Sen de bunu yapardın.”
Sessizlik oldu. Sonunun ne olacağı bilinmez uzun bir sessizlik. Can aynı sevecenlikle konuşmaya devam etti;
“Seni yalnız bırakacağımı düşünmedin değil mi?”
“Anlamıyorum. Japonya’ya gitmiştin. Seni ben uğurladım.”
“Bunu beraber yapacaktık. Orada birlikte yaşayacaktık… Hatırlıyor musun?”
Ece hatırlıyordu elbette. Ama o kadar sular akmıştı ki, üzerini yeni planlar yeni umutlar toprak gibi örtmüş, bunu en dibe gömmüştü. Ece’yi terk edip dünyanın öbür ucuna giden Can’dı. Şimdi ise yüzsüzce birlikte yapacaktık, demesi çok önemsiz bir ayrıntıdan, muammalı bir özür dileyişten, gereksizce geriye ışık tutmadan başka bir şey değildi Ece için. Sinirlendi.
“Sonra, senin bir sevgilin olduğunu söylemişti Begüm.” Can, şaşkın lafa girdi.
“Bunların hiç biri gerçek değil...”
Yıllardır görmediği çocukluk aşkı karşısına geçmiş, onu artık bırakmayacağını söylüyordu. Hastane odasında vücudunun bir kısmı tutuk haldeyken beyninin tik tak saat gibi çalışması ne tuhaftı. Beyni çalışıyor ama duyguları bacak kaslarının zayıf olması kadar güçsüzdü. Can’ın söyledikleri gökyüzündeki bulutlar gibi belirsizdi Ece’ye. Tamamen katılaşmış demir olmuştu duyguları. Karma karışıktı. Herkes ona yeniden doğmuş gibi davranırken o böyle hissetmiyordu ki. Başka bir dünyada gözünü açmıştı adeta. Girdaptan kurtulmaya, aydınlığa kavuşmaya çalışan biriydi. Düğümlenmişti. Hafızası onunla oyunlar oynuyordu. Can dalıp gitmiş Ece’nin yüzünü okşadı.
“Kafam çok karışık. Bir yıldır uyuyor olmam, senin başından beri yanımda olduğunu söylemen… Hepsi çok anlamsız. Biz yıllardır seninle bırak görüşmeyi konuşmadık bile. Uyandım, aydınlanacakken her şey karanlığa gömüldü.”
Ece birden hırçınlaştı. Çakmak çakmak olmuş gözlerini Can’a dikti.
“ Kızım nerede? Neden onu göstermiyorsunuz bana? O nerede? Lanet olsun! Neler oluyor?  …”
“Ece, mağarada neler olduğunu hatırlıyor musun?”
Can ve Sharlotte günlerce mağaradaki kazayı ve o uyurken yaşananları anlattılar sabırla.

*****************

GERÇEĞE SARILIŞ

Gizli Mağara                                                                                       1988, 15 Kasım Salı

Özgür baygındı. Begüm sırılsıklam olmuş kıyafetinin içinde zangır zangır titriyordu. Korku göz bebeklerini büyütmüş, benzi kar gibi beyaza dönmüştü. Mağaranın içinden gelen sesler kilometrelerce öteden ona doğru hızla uçan sivrisinek vızıltıları gibi kulakları yoruyor, çıldırtacak şekilde rahatsız ediyordu. Çınlama, duyduğu seslerin kelimeye dönüşmesini engelliyor, sözcükleri algılayamıyordu. Sadece Özgür’ün baygın yatan cüssesini görüyor başka hiçbir şeye odaklanamıyordu. O esnada Ece’nin koşarak yanına yaklaştığını fark etmedi. Ece, iki eliyle omuzlarından tutup biraz sarstı. Begüm kaskatı olmuş, gözlerini kırpmadan Özgür’e bakıyordu. Ece,  yüzüne hafifçe bir tokat attı.
“Begüm, Begüm…. Kendine gel!”
Ece, sertçe bir tokat daha attı Begüm’e, yüksek sesle adını söyleyerek. Tüm mağarayı inleten adını duyunca şaşkın gözlerle Ece’ye döndü. Onu görünce bir anda kendine geldi.
“Ece, buradasın.”
“İyi misin?”
Begüm, patlamak üzere olan bir balonun boşalması gibi birden hıçkırarak ağlamaya başladı. “Özgür beni kurtarmak için kendisini yere attı.”
O esnada Can Özgür’ün yanına çökmüş, kulağını ağzına dayamış, nefes alıp almadığını anlamaya çalışıyordu. 
“O iyi olacak. Senin bir şeyin yok değil mi?” Ece endişeliydi ama belli etmeden ağlamaklı, bembeyaz olmuş yüzü okşadı.
“Benim bir şeyim yok. Ama Özgür bacaklarını oynatamıyordu. Allah’ım ne olur ona bir şey olmasın.”
Deniz yumuşak yalayışlarını öyle haşince yapar olmuştu ki denize düşmemek için kuytudaki su birikintisinin içinde büzülüp kalmışlardı.
“Bir an önce buradan çıkmalıyız!"
Can soğukkanlı görünmeye çalışsa da endişeli olduğu Ece’nin gözünden kaçmıyordu. Tehlikedeydiler. Canavar dalgaların küçük bir bez parçası gibi denize savurması an meselesiydi. Tüm gücüyle Özgür’ü kucaklamaya çalıştı. Ama iri vücut ağırlaşmış, bir tonluk yük kadar olmuştu. Can çaresizce debelenirken Ece  yardım için yanına geldi. “Birlikte kaldırabiliriz.”
Bir kaç metre kenara çekmeleri yeterli olurdu. Yosunlar yüzünden yerin buz pisti kadar kaygan olması işlerini bir hayli zorlaştırıyordu. Sürüklemeyi çalışırken o anda, cana susamış dev canavarın yemeğini kapmaya gelen aç kurt gibi olduğunun farkında değildi ikisi de. Ece’nin yüzü mağaranın içine dönük, arkasındaki felaketi görmüyordu. Loş mağara zifiri karanlık oldu birden. Can, bir yandan Özgür’ü tutarken, avazı çıktığı kadar Ece’ye haykırdı.
“Ece! Eceee!...”
Ece, dalganın gücüyle esen rüzgârı hissetti. Bir anlık arkasına bakması onu almaya gelen köpüklü mavi ile karşı karşıya getirdi. Saniyeler geçmemişti ki, köpükler Ece’yi sarmalamış, içine çekivermişti; vahşi köpek balığının minicik bir balığı ustalıkla ağzına alması gibi. Su öyle soğuktu ki, gözlerini açarsa göz bebeklerinin donacağını zannetti. Tüm bedeni farelerin ortasında kalmış gibi kemiriliyordu adeta. Oradan oraya köpüklerle uçuşuyor debelendikçe dibe doğru iniyordu. Can’ın sesi yankılanıyordu. İsmini ezberler gibi, Ece, Ece diye bağırıyordu. Tut beni, diyemedi Ece. En çok sevdiği derin mavilik, sevdiğini içine almak istiyordu belli ki. Sen benimsin, Ece. Seni içime hapsedeceğim, diyordu tutkulu bir aşığın delirmesi gibi. Kulaklarından, ağzından, burnundan giren tuzlu su, genzini yakıyor, sürahiden bardağa boca edercesine doluyordu ciğerlerine harala gürele.
Can, bir an bile tereddüt etmeden denize atladı. Begüm, öylece kalakalmıştı. Denize doğru eğilerek Ece ile Can’ı aradı gözleri. Kayalara çarpan hırçın köpükler ve kükreyerek büyüyen dalgalardan başka hiçbir şey görmüyordu. Öyle bir çığlık attı ki sesi yeryüzündeki bütün sesleri susturacak kadar güçlü çıkmıştı. Olan son sesi de kullanmış, sonra korkudan saklanırcasına kısılıvermişti bir anda. Özgür’ün yanına çöktü. Onu uyandırmak için bilinçsizce yumrukladı ne yapacağını bilmez haldeydi. Bir cesaretle, Özgür’ü mağaranın dibine kadar çekebildi. O sırada sesi duydu. Aşağıya eğildi. Azgın dalgaların arasında Can’ın kafasını gördü.
“Can, Can. İyi misiniz?”
“Ece, iyi değil. Yardım çağır! Çabuk...”
“Dayanın!”
Allah kahretsin. Nerede kaldınız siz de, dedi sinirle kendi kendine. Aralarında en zayıf ve ürkek olan iken bir anda en güçlü ve soğukkanlı kalan o olmuştu. Daha fazla bekleyemeyip mağaranın çıkışına doğru koşmaya başladı. Karanlıkta kafasını kollarını duvarlara çarparak ilerliyordu. Hiçbir şey hissedecek hali yoktu, onca şeyden sonra. Sesleri geliyordu, daha hızlı koşmaya başladı. Beyaz önlüklü ambulans görevlilerini görünce, nefes nefese ve bir çırpıda olan biteni anlattı.
“Onları yukarı çekecek donanım yok. Sahil güvenliğe haber vermeliyiz.” Dedi görevli telaşla.
Ece, Can’ın kollarında ölü gibi yatıyordu. “Dayanın, kurtaracağız sizi” diye bağırdı görevliyle beraber gelen Melis, onları denizde çaresiz görünce korkudan sesi titriyordu.
“Ne olur acele edin!” Mosmor dudaklarından çıkan ses kısıktı. Büzüşmüş parmaklarıyla Ece’nin yüzünü okşadı. “Sevgilim, sevgilim ne olur sakın bırakma. Beni bırakma!”
Yüksek dalgalar onları sürüklüyordu. Kayalara tutunmalıydı. En azından oldukları yerde kalmalarını sağlayabilirdi. Debelenirken kaya bacağını derince çizdi. Oluk oluk akan kan vücudunun sıcaklığını da alıp götürüyordu. Eliyle destek alabileceği bir kaya parçasını yakalayabildi sonunda. Yanan bacağı, yorgunluktan kırılmış kollarını unutturmuştu. Bir yandan Ece’yi tutmaya çalışıyor, bir yandan da nefesini kontrol ediyor kalp atışlarını duymaya uğraşıyordu. Birden çıldıracak gibi oldu. Kalbi atmıyordu. Kollarında ölmesine izin veremezdi. Her şey burada bitemezdi. Soğuk havayı ağzına doldurup Ece’nin burnuna üfledi. “Dayan Ecem. Ne olur dayan. Sakın ölme… Sen güçlü bir kızsın. Hadi sevgilim!”
Cesareti kırılıyordu. Derin mavi, doymamış obur ayı gibi delice kükrüyordu üzerlerine. Kendisini bir bıraksa ikisi de kaybolup gidecekti. Dakikalar sonra sahil güvenlik gemisi siren çaldı. Onları görmüşlerdi. Gemiden ayrılan sahil güvenlik botu hızla yanlarına yaklaştı.
“Kayadan uzaklaşın. Daha fazla yaklaşamayız, bot kayaya vuran dalgaların gücüyle devrilebilir.”
“Bacağım yaralandı, yüzemiyorum.”
“Sabit kalmaya çalışın. Yanınıza geliyoruz.”
Sabit kalmak şöyle dursun, bir sağa bir sola savruluyorlardı salıncak gibi. Can’ın takati kalmamış, artık Ece’yi tutamaz olmuştu. Hemen bir görevli atladı suya. Ece’yi bir hamlede kucaklayıp bota doğru sürükledi. Bir tomar yığını gibi bota fırlattı. Ölü gibi vücudu küçücük kalmış baygın kızı diğer görevli gemiye aldı. Doktor hazır ettiği oksijen maskesini ağzına yerleştirdi. Boyunluk takılınca şişmiş yüzü daha da ortaya çıktı. Ardından Can’ı aldılar. Bacağının boydan boya yarığı sudan çıkınca daha net göründü. Akan kan nerdeyse kan gölü oluşturmuştu. Sevdiğini kurtarmış, yorgun bir şövalye gibiydi. En sonunda o da kendinden geçti.
Hastanenin acil servisinde yan yana yatıyorlardı. Melis, Aydın ve Begüm ne yaptığını bilmez halde bir Ece’ye bir Can’a bir Özgür’e gidip gelirken, doktor sert ve donuk bir yüz ifadesi ile yaklaştı.
“Burada yatanın yakınları mısınız?” dedi Ece’yi işaret ederek. Onaylar şekilde ürkek ama tutarlı kafalarını salladı üçü de.
“Boynu kırılmış. Kaburgalarının bir kaçı da. Ciğerleri suyla dolmuş. Bel kemiği yerinden oynamış. Hemen ameliyata alacağız. Ailesine haber verseniz iyi olur.”
Doktor kendinden emin bir edayla durumu anlatıp hızlıca; “Ameliyathaneyi hazırlayın. Kan grubunu öğrenin.” Dedi komutan gibi emir veren bir üslupta.
Saatler sonra Sharlotte’un korkmuş yüzüne doktor şöyle söyledi; “Yoğun bakıma aldık. Şimdi uyuyor.”
“Ne zaman kendine gelir?”
“Allahtan umut kesilmez… Belki yarın. Belki bir yıl sonra.”
Kuşun kanadına yatmış bir buluttu artık. Dizginleri kuşa bırakıp, onu uçurmasına izin veren küçük beyaz bir bulut, sakin ve hafif. Kuşun kanadından babasının omuzlarına indi. ‘Haydi, koş baba….’ Diyordu atını koşturan jokey gibi bir ileri bir geri hareket ederek. Kum rengi saçları uçuşuyordu babasının şakaklarına. Alnından tutuyordu hayata sıkı sıkıya tutunurcasına. Sonra annesi çıkageldi. Evlerinin ön bahçesinde yere oturmuş toprağı kazıyorlardı portakal çiçeği fidanı dikmek için. Küçük Ece ne de mutluydu o an. Burnundan çıkan balonların sesini duyuyordu şimdi. Göğsünde beliriveren yumru nefesini tıkıyordu. Gözlerini açabiliyordu artık soğuk gelmiyordu. Ağzından giren acı bir katran gibi soluk borusuna, ciğerlerine sıvanıyordu.

*******************

GERÇEĞİN DÜŞSEL HALLERİ

Ece Londra’ya götürülünce Can, gitmenin yollarını aramış nihayetinde Londra Queen Mary Üniversitesi School of Medicine Dentistry’ e kabul edilmişti. Tek amacı Ece’nin yanında olmaktı. Hiç aksatmadan her gün hastaneye geliyordu. Yaşadıklarını, arkadaşlarını, okuduğu kitabı, seyrettiği filmi, her şeyi anlatıyordu. Kazadan sonra denize daha tutkulu olduğunu, sualtı sporuna merak sardığını söylüyordu. Hırçın mavi kadının altında neler olduğunu, büyüsünü uzun uzun anlatıyordu.
Kadına,
Eğer kral olsaydım! Çiğneyerek tahtımı
Memleketin halkını dizlerine sererdim.
O kuvvetli hükmümle bütün tacı tahtımı
Bir tek bakışın için sana feda ederdim.
Eğer Tanrı olsaydım! O heybetli, o derin
Kâinatın, semanın, denizlerin, her yerin
İrademin önünde eğilen meleklerin
Sevgilim bir busene hepsi senindir derim.
**Victor Hugo ( sayfanın alt dibine yazılacak )
Şiiri okudu. Dikkatle ve duygulu. Dudaklarına bir öpücük kondurdu. Sonra, şiir yazılı papirüsü, komodinde duran, deniz kenarında çadırın önünde çektirdikleri o fotoğrafın yanına koydu.
“Ne güzel şiir. Victor Hugo benim adıma sana yazmış sanki. Duygularımı bundan daha iyi ifade edemezdim. Şimdi diyeceksin ki, şair oldun başıma! Sen gözünü aç hele, şair de olurum yazar da...” Sonra devam etti;
“ Ha unutmadan. Melis’ten mektup var. Sana iyi haberler veriyor.” Sandalyeden kalktı yanı başına oturdu. Elini tutuyordu. Hafifçe saçlarını okşadı.
“Önce hangisini okuyayım. En iyisini mi, iyisini mi?”
“Tamam, tamam. En iyisinden başlayayım. Şimdi sıkı dur. Melis, Londra’ya yerleşiyor. Hani radyoculuğa başladı demiştim ya işte o radyonun Londra Temsilcisi olmayı kabul etmiş. Yakında burada olacak. Diğer iyi haber, Begüm ile Özgür evlenmeye karar verdiler. Ne hoş değil mi? O lanetli kazadan  kalan tek iyi şey onların aşklarının yeşermesi.” Can, kısa bir sessizlikten sonra devam etti.
“Bir sürprizim daha var sana. Annemler geliyor haftaya. Bir süre burada kaldıktan sonra ablamı almaya Amerika’ya geçecekler. Annemle babamı çok seversin biliyorum. Nermin teyzeciğim, İsmet amcacığım diye diye gönüllerinde taht kurmuşsun meğer. Özellikle annemle aranız iyidir. O çok görmek istedi seni. Biliyor musun? Mağaraya gittiğimiz gün hep seni düşünmüş. O gün aklından hiç çıkmamışsın. Hatta kaza haberini duymadan hemen önce sizi aramış.”
“Şimdi gitmem lazım, Türk öğrenciler olarak okulda bir parti vermeye hazırlanıyoruz. Müge, Erin ve ben. Tüm ayrıntıları uzun uzun anlatırız sonra. Yakında Müge ve Erin ile geleceğiz. Sana bir şey vermek istiyorlar. Neyse sevgilim, bu günlük havadisler bu kadar.”
Can, geldiğinde yaptığı gibi yine alnına bir öpücük kondurdu. İlk öptüğünden daha sıcaktı teni, sanki anlattıklarını duymuş ve içi ısınmıştı. Odadan çıkarken hastabakıcı girdi içeri. Can’ın her geldiğinde gördüğü hasta bakıcı değildi bu kişi.
“Siz yenisiniz sanırım. Başka biri vardı.”
“Evet, bayım. Bundan sonra hastanızla ben ilgileneceğim.”
“Adınız nedir?” ,  “Emma.”
“Memnun oldum Emma. Ona iyi bak.”
Can’ın bir dahaki gelişinde, yanında Müge ve Erin de vardı. Özellikle Müge sık gelir olmuştu sesini hiç duymadığı ama yakın hissettiği uyuyan kıza. Ece’ye çok anlamlı bir kolye getirmişlerdi. Bir Kızılderili kolyesiydi.
“Kötü ruhları kovduğuna inanılıyor. Bu kolyeyle uyuyorsan kötülükler seni yakalayamadan hemen uyandırırmış.” Dedi Erin kolyeyi yastığının kenarına koyarken.
Sharlotte ve Can'ın her gün Ece’ye okuduğu romanı Müge aldı eline. Cümleleri yaşar gibi okuyordu. Erin yaklaştı Müge’ye, Ece’ye duyurmak istemiyormuş gibi kulağına fısıldıyordu.
“Kitap neyi anlatıyor?” ,
“Bir tren yolculuğunu...”

*******************

Melis Londra uçağında tanıştığı esrarengiz kişiden bahsederken coşkusunu saklayamıyor Ece’ye heyecanla anlatıyordu.
“Hayatım sayende değişiyor Ece.” Diyordu minnet duygusuyla. Tanıştığı gizemli adamın kim olduğu hayatın enteresan sürprizlerinden birini bir kez daha gösteriyordu.
“Daniel, annenin eski sevgilisiymiş.” Diyordu başta şaşırmış ama artık kanıksamış gözlerle.
“Fotoğrafına bakıyordum. Elimde gördü. Senin kim olduğunu sordu? Öyle tanıştık.” dedi parlayan gözlerle. Onun evine taşınacak ve her şey değişecekti hayatında, mutluydu. Başına gelen güzel şeylerin nedense hep onunla ilgili olması, Ece’yi uğuru gibi görmesine neden oluyordu. Her ne kadar mutluluk resimleri çizse de, her an kalbi duracak bir hastaya duvarla konuşur gibi iç dökerken, hastane odasındaki alarm sesleri, her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya serecek kadar beyaz ışık, hayatın acımasız gerçeklerini sürekli hatırlatıyordu.
“Her şey çok güzel olacak. Sakın beni yalnız bırakma. Bunu yapmazsın bize, değil mi?”
Tepkisiz, boylu boyunca bir melek gibi yatan arkadaşına bakınca, umutsuzluğa kapılmamak imkânsızdı. Sustukça, beyni acı siren sesi gibi çınlıyordu kulaklarında. Gerçeğin kahreden yüzünü görüyordu sessizlikte. O yüzden durmadan konuşmalı, acı siren sesini bastırmalıydı. Umudu yeşertmeye çabalarken ardı ardına can suyu verir gibiydi mor menekşeye.
“Başına gelen talihsizliğe çok üzüldüğünü söylememi istedi… Daniel işte. Bir dahaki sefere onunla geleceğim. Seni görmeyi çok istiyor. Belki de Sharlotte’dan çok. Biliyor musun? Onları konuşturdum. Neyse bu başka gün konumuz olsun. Şimdi sana başka bir sürprizim var. Dışarıda sabırsız bekleyen birisi var. Onu görünce şaşıracaksın. Bir süredir Tunus’ta büyükbabasının yanındaymış. Olanları duyunca buraya seni görmek için geldi.”
Yanağına bir öpücük kondurdu. Buz gibi yanaklarından dudaklarına akan sıcaklığı hissetti Melis. O çıkarken içeri Maiolaine girdi. Fransız arkadaşları rockçı Maiolaine. Elinde Noir Desir albümü vardı.

****************

HAYALLER, HAYATA TUTUNMAK İÇİN ZİNCİR GÖREVİ GÖRÜYOR.

“Eveeet, nerede kalmıştık bakalım...” Sharlotte, mavi kapaklı kalın kitabın beyaz sayfalarını çevirirken sesini düzeltmek için hafifçe öksürdü. Her gün okuduğu kitabın her cümlesi monoton bir sağaltım gibiydi. Aynı o küçükken masal anlatışındaki gibi yaşayarak okuyordu her sayfayı. Ece’nin bunları duyduğuna inanmak istiyor tümüyle kendisini kaptırıyordu. Onda yaşatmak ister gibi. Romanları özenle seçiyor, içinde umut ve sevgi olmayan kitaplar okumuyordu. Ama hep mutluluk tablosu çizen külliyen tozpembe şeyler de olmuyordu tabi. Gerçek olması için mutsuzlukların umuda dönüşmesine şahit olunacak hikâyeler olmalıydı. Tamamen gerçek ve hayattan olmalıydı. İnanıyordu ki, böylelikle yaşamdan kopmayacak, içinde olduğunu hissedecekti küçük kızı. Kalbi atıyor, nefes alıyor, beyni çalışıyorsa elbette duyabilir ve hissedebilirdi de. Ve Sharlotte bunu ispatlamak için her gün umutla yapıyordu bu ritüeli.
Bambaşka hayatları olan iki kişinin tutkulu ve maceralı aşkını anlatıyordu roman. Kadının gitmesine göz yumacak kadar aşkını içinde yaşayan bir adam, kendisine bile itiraf etmekten kaçan, güçsüz görünmekten korkan özgürlüğüne düşkün bir kadın. Öyle bir hikâye ki, aşkının yok olmasından korkan tutkulu bir adamdı romandaki. Hem de maceraperestti. Kadına kal demenin yollarını ararken, aşkının hayatta kalması için umuttan başka hiçbir şeyi olmayan romantik de bir adamdı. Kadını öyle seviyordu ki, kelimeler melankoli denizinde boğulurcasına tıkanıyordu romanın akışında. “Karım beni terk ediyor. Bir daha onu göremeyecek olmam beni deli ediyor. Doğacak çocuğumun baba demesini duyamayacağım. Ah tanrım bir kalıyorum dese. Bir dese o zaman dünyalar bizim olurdu…”
Sharlotte bir an kitaptan kaldırdı başını. Ece’nin dupduru yüzüne baktı. Derin ve sakin uyuyan huzurlu bir bebek gibiydi.
“Böyle bir aşk istemez miydin tatlım? Sana delice bağlı tutkulu bir âşık.  Kahramanımız gibi yakışıklı, akıllı, güçlü bir erkek. Thierry gibi. İstersin tabi. Hoş, sadece romanlarda olacak çok keskin duygular bunlar. Ama senin yanında gerçek olan biri var. Can sana gerçek bir sevgi besliyor. Bundan daha büyük aşk yoktur. Tatlım.”
Kitabı kapatıp, Ece’nin, çocukluğuna nispeten azalmış saçını sevdi. Ece, annesine cevap verir gibi göz kapaklarını oynattı. Her şeyi duyuyordu sanki. Sharlotte bazı günler hiç konuşmadan uzun uzun Ece’yi izler, başka bir dünyada gezindiğini düşünürdü. Hatta rüya gördüğünü, bir sabah hiçbir şey olmamış gibi uyanacağına inanırdı. Bu inanç sadece Sharlotte’u değil herkesi umutlandırıyordu.
“Bir gün, büyük anneni getireceğim. Onun bunu kabullenmesi öyle zor ki Ece. Senin gibi hayat dolu cıvıl cıvıl birinin bu halde olmasını hazmedemiyor bir türlü… Başlarda üzüntüden sağlığına bir şey olur diye söylemek istemedik. Ama aranızdaki telepati öyle güçlü ki, kötü giden bir şeyler olduğunu anladı.”
Büyükanne, Ece’nin hastanede yattığını öğrendiğinde yanına gelmeyi hiç istememişti. O halde görmeye dayanamazdı çünkü. Hiçbir şey torunu Ece’den daha değerli değildi hayatında ve değerlisini hayatta kalmak için amansızca mücadele ederken görmek büyük acı veriyordu. Neden onun değil de torununun başına geldiğini düşünmeden edemiyordu. Bir sabah kalktığında ölümü ensesinde hissetti. Vücudu kendisini taşımayı ret edeceği günü beklemeye başladı. Sonsuzluğa giden yolda yalnız yolcu olmaya hazırlıyordu kendisini. Jet hızıyla akan ömrün son demlerinde günlerin bir kağnı kadar yavaş geçtiğini fark etti. Tanrı ölümlüsünü yanına çekmeyi ağırdan alıyordu besbelli. Büyükanne ağırlaştırılmış saatlerin sebebini, torununa gidip söyleyecekleri olduğuna yorumladı. İşte o kararla, Sharlotte’ dan onu Ece’ye götürmesini istedi.
Geceden sabaha kadar Sharlotte ve büyükanne Ece’nin yanında kaldı. Beyaz ışıklı soğuk hastane odasında Ece’nin huzurunda günah çıkarmışlardı adeta. İçlerinde ne varsa dökmüş, eşelemiş, çürümüş bozulmuş olanları çöpe atmış, güzel şeyleri yeniden içmişlerdi kana kana. Sabah olduğunda bitkin düşmüştü büyükanne.
“Beni, Nur’un yanına yatır. Son günlerimi yanında geçirmek istiyorum.”
“Anneciğim, burada yatamazsın, diyalize girmen gerekiyor.”
“Tamam diyalize girerim, sonra buraya gelirim. Torunumdan ayırmayın beni.”
Sharlotte, Dr. Burley’i bulup durumu izah etti.
“Normal şartlarda bu mümkün değil. Ama annenizi kırmayacağım.”
Bir kaç gün büyükanne Ece’nin yanında kaldı. Büyükanne her geçen gün canından bir parça Ece’ye verir gibi soluyor, küçülüyor, Ece de parlıyor, güçleniyor, kanlanıyordu. Sanki kan nakli yapıyordu aheste aheste. Son gece herkes gittikten sonra büyükanne hayatı boyunca ne öğrendiğini anlattı masalsı bir dille. Sonra birden uyumak istedi.
“Nur’um, benim çok uykum var. Artık uyumalıyım. Sen güçlü bir kızsın, bir gün uyanacaksın. İşte o zaman dediklerimi hatırla.”
Ertesi sabah uyanmadı büyükanne. Yaşlı yorgun kalbi hayatının patırtısına inat, sessiz ve usulca durmuştu.

*****************

YARINDAN ÖNCE; UYANIŞ
Hangisiydi gerçek?

Ece günler geçtikçe kendi başına yürümeye, konuşmaya, ellerini kolaylıkla kullanmaya başlamıştı. Bir yıl boyunca cansız yatmanın getirdiği kötürümlük günbegün azalıyordu. Ancak psikolojik tedavisi yavaş adımlarla ilerliyordu. Bildiği pek çok şeyin uykudayken kurguladığı hayâl ürünleri olduğu, hayatına girdiğini sandığı insanların gerçekte olmadıkları sert bir tokat gibi yüzüne vuruluyordu. Ama ne var ki, hafıza hücrelerinde gezinen, yaşanmış gibi görünen anları bir tuşla silivermesi imkânsızdı. Thierry için günlerce ağlamış, sadece bir roman kahramanı olduğunu kabul edememişti. Yaşadığı sevgiyi, beraberce yaptıkları, gittikleri yerleri, tapınma gibi uzun sevişmelerini, sevgi dolu iyi baba olmasını, kızının ona benzerliğini ve tabi ölümü; bütün bunları bir anda unutup hayatına kaldığı yerden devam etmesi hiç kolay değildi. Tıpkı çok etkilendiği bir filmi izledikten sonra etkisinin sürmesi gibiydi. Şimdi ise bunun bir film olduğunu anlayıp kalbine inandırmanın yolunu bulmaya çalışıyordu. Hayata sıkı sıkıya bağlanmış birinin intiharına benziyordu bu durum. İnci gibi boynuna dizdiği, onlarla var olduğu şeyleri öldürmek, onun ölmesi gibiydi. O Ece ölsün bu Ece doğsun diyorlardı. Kendisiyle birlikte sevdiklerini, onu Ece yapan her şeyi seri katil gibi katletmeliydi acımasızca. Gerçekle yüzleşirken yüreği her geçen gün dilim dilim kesilip gömülüyordu olmayan mazisine.
Diğer yandan şaşılacak şeyse, tüm bunların bir gerçekliğinin olmasıydı. O kişilerin neredeyse hepsi, kafasından üstün körü uydurma da değildi hani. Uykusunda ona anlatılan her şey herkes, bilinçaltına yerleşmiş, kendi kurduğu hayâl dünyasında onlara can vermişti. Kıvrak zekâsının eseriydi onlar, neredeyse kusursuzdu.
İyileşmek için can atan uslu bir hastaydı artık. Ona uygulanan tüm tedavileri bir merhem gibi sürmeye çalışıyordu ruhuna. Can’a defalarca mağarada yaşananları anlattırıyordu. Mağarada çektikleri onlarca fotoğrafa, yeniyi unutana eskiyi hatırlayana dek baktı. Ne var ki, denize düştüğü anda unutması gereken hayatı başlarken gerçek olan, hızla ilerleyen bir otomobilin içinde manzaranın koca bir düzlük gibi görülmesine benziyordu. Kazadan sonrası yeni yazılan bir kitabın boş kalmış ara sayfalarını doldurmak gibiydi.
Tedavisi tamamlanınca artık gün yüzüne çıkmanın hayatın içine karışmanın zamanı gelmişti. O sabah uzun zamandır hissetmediği kadar umut ve heyecanla kalktı yatağından. Annesinin getirdiği gülkurusu rengi kloş eteği ve krem rengi triko kazağı giydi. Saçlarını taramanın onlara dokunduğunda elindeki gıdıklanmanın enteresan keyfini sürdü. Pencereden odaya dolan güneş gerçekliğinin şahidiydi sanki. Pencereyi açtı derin nefes aldı. Aylardır böyle güzel havayla dolmayan ciğerleri bayram ediyordu. Kendisinin var olduğunu, şu an şu dakika yaşadığı anın hayatın ta kendisi olduğunu fark ediyordu. Bulutlar tüm çıplaklığıyla önünde, gökyüzü gerçek rengindeydi. Gök masmavi, bulut kar beyazı değildi hayalindeki kadar. Ama büyüleyici görkemi aynıydı.  Can’ın hediye ettiği saati taktı koluna. Parmaklarıyla camını temizledi.
Saat yedi kırk beşi gösteriyordu. Emma gelir şimdi, dedi içinden. Bütün koma sürecinde ona bakan, temizleyen, saçını tarayan, onu giydiren gizli dostuydu Emma. Sürpriz yapıp yatağını topladı, küçük bir çocuğun annesini sevindirmek istemesi gibi heyecanla. İleride bir çocuğum olursa bana yardım etmek için yanımda olur musun, diye sormuş, Emma’dan beklenen cevabı almıştı. Sen benim hastam değil kardeşim oldun, elbette, demişti samimiyetle. Saat tam sekizde Sharlotte ve Atilla kapıda göründü. Eşikten gülen gözlerle girerlerken babası seslendi,
“Hazırlanmışsın bile.” Dedi sakin ve huzurluydu.
“Evet, babacığım, artık çıkmaya hazırım.” Yaşama sıkı sıkıya sarılmaya, şaha kalkmaya, ışıldamaya hazırım der gibiydi. Sharlotte kaybolan değerli oyuncağını bulmuş küçük bir kız gibi sevinçliydi.
“Tatlım, çok güzel olmuşsun. Ama bir şey eksik.” Çantasından bir kutu çıkarıp açtı. Ortasında pırıl pırıl parlayan yakut taşıyla, harika bir kolyeydi çıkardığı.
“Bu büyükannenden sana. Gelin olduğunda sana vermemi istemişti. Ama ben bekleyemedim. Şimdi takmalısın.”
“Canım anneannem. Bana öyle değerli şeyler verdi ki, bu hafif kalır… Çok güzel.”
Babası taktı boynuna. “Şimdi tamam oldu. Hadi, çıkalım mı?”
“Baba, Eren nerede? Onu çok özledim. Biliyor musun, rüyamda mimarlık okumak için İstanbul’a yerleşiyordu. Sen öyle istersin ya hep. Hem de çok yakışıklı bir erkekti, tıpkı senin gibi.”
Derken birden, Eren’i babasının gençlik fotoğraflarındaki haliyle gördüğünün farkına varıverdi. Rüyasını süsleyen Eren aslında babasıydı. Onun yirmili yaşlarındaki gibi çevik, yakışıklı bir kardeş çizmişti kafasında. Bilinçaltının hilelerini zamanla çıkaracaktı su yüzüne teker teker. Kendi kendine kahkaha attı, kimse anlamasa da onun mutlu olduğunu düşünüp gülümsüyorlardı. Ece, bu duygumu kimse anlayamayacak dedi içinden. Birden kimsenin bilmediği mutluluk iksirini bulan bir kâşif gibi hissetti kendini.
Vedalaşmak için hastane koridorlarında küçük bir tura çıktı ayrılmadan önce. Doktor Burley’i odasında çalışırken buldu.
“Doktor Burley buradasınız. Ben artık gidiyorum. Yaptıklarınızı unutmayacağım.”
“Benim de seni unutmam mümkün değil Ece. Seni iyi gördüğüme çok sevindim.”
“Sizi ziyarete gelirim sık sık. Sizden hemencecik kopmam mümkün değil, nedenini biliyorsunuz. Kim bilir, belki gerçekten beraber çalışırız…”
“Diş Hekimi olmak istemiyor muydun?”
“Hani benim deyimimle, önceki yaşamımda diş hekimiydim. Bilirsiniz aynı suda ikinci kez yıkanmaz.”  Kahkahayla devam etti.
“Sizin öğrenciniz olmak çok keyifliydi ama bunu kaçırmak istemem. Tıp doktoru da olabilirim pekâlâ…”
Doktor Burley de gülerek, “hah şöyle, şimdi Ece’yi daha net görüyorum. O zaman yolun açık olsun Ece. İstediğin hayatı yaşamanı dilerim.”
İki elin parmaklarından fazlaydı Ece’yi uğurlayan. Cezasını çekip özgürlüğe koşan mahkûm gibi ayrıldı hastaneden. 
Büyükannenin Londra’daki evinin kapısından girerken Doktor Burley ile son konuşmalarını düşünüyordu. Tıp okuyabilirdi. Hatta bunu Londra’da yapabilirdi. Savaşçı ruhu kıpırdanıyordu yine. Gücü ve hırsı o Ece'den farklı değildi. Olmak istediği her şeyi olabilir, yapmak istediği her şeyi yapabilirdi. Tanrı ona bir şans daha vermişti. Bu sefer daha iyi kullanmalıydı. Kapıdan içeri alkışlar ve bağrışlarla girdi Ece.
“Hoş geldin Ece…”
Kocaman bir kartonda yazıyordu aynı zamanda. Seslendirenler de Can, Müge, Erin, Melis, Daniel, Aydın, Begüm ve Özgür’dü. Can’ın Londra’dan okul arkadaşları Erin’i, Müge’yi, Müge’nin aynı odayı paylaştığı Seray’ı, Aydın’ın Londra seyahatinde Seray ile tanışmalarını, bir ayrılıp bir barışmalarını, Melis’in Daniel ile ilişkisini, Begüm ile Özgür’ün nişanlarını, her şeyi berrak bir fotoğrafta görüyor, her detayı net hatırlıyordu. Aslına bakılırsa bunda enteresanlık yoktu. Mucize yüzünü Müge, Erin ve Seray’ı uykusunda tanımış olmasında gösteriyordu. Hatta Müge her bunaldığında ziyarete gelip, cesetten hallice surata bakarak dertlerini anlatıyor, karakteri Thierry olan o romanı Ece’ye okuyordu. Böylelikle Ece uykudaki hayatında en yakın arkadaşı yerine oturtuvermişti onu. Şelale gibi çağlayan belleğinde her birinin aktığı ayrı göletler vardı. Suyun dolup biriktiği yer alt bilinciydi ve bu göletler çoğalıp koca bir ‘sağduyu gölü’ oluşturmuştu. Çölün ortasında serap görür gibi bir bulup bir kaybettiğini sandığı gel git bilinci bu sefer oyun oynamıyordu. Capcanlı karşısında duruyordu hepsi. Bir yıllık uykuyu geceden sabaha uyuyup uyanmış normal insanlar gibiydi nihayetinde.
“Siz nereden çıktınız? Daha dün telefonda konuşmamış mıydık? Antalya’da olduğunuzu sanmıştım.” Dedi Ece, Begüm’e ve Özgür’e sarılırken.
“Hayır, buradaydık. Sürprizi bozmamak için söylemedik.”
Sonra Aydın’a döndü.
“Sen nasıl gelebildin bakalım. Okulun, maçların filan yok muydu?”
“Senin yerini okulun tutacağını mı sandın şapşal! Hem ayrıca Seray ile barıştık. Sık sık gelirim artık Londra’ya. ”
“Seni kurnaz.” Dedi Aydın’a sımsıkı sarılarak.
“Çok sevindim sizleri gördüğüme. Beni bırakmayacağınızı biliyordum...”
O yüzleri bir arada görünce on sekiz yaşının heyecanına bürünüverdi. Beynindeki o olgun kadın Ece, içeriden izliyordu gülümseyerek. Olgun Ece ile genç Ece’nin arasında bir sırdı otuza yaklaşmakta olan yaşanmışlıklardan kalbinde saklananlar. Dostlarına sarılırken hissetti, yeniden doğmanın saflığını, tekrar başlamanın doludizgin coşkusunu.
“Hani derler ya. Yeniden dünyaya gelsen neleri değiştirirdin, diye….” Gülen gözlerinden akan parlak damlalar yanaklarını ıslatıyordu.
“Sen mucizeyi gerçekleştirdin Ece.” Can mucizeye bakıyordu. “Evet, söyle bakalım neleri değiştireceksin.”
“Düşünüyorum, bulamıyorum. Değiştirmek istediğim bir şey yok ki benim. Ben kaldığım yerden devam edeceğim.”
Değiştireceği öyle çok şey vardı ki aslında. Değiştireceklerinin gizemini bir tek kendisi bilecekti.

*********************
























BÖLÜM VII

GERÇEK ÖYLE HIZLI Kİ DÜŞ AĞIR KALIR
2010, Sonbaharın ilk ayı

Kongre salonunun kürsüsünde bir alay insana kendisini pürdikkat dinlettiren siyah döpiyesi şık topuzuyla göz alıcı endamlı genç profesör, bir eğitmen edasında dikkatli ve düzgün İngilizcesiyle şunları söylüyordu;
“Hastalarımın çoğunda gördüğüm bu depresif bozukluk, yaşadıkları ama kabul edemedikleri gerçekleri sindirememelerinden dolayıydı. Öyle bir girdabın içine girmişlerdi ki, az ilerilerinde parlayan gün ışığına gidebilecekken, alışmak için çabaladıkları karanlıktan çıkmaya cesaretleri yoktu. Tıp kitaplarında yazılanlar bir yana, en kesin ve yan etkisiz ilaç sevgidir. Benim yapmam gereken, sevgiden doğan güzellikleri onlara göstermekti. İşte bunun kanıtını az önce dinlediniz.”
Bir önce kürsüye çıkıp konuşmuş hastasına bakıp, gülümsedi. Bu hasta ona minnettarlığını, nasıl karanlıktan çıktığını ve doktoru Ece’nin onun için neler yaptığını anlatmıştı uzun uzun. Sonra devam etti Ece.
“Şimdi, sizi sıkmayacağını düşündüğüm bir hikâye anlatmak istiyorum. Bundan tam yirmi yıl önceydi.” Diye başladı hayatını değiştiren olayı anlatmaya. Konuşmasını bitirdiğinde salondaki herkes ayakta alkışlıyordu. New York Tıp Fakültesi kongre salonunda etkili bir yaşam hikâyesi ve sonunda ortaya çıkan güçlü bir kadınaydı bu selamlama. Alkışlayanlardan biri en önde babasının yanında oturan dalgalı sarı saçlarıyla pırıl pırıl ışık saçan, masum yüzlü, yeni ergen sevgili kızı Nerissa idi.
“Sen ağlıyor musun baba?”
“Bu ağlamak değil, gülüyorum aslında. Mutluluktan.”
“Annemin anlattığı hikâye gerçek miydi? Geleceği görmüş mü?”
“Anneni dinlemedin mi? Geleceği görmemiş, onu yaşamış.”
Sonra Ece’nin ona baktığını gördü minnettar gözlerle. Ece, alkışların kesilmesini beklemiş, konuşmasını noktalamak üzereydi.
“Ve o hastayı hayata bağlayan tek bir kişi vardı. Hayat arkadaşı, kadim dostu kocasıydı.”
Sahneden inerken alkışlar devam ediyordu. New York Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatr bölümünden Profesör Doktor Ece Nur Soner’in tüm hastane personelini ve öğrencileri etkileyen bu konuşması onun veda konuşmasıydı.





ÖNCESİ;
Londra tıp fakültesinden doksan yedi yılında mezun olduktan sonra ihtisasını yapmak için New York’a geldiğinde karnı burnunda genç bir anne adayıydı. Bu sefer Yeni Dünya’ya yolculuğu bir kaçış değil yeni başlangıçlar yeni umutlar beslenen uzun bir hayata yapıyordu. Bir fark daha vardı, yeni insanlara ihtiyacı yoktu. Hayatını paylaştığı yanındaydı ve ömrünü vereceği de karnında.
Can ile daha öğrenci iken evlendiler. Artık hiçbir şeyi ertelemenin anlamı yoktu. Can diş hekimliğinde, Ece tıp fakültesinde okumaya başladı. Londra’da küçük ama kocaman bir dünyaları vardı. Aldıkları burslar, Ece’nin büyükanne fonu ve ebeveynlerinden gelen çok olmasa da elle tutulur yardımlarla Londra’da büyükannesinden kalan evde mutluydular. Hem üniversite hayatını doludizgin yaşamış hem de evliliğin eğlenceli ve güzel yanlarını uyumlu bir çift olarak tatmışlardı. Daha çocukken beraber oynadıkları evcilik oyunlarını evliliklerinde de sürdürebilmeleri kaderlerinin ortak esprisiydi. Bu beraberlik için ne zorluklar atlatmışlardı bilip bilmeden. Kaybetme korkusu, ölüm korkusu, sevmeme korkusu, terk etme korkusu. Tüm korkular sevgilerini öyle kuvvetlendirmişti ki, Tanrının gücüyle örülmüş kalın zincirlerle birbirlerine bağlanmışlardı.
Thierry... Bir yanı Can’ın serseri, uçarı âşık tarafını diğeri mantıklı, duygusal, baba tarafını temsil ediyordu. O Can’dı. Bunu anlaması için uykudan uyanıp, gerçek hayatın farkında olması yeterli oldu. Madalyonun diğer gülen yüzü Nerissa idi. Ece’ye o kazada yazılmış bir kaderdi, tüm güzelliğiyle. İşte buydu gerçeği, aşkın da sevginin de gözle görülür hali. En başından beri kalbine kazınmış defalarca yontulmuş pürüzsüz ve parlak bir mücevher gibi saf.  Her ikisi de sevmeyi, sadakati, güvenmeyi çok iyi bilen ve birbirlerini apaçık hak eden kadim sevgililer, nihayetinde doya doya abarta abarta keyfini çıkarıyorlardı beraberliğin.
Henüz öğrenciliğinin ilk yıllarında, bir gün Can’a New York’a gitmenin onun kaderi olduğunu, eninde sonunda oraya gideceğini söylemişti. “Ben de gelirim. Ama bir şartla, kaderimize hayalimizde olduğu gibi Japonya’yı da koymamız şartıyla.” Demişti Can. O gün şakayla karışık bir anlaşma yapmışlardı aralarında. Ece, New York’a, Can Japonya’ya gitmek isterken, ortak kaderlerini kendileri çizecek, New York’tan sonra Japonya’ya gideceklerdi. Bu kararı verdiklerinde henüz ikisi de yirmi yaşındaydı.
Can, New York’ta bir süre diş hekimliği fakültesine devam ettikten sonra kendi muayenehanesini açtı. Çevresini hemencecik genişletmeyi başarmış, özellikle orada yaşayan Türkler arasında ünlü bir ‘dişçi’ olmuştu kısa zamanda. Ece profesörlüğe doğru adım adım ilerlerken Can para basar olmuştu muayenehanesinde.
Güzel kızları doğduğunda ona Nerissa adını koyan elbette Ece oldu. Kız olduğunu öğrendiği anda onun Nerissa’nın ta kendisi olduğundan hiç şüphesi yoktu. Küçük kızını kucağına aldığında bir kez daha Tanrıya şükretmişti. Olmasını istediği en güzel şeylerden birine daha açıyordu hayatının kapılarını.
Hayalini kurdukları bir hayat vardı. Yavaş adımlarla da olsa gerçekleşiyordu. Hayaller gerçeğin ta kendisiydi şimdi. Profesör olmayı belki hedeflememişti ama çalışma azmi başarıyı bahşetmişti. Can ile beraberliği kaderiydi. Bunu en baştan beri biliyordu. Ama insanoğlu doyumsuz. Yaşamın ona vereceklerine aç, meraklı ve heyecanlı. Bu coşkuyu içinde barındıran hayat dolu bir kız yeni olan her şeye atılmaz mı? Aşkı farklı bedenlerde yaşarken, aslında onların Can olduğu büyülü tek bir aşkın göstergesi değil miydi? Thierry’e sevgisi ve tutkusu kendine aitti bir yandan. Her ne kadar Can’da vücut buluyor olsa da o Ece’nin gerçek hisleriydi. Bunu nasıl inkâr edebilirdi? Sonuna kadar yaşadığı hissettiği gerçek bir kişi. Can'dan ayrı tuttuğu tek giziliydi o. Kendine aitti. Yıllar geçse de öldüğü günü anımsıyor ve yasını tutuyordu.

                               *******************

O hafta sonu, Nerissa’nın on ikinci doğum günü için Manhattan’daki evlerinde bir parti vereceklerdi. Nerissa arkadaşlarını, Ece’de yakın dostlarını davet etti partiye. Genç anne, minik kızının artık çocuk çağlarından gençliğe adım atışının heyecanı içerisindeyken, Can’daki başka heyecanı da seziyordu. Sezgilerinde yanılmazdı. Gerçekten de Can, umulan ama o anda beklenmedik bir teklif yapmayı planlıyordu küçük ailesine.
Her hafta sonu yaptıkları gibi, uzun ve güzel bir kahvaltı sofrasında doğum günü partisinin ayrıntılarını konuşuyorlardı. Nerissa yerinde duramıyor, isteklerinin sonu gelmiyordu. Ece Can’ı süzüyordu göz ucuyla, dayanamadı sordu.
“Sevgilim, senin ağzında bir bakla var. Bunu konukların yanında mı çıkarmayı düşünüyorsun?” dedi pişkin sırıtarak.
“Babacığım, bana sürpriz bir hediye mi aldın? Eminim cep telefonudur. Artık büyüdüm.”
“Hediyeni partide veririm. Madem sordun, asıl başka bir sürprizim var size.” Dedi gizemli bir tavırla.
“Yaz tatilinde Türkiye’ye gidiyoruzzz... Öyle olduğunu söyle baba, ne olur…”
Nerissa sevimli tavırlarıyla Can’ın konuşmasını kesip duruyordu habire.
“Evet, Türkiye’ye gideceğiz. Söylemek istediğim başka bir şey var.”
“Can, artık söyleyecek misin şunu. Meraktan öldürmeden bizi…”
“Tokyo’da yaşamaya ne dersiniz?” deyip susuverdi. Ece neler olduğunu anlamıştı.
“Yoksa teklifin kabul edildi mi? Ortak mı oluyoruz hastaneye.”
“Evet, karıcığım. Hastane yönetimi ortaklık teklifimizi kabul etti. Tokyo’da bir hastanemiz var artık!”
“Can, bu büyük bir gelişme. Tebrik ederim. Sonunda başardın sevgilim, Japonya hayalimiz gerçek oluyor.”
“Ben değil biz başardık.”
“Baba, orada mı yaşayacağız. Ama biz Japonca bilmiyoruz ki?”
“Olsun, öğreniriz.” Dedi Can gülerek.
Ece şaşkındı. “Bir gün gideceğimizi biliyordum. Neden Japonca kurslarına gitmedik ki.” Dedi şakayla karışık.
“Henüz vaktimiz var, ailecek bir kursa yazılabiliriz.”
Can ve Ece, espriyle konuşup gülüştükleri esnada, Nerissa’nın hiç de eğlenmediğini hatta yüzüne soğuk bir mermer gibi oturmuş endişe ve gerginliğin çizgilerini fark etmemişlerdi.
Orada yaşama fikri, Ece ve Can için hayaller listesinden bir maddeydi. Ancak Nerissa'nın dünyanın öbür ucuna gitmeye hemen alışmasını beklemiyorlardı. Çeşitli seçeneklerle anne babasının kafalarını karıştırdı başlarda. Yatılı bir okulda okuyup, New York’ta kalmayı düşünebileceğini söyledi, sonra o fikre kendisi de ısınamayıp anneannesinin veya babaannesinin yanında kalmak istediğinde ısrar etti. Tüm bu fikirlerin hepsi tek bir nedenle çürüyordu. Annesi ve babasından uzak asla yapamazdı. Onlar Nerissa’nın ebeveynlerinden çok arkadaştılar. Genç bir anne babaya sahip olmanın keyfini sürerken onlardan bir gün bile ayrı kalamazdı.
Ece o akşam, Nerissa’ ya hamile olduğunu öğrendiği gün başladığı günlüğüne bir şeyler yazmak istedi. Uykusunda da yazmamış mıydı seyahat anılarını. Gördüğü şeyler gibi yazdıklarının da her biri hiç çıkmamıştı aklından. Kızına armağan etmek için tuttuğu deftere, uyurken yaşadıklarını da kelimesi kelimesine yazıyordu özenle, sevgili kızına atfederek.
Nerissa’m. Sen bugün genç kızlığa ilk adımlarını attın. Oysa hâlâ içimde bir bebek gibi büyütüyordum seni cenin halinden beri. Doğum günün kutlu olsun benim güzel kelebeğim. Japonya’da yaşama konusuna gelince, bundan korktuğunu biliyorum. Ama endişelenme güzel kızım. Biz beraber olduğumuz sürece korkmanı gerektirecek hiçbir şey olmaz. Yeter ki ayrılmayalım. Hep birlikte olursak, güçlü oluruz. Biliyorsun, bu baban için çok önemli. Onu yalnız bırakırsak kanadı kırık bir kuş gibi olur. O zaman sen ve ben ne yaparız? Sen baban olmadan ne yaparsın hiç düşündün mü? Düşünme, bundan sonra da düşünmeyeceksin. Sen benim kızımsın, her şeyin üstesinden gelirsin.
Can. Hayatımın tam ortasındaki adam. Kendimi bildim bileli hep yanımda olan hayat arkadaşım. Evet, hayat arkadaşım. Bu kelime tam anlamını buluyor. Benim, her kılığa bürünen joker kartım. Yandaşım, dostum, sevgilim, aşığım. Kızımın babası. Bu bile bana gurur veren bir şey biliyor musun Nerissa’m. Senin ikimize ait olman benim mutlu olmama fazlasıyla yetiyor. Bu satırları okuduğunda beni çok iyi anlayacaksındır. Çünkü bu günlüğü sana verdiğim zaman sevmeyi, aşkı ve belki de anneliği yaşamış olgun ve yetişkin bir kadın olmuş olacaksın. Hani sen soruyordun ya şimdi okuyamaz mıyım, diye. Okursun elbette, ama melankolik ya da tutkulu yazılarla doldurulmuş bir defter gibi görebilirsin şimdi. Daha çok küçüksün, minik kelebeğim. Kelebeğin kanatlarındaki parlak renkler gibi ışıltılı ve masumsun. Bir gün parlayan renklerin oturmaya, sakin ve dingin bir sadeliğe dönüşmeye başlayacak. İşte o zaman bu günlük senin yol arkadaşın, renkliliğin olacak canım.


*********************
Yaz tatili için Türkiye’ye gittiklerinde, Japonya’da yaşamaya karar verdiklerini söylediler herkese. Hiç beklemedikleri bu habere çok da müdahale etmedi kimse. New York ne kadar uzaksa Tokyo’da aynıydı onların gözünde. Değişen bir şey olmayacaktı özlemlerinde. Sadece Can ve Ece’nin yüzlerindeki heyecanı görmeleri, mutlu olduklarını bilmeleri yeterliydi onlara.
Her Antalya’ya gittiklerinde yaptıkları gibi yine Lale ablalarının kafeteryasında bir toplantı organize ettiler. Bu seferki buluşmalarına Aydın ve Melis de gelecekti. Uzun aralıklarla buluşabildikleri halde dostlukları hiçbir zaman eksilmiyor, her biri ayrı şehirlerde yaşasalar da birbirlerinden kopamıyorlardı. Sonsuza dek sürecek bir dostluktu aralarındaki.
Ece uyurken, Ece’nin uyuyan bedenini itiraf duvarı gibi görüp hayatlarında ne varsa tüm dürüstlüğüyle dökülmüştü herkes. Hiç kimse numara yapmamış yapamamıştı. Beyaz odada yanında ağlayan, gülen, bağıran kim ise gerçek duygularını hissedip ruhani bir güçle onlarla telepati kurabilmişti. Güçlü aklı, çevresinde akıp giden hayatlara Ece’nin seyirci olmasına fırsat vermiş ve hatta onu dışarıda yaşanan hayatların içine sokarak eşsiz bir bilinçaltı oluşturmasını sağlamıştı.  Her gün tanık olduklarıyla bunun bir mucize olduğunu bir daha bir daha görüyordu Ece.
Lale, limon likörlü kant kadehlerini masaya koyduktan sonra, bir tanesini eline aldı ve şöyle dedi.
“Yirmi bir sene önce gözlerinizde gördüğüm parıltının sönmediğini hatta daha da ışıldadığınızı görmek çok güzel. Daha yirmi bir senelere ve önümüze gelen sevgilere içelim, şerefe….”
Kadehlerini havaya kaldırdıklarında Melis araya girdi.
“Ve tabi Can ile Ece’nin Japonya’da yaşamaya karar vermelerine ve yine uzak bir yer bulmuş olmalarına…..”
“Yakınmanı sezmiyor değilim. Ama seni bilirim bir yolunu bulur oraya da gelirsin.”
“Ondan şüphen olmasın Ececiğim. Senin gittiğin yer benim bir sonraki gideceğim yer oluyor genelde. Şimdi sıra Tokyo’da demek….”
“Senden kurtulmamız mümkün değil mi Melis.” Dedi Can tüm bardağı ağzına boşalttıktan sonra diğerlerine göz kırparak.
“Sen bunu dedin ya, görürsün Can. Hemen yarın New York’u, kanalımı arayıp, Tokyo muhabiri olmak istediğimi söyleyeceğim.”
Ece, sevinçle seslendi.
“Melis, yap bunu. Sen de gel. Ben sensiz ne yaparım oralarda, kiminle kaynatırım?”
“Asıl ben yapamam sensiz. Senin peşindeyim. Can efendi de sızlanıp dursun.”
“Aydın, sen de gel bari. Bu iki çılgın hatunla baş edemem ben.”
“Lisede de senden başka kimse baş edememişti onlarla. Kolay gelsin dostum.” Dedi Aydın kadehini kaldırarak.
Kadehlerin tokuşmasından çıkan melodik sese kahkahalar eşlik etti. Yaşam savaşı verirken tanık oldukları tüm gerginlikleri, üzerlerine yapışan kötü enerjiyi kadeh şıngırtılarıyla gökyüzüne yollayıvermişlerdi o an. Yaşadıkları olumsuzlukları, birlikteyken unutuyorlardı. Belki de unutmak değil, önemsizleştirmekti yaptıkları.
Melis, kör kütük âşık olduğu Daniel’ dan seneler önce ayrılmış, yasını tutup, ayrılığı içine sindirdikten sonra, New York’a taşınıp, yalnızlıkla raks ederken, onun tabiri ile kurbağa prensini bulmuştu yeniden. Aşk her an çalabilmekteydi kapıyı çekinmeden utanmadan. Her alışkanlığın bir gün son bulduğu gibi, yeknesak devam eden beraberliğini bitirmesinin ardından yaşadığı kalp ağrısı ve sonrasında yeninin doğumu sırasında çektiği sancılar; hayatın gaddar yüzü karşısında sağlam durmak için çevresine ördüğü duvarın harcı olmuşlardı. Tıpkı bir annenin sakin, karanlık ve korunaklı karnında mutlu ve rahat iken, içgüdüsel bir dürtüyle havayı ciğerlerine annenin vücudunu kullanmadan kendi başına doldurmak isteyip zoru yani dünyada var olmayı seçen bir bebek gibiydi. Hayata karşı duruşu, kolay olanı banal bulup zoru sevmesi ve bunu başarmanın doygunluğunu keyifle yaşamasını bilmesi Ece ile ortak yönleriydi. Pek çok açıdan birbirlerine zıt olmalarına rağmen, önemli olabilecek birkaç küçük ortak özellik ilişkilerinin gizli ve etkili koruyucusu gibi çıkıyordu meydana.
Aydın, geçirdiği spor sakatlığı nedeniyle basketbol oynamayı bırakmış, eğitmen olmuştu. O da ilk anda kaderinin ne kadar kötü olduğunu düşünmüş, yıkılmış ama sonrasında dönüp bakınca aslında her şeyin olması gerektiği gibi, hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğunu görmüştü. Diğer taraftan Begüm ikinci kez hamile kalmış ama bebeği ölü doğmuştu. Hepsi de, acı günlerinde her şeyin ellerinden yağ gibi akıp gittiğini düşünüp, hayatın sonu bu olmalı, diyecekleri anda, Ece’nin yaşama sevincini ve azmini hatırlayıp, düştüklerinde kalkmayı, korkusuzca yükseğe havalandıklarında durup yavaşça inmeyi biliyorlardı.
Ece’nin yaşam öyküsü dostlarının hayat boyu aldıkları en büyük dersti. Hepsinin de önünde uzun yıllar vardı ve geçmişten onlara miras gelen tecrübelerin değerli bir mücevher olduğunu ve beyinlerinin en gizli yerinde saklamaları gerektiğini bilmeleri ömürlerini uzatacaktı. Onca yaşanan acılar, zorluklar bir şeyi daha göstermişti. Zaman bir yemek menusu gibiydi. Yenen ana yemek acılı olabilirdi. Ama sonunda tatlı mutlaka olmalıydı. Olmasa da az şekerli bir kahve unutturuyordu yemeğin acısını. İşte şimdi şekerli bir kahve içiyorlardı kırk yıla yaklaşan hatırlı dostlar.

********************











BÖLÜM  VIII


SON DEĞİL, SADECE YİNE YENİ BAŞLIYOR
2010 Sonbaharın son ayı

Birbiri ardına göle düşen sarı yapraklar, sonsuza dek yeşil kalmayacaklarını bilirmişçesine direnmeden dalından kopuyorlardı. Büyük bir yaprak düştü, ardından yeşerdiği dalında yabancılaşmış bir diğeri. Birbirlerini bırakmamaya yemin etmiş iki sevgili gibi rüzgârla aynı yöne aynı anda savrulan bir diğer çift izliyordu onları. Sözleşmiş gibi hepsi de gölde toplanıyorlardı. Ölüme atlayan intiharcı gibiydiler ama sarılı kızıllı damarlı yüzeylerinde bir dinginlik hâkimdi. Huzur yayıyordu çevreye. Beklenen sonu tüm canlılara gösteriyorlardı, sarı renklerini her yere savurarak.
Ece, orada olmaktan hep çok mutlu olduğu yer ile vedalaşıyordu. Güneşin tepesini kavurduğu, ağaçların yeşilini gözlerine yansıttığı bir yaz günü merhaba dediği Central Park’a, sarı bir sonbahar gününde hoşça kal, diyordu. Ne tesadüf ki, şimdi olduğu gibi ayrılık mevsimi hep hazan oluyordu.
Onlar için New York’un anlamı olan bu parkla vedalaşmadan gidemezlerdi bu dev kentten. Bilmedikleri bir ülkeye giderken haklı endişe ve geride bırakılanlara duyulacak özlem içlerini kemiriyordu. On üç yıldır yaşadıkları şehirden ayrılmanın hüznü bir yana, adadığı akademik kariyerini noktalamış olmanın da korkutan bir telaşı vardı biraz. Korkusu yeni hayata yelken açmanın heyecanının getirdiği bir duyguydu aslında. Korku heyecanını tetikliyordu heyecanı korkuyu. Ama her şekilde de, yeniden başlamanın dayanılmaz cazibesine kapılmıştı bir kez daha.
“Orada da böyle büyük parklar var. Çöle gitmiyoruz. Bu kadar üzülme artık.” Dedi Can. Kendisine de laf anlatmaya çalışırca.
“Vardır değil mi baba. Orada arkadaş da bulabileceğim değil mi ?”
En endişelisi Nerissa’ydı. Doğup büyüdüğü yerden ilk kez ayrılıyordu. Önünü görememe, buradaki huzuru bulamama endişesi küçük kalbine yumru gibi oturmuştu.
“Senin çok güzel bir hayatın olacak kızım. Bambaşka hayatlara tanık olacaksın. Ufkun genişleyecek. Göreceksin çok daha güzel olacak her şey. Hem yepyeni bir dil öğreneceksin, fena mı?”
Dedi Ece göz kırparak. Sonra Can devam etti coşkuyla.
“Hem sonsuza dek orada kalacağız demedim. İstersek dönebiliriz New York’a ya da Türkiye’ye… Kim bilir.”
Her ikisi de Can’a gözlerini açarak baktılar.
“Türkiye’mi?”
“Tabi. Neden olmasın. Bir gün kendi ülkemize dönmeyecek miyiz? Bu planımızda var. İstersek daha kısa zamanda hayata geçirebiliriz.”
“Evet. Şimdi daha rahatladım babacığım.” Dedi Nerissa yüzündeki gerginlik yumuşamıştı.
“Türkiye’ye dönme fikri varsa ben oraya katlanabilirim… Bir süre.”
“Seni hınzır. Demek buydu derdin.” Dedi Can gülerek. Sonra Ece’ye döndü saçını okşarken, “Karıcığım. Bu kız ne de düşkün ülkesine. Hal bu ki yazları gittiklerini sayarsan topu topu birkaç ay kalmıştır.”
“Orada kalmasına gerek yok ki. Biz ona anlattık.  Soyunu, nereden geldiğini biliyor. Türkiye onun memleketi. Baba evi. Tıpkı benim gibi.”
Nerissa’ya döndürdü suratını.
“Biz gidemesek de sen mutlaka dönmelisin Türkiye’ye. Tamam mı?”
“Tamam anneciğim.”
Her zaman gittikleri restorana oturdular. Önündeki gül bahçesinden toplanan kırmızı güllerle süslenirdi hep masaları. Gül yaprağına eşlik etsin diye aynı renkteki minderli koltukları evlerinde öğle yemeği yeme rahatlığını sunardı onlara. İşletmesini yapan karı koca Mary ve Chris, yıllardır tanıdıkları iki yakın dosttu. Onlara her baktığında düşünde canlandırdığı insanları anımsıyordu her nedense. Ankara’da kaldığı evin sahibi Nermin teyze ve İsmet amca’nın yerine koyuyordu. Ve bundan haz duyardı.
“Yolculuk ne zaman?” dedi Mary üzgün ve çekingendi.
“Yarın gece.”
“Çektiğiniz her fotoğrafı bize gönderin, olmaz mı? Nerissa’nın büyüdüğünü göreyim.”
Çocukları olmadığı için Nerissa’ya ayrı bir yakınlık duyuyorlardı. Ve onlar da kendi memleketlerinden göçmüş iki karı koca olarak anlıyorlardı özlemlerin bir bıçak gibi kalpleri eşelediğini.
“Elbette Chris. Sana yazacağım.” Dedi Can elini sıkarak.
“Haydi, bize güzel bir penne yapın da midemiz şenlensin. Yanına da güzel bir Syrah (Şiraz- şaraplık üzüm çeşidi) açalım ha, ne dersin karıcığım?”
“Aklımı okudun sevgilim.”
Son gece Manhattan’da neredeyse yüz eli yıllık tarihi bir otelde kaldılar. Otelin özellikle Central Park’ı gören odasını tercih edip gece boyu birbirlerine sarılıp, parkın ışıltısını karanlık ormanının gizemini izlediler.

****************

O güne kadar bindiği en büyük uçağın penceresinden muhteşem şehir manzarasını beyninin her hücresine kazırcasına gözlerini kırpmadan seyrediyordu. Şehrin ışıkları cilveli bir kadının erkeğine yaptığı gibi gözünde oynaştı. Uzun ve düzgün ışık selinin muhteşem düzeni büyülüyordu Ece’yi. Gözlerini yumdu. Işıklı yollar gözlerinde kırpışıyordu hâlâ. Bir süre öyle kaldı. Sonra Can tuttu elini. Ece gözünü açtı.
”Yeni bir hayata başlamaya hazır mısın karıcığım.”  Kocasının göz bebeklerinden ona akan parıltı içini kıpırdattı.
“Seninle Fizan’a dahi giderim.”
Sonra coşkuyla Nerissa’nın elini tuttu diğer elini karnındaki belli belirsiz ovalliğe koydu. Karnını okşadı. Parıldayan yosun yeşili gözleri her şeyi aslında anlatıyordu. O söylemek için bu ana kadar beklemişti ve artık çok sabırsızdı.
“Üçümüz de hazırız...”

** SON **

Hiç yorum yok: