25 Şubat 2015 Çarşamba

"Aşk Köpeği" Kitaptan Bölüm 1






AŞK KÖPEĞİ / ROMAN - BİRİNCİ BÖLÜM

Bekleme odasında gözleri uyumaktan balon gibi, derinden gelen müziğin uğultusu beyninde çınlar halde oturuyordu. Duvardaki renkli tablo, odanın köşesinden gelen sarı ışık hoş bir ambiyans yaratmıştı ama her şey onun gözünü kamaştırıyordu. Çok bitkindi. Tablodaki renk yansımaları ışıkla birlikte beyin kıvrımlarında met cezir misali dalgalar yapıyordu. Burada bulunmasının tek sebebi sakinleştirici ilaçlara bir an önce kavuşmaktı sadece. Hapları içtiğinde başka başka diyarlara gidiyordu. Hayatı unutuyor, kendisine yeni bir gerçek kuruyordu sanki. Olmayacak, hiç olmamış gerçekler denizinde bomboş yüzüyordu o zaman. Umarsız. Unutmak en güzeliydi her şeyi. Boşlukta salınmak, alık alık öyle bakmak dünyaya ne de güzel oluyordu. Anlık rahatlamalar, geçici huzur o anda yetiveriyor, kendisine geldiği anda da çöp tenekesinin içinde gibi hissediyordu birden kendisini. En acı andı işte o an. Kullanılıp atılmış çöp olma anı. Vücudundan iğrenç bir koku yayılıyor, tüm güzelliğinin, alımlı halinin aksine dünyanın en kirletilmiş beyni duruyor oluyordu kafasının içinde. Sonra yine o büyülü rengarenk hapları içiyor, içmesiyle hemencecik arınıveriyor, boşalıyor ve dünyanın en temiz insanı oluyordu. Ruhu temiz, vücudu parlak, kafası ise berrak ve boş. Sekreter yine değişmiş, dedi içinden. Bu sefer ki eskisine göre daha donuk ama genç suratlıydı. Gözlerinden zift karası otoyollar Peri’nin iliklerine hızla akıyordu. Sevmedi o kara bakışları. Zebani misali cehennem bekçiliğini yapıyordu korla dolu odanın. Doktorda da keza; sahte bir coşku, sözcüklere dahi ağır gelen ağdalı ve suni hareketler, özlemle bekleyen Azrail meleğinin hoş geldin nidaları vardı sanki. Üzerindeki o pembe döpiyes gözünü alıyordu acı acı. Sapsarı saçı acı çeken ruhların sarı alevlerin arasındaki çırpınışlarını andırıyordu. “Gel, otur bakalım.” Dedi aynı bayağılıkla. Peri, her geldiğinde hissettiği o tekdüze duyguyu yine hissetti. Neden gelmişti ki buraya. Her buraya gelişinde hep bilinci bulanık oluyor ama aklı yerinde duruyordu. Aklı berrakken sorguladığı şeyleri umursamaz oluyor, uyuşmuş bir ruhla suni huzurla ayrılıyordu hep yanından. Evden sokağa en değerli eşyasını unutmuşçasına deli fişek gibi çıkıp koşa koşa buraya geldiği için kendisinden utandı. Aç kurtların leşlerin üzerine çullandığı gibi üşüşmüştü aksak, bağımlı hücreleri beynine. Doktor konuştukça serseri hücreleri daha çok deliriyor, dizginlenemez hırçın bir yarış atına dönüşüyordu. “Geçen verdiğin haplar bitti. Biter bitmez gel, yenisini veririm demiştin. Geldim işte….. Bir an önce alıp gitmek istiyorum.” “İlaçlar kaçmıyor. Gel konuşalım biraz.” Doktor kahkaha attı sinsice. Dişlerinin otuz ikisini de sayabiliyordu. Ağzına ay parçası kaçmış gibi parlıyorlardı. Göz alıcı pembe giysisi, göz bebeklerini rahatsız eden çiğ sarı saçları ve insanı morgda, ölü beden gibi hissettiren beyaz kocaman ağzından iğreniyordu artık. Eskiden beraber yaşadıkları onca şeylere rağmen çok yabancıydı bu bakışlar bu tavırlar. Hoş sadece doktor arkadaşı değildi onun yabancılık hissettikleri; kocasını, evini, işini, dünyasındaki her şeyi başka bir boyuttan gelmiş ucube yaratıklar gibi görüyordu. Psikiyatristi eski bir tanıdığıydı. Tanıştıklarında o bekar, doktorsa evliydi. O zamanlarda Peri, doktor ve eşi birlikte üçlü bir grup olup, günlerin tadını çıkarıyorlardı. Kış tatilleri, tekneyle açılmalar, her hafta sonu yemekli, danslı, bol eğlenceli partiler yaparlardı. Sonra bir gün birden bire kocasından ayrılıverdi doktor. Güya adam onu terk edip gitmiş, nereye gittiğini de söylememişti. O dönemlerde sıkı fıkı iki arkadaş olduklarından, yine bol eğlenceli bir hafta sonu partisinde Peri’yi müstakbel kocası ile tanıştırdı doktor arkadaşı. Peri, iş kolik derecesinde işine bağlı, ne aşk meşkte ne de flörtte gözü olmayan, sert bir iş kadınıydı o yıllar. Aşka meşke kafa patlatmaktan hoşlanmıyordu her nedense. Hatta babası onun evde kalacağı korkusuyla türlü türlü alavere dalavereler çevirir, olmadık insanlarla tanıştırır, sonra da komik duruma düşerdi. Holding sahibi zengin babaya yaranmak için, genç adamlar Peri’ye kibar ve ilgili davranmaya çalışır, karşısında bin bir taklalar atıp bir türlü Peri’nin gözüne giremezlerdi. Yoğun iş temposuyla geçen birkaç yılın ardından doktor arkadaşı o gece tanıştırmıştı adamı. Diğerlerinden farklıydı adam. Aslında Peri özel bir kişi olduğunu düşünmüştü. Mesela Peri ile ilgilenmiyor görünüyor, bu Peri’yi deli ediyordu. Onu elde etme hırsı her geçen gün ateş topu gibi tüm bedenini sarmaya başlıyordu. O güne kadar ona ilgisiz kalan hiçbir erkek olmamışken bu adam hem yakışıklı, akıllı hem de sırnaşık biri değildi sanki. Her şeyden evvel her konuda onunla tartışabiliyor, babasınaysa yaranmaya uğraşmıyordu. En sonunda adam kızı sırılsıklam aşık etti kendisine. İşte her şey böyle başladı. Yani kötülerin kazandığı iyilerin yerden yere vurulmaya başlandığı cehennem günleri. Bu hikayede iyi olan tek bir canlı vardı o da asil olan o sokak köpeğiydi. Diğerleri insandı ve onlar ne kadar bilge ve görgülü olurlarsa olsunlar bir köpek kadar temiz duygulara ve saf bir akla sahip olamayacaklardı……………. Doktor yineledi lafını. Bu sefer sinsi kahkaha yerine eski dostu olduğunu hatırlatmaya çalışır yapay bir gülüş takınmıştı. “Gel, konuşalım biraz. Eski günlerimizden bahsederiz..” “Ne konuşacağız ki.. Ne kaldı konuşacak. Hem konuşmak babamı geri getirecek mi?” “Hala babanın ruhunun köpeğin içinde olduğunu düşünüyorsan konuşacak çok şey var demektir…” Manalı sırıttı Peri. Ona ne anlatsa anlamazdı çünkü. Kaç yıllık kocası da anlamıyor hatta son zamanlarda çok daha kötü davranıyordu. Onu tek anlayan ormanda bulduğu köpekti. Babasının öldürüldüğü gün bir dost kazanmıştı. Köpeği babasının öldürüldüğü yerde bulmasının bir tesadüf olmadığına inanıyordu. Saf kan ve asildi ama sokak köpeğiydi. Diğer milyonlarca köpek gibi o da insanların kurduğu sokaklarda kendi doğal yuvasını arayan ve insanlar tarafından her daim ezilen canlılar sınıfının birinci sırasındaydı. Bu köpek diğerlerinden biraz farklıydı. Bakışları bir şeyleri anlatmaya çalışırcasına manalıydı. Konuşsa dünyayı yerinden oynatacak şeyler söyleyecekmişçesine ağır oturaklı insan gibiydi adeta. Köpek eve geldi geleli içinde tarifsiz bir huzur ve güven vardı. Düşmanın koynunda yattığının farkında değildi. Çünkü onu koruyan bir melek vardı. Bu melek bir köpekti.....................


16 Ocak 2015 Cuma

TEŞEKKÜR: Hediye

Bugün eskimeyen bir dost günü. Bilgisayarın önünde boş sayfaya boş sayfa bana bakarken cıvıltıyla kapı zili çaldı. Cıvıltıyla çaldı evet; ardından gelen sevgi, coşku ve özlemi en derinimden hissetmiştim. Kargocu kocaman bir kutu tutuşturdu elime! Beklenmedik, sevgi ve güzellik dolu hayat kadar büyük bir kutu. Heyecanla yırttım poşeti. Yanılmamıştım. İçinden bir tutam güneş, biraz hasret, biraz sanat ve biraz da hatırlanmak ve daha neler çıktı. Rengarenk, sevgili minik hediyesinde güzel gözlerindeki nuru gördüm, kaleminde dokunuşu, defterinde anıları ve takviminde eskimeyen o güzel günleri. Sonsuza kadar yanacağını bildiğim çakmağıyla bir sigara yaktım, bir kahve yaptım. Sonra, koydum önüme o defteri, aldım elime akdenizin mavisi gibi güzel mavi renkli kalemi yazdım yazdım… Sonra adını koydum. Adı HEDİYE oldu…

Eskiz

21 Eylül 2014 Pazar

ÇEKİCİ BİR TAVSİYE: Henry Miller


Henry Miller'in yıllarca yasaklanan kitabı Yengeç Dönencesi, cesur olduğu kadar, naif bir roman ve +18 okuyucu için.

  Henry Miller'in kaleminin serseri olduğunu duymuşsunuzdur. Özellikle Yengeç Dönencesi' nde yüzlerce yıllık tabunun üstünde gezinip onu bembeyaz bir süt gibi içiriyor okuruna. Cinselliği hafif nükteli ve akıcı anlatımı ile olağan ve sade hale getiriyor. Anlatılanı pornografik olmaktan çıkaran şeyse naif ve ince olması.
Ellili yaşlara yakın bir adamın Avrupa'yı karış karış gezdiği sıralarda açlık ve sefalet içindeyken nasıl yaşadığını görüyoruz romanda. İlk sayfasından itibaren sadece basit 'bir hayatta kalma mücadelesi' hikayesi olmadığının da farkına varıyoruz.

Aslına bakılacak olursa roman, toplumlarda normalleşen sıradan insanlar ve dayatılan mecburiyetlerle baş etme mücadelesi bir yerde. En önemlisi de, seks hakkında bu denli açık fikirli olması kitabı oldukça ilginç ve bir o kadar da sansüre açık hale getiriyor. Naif ve içten anlatımı sayesinde edebi bir eser olmaktan kendini alamamış klasiklerden demek yanlış olmaz. Kitabın ortalarına gelindiğinde gerçek bir yeraltı edebiyatı okumanın keyfini sürüyor ve aynı zamanda da Henry Miller'in arzularını yazdıkları olay ve eylemlerden çok kullandığı sözcüklerde bulduğunu düşünmeden edemiyoruz. Cinselliği, yaşadığı anlardan daha ziyade o anları yazarken haz duyduğunu anlıyoruz. Dört nala koşan arzu, ihtiras ve seks baskısı ile örülü hikayenin gerçekte toplumsal hüznü ve hezeyanı dile getiriyor. Kitabın bir dönem ABD 'de bile yasaklanmış olması kanımca cinsellik içermesinin yanı sıra bu hezeyanı iyi vurguluyor olması.
Aynı zamanda açlık ve sefaletin çağdaş edebiyata yansımasını etkileyici bir dille okuyorsunuz. Paris sokaklarının büyülü atmosferini görmeyi umarken arka sokaklarını, fareli çöplüklerini, rutubet kokan küflü otel odalarını özümsüyorsunuz içinize. Haylaz, ihtiraslı, uslanmaz bir aşık olan, insanlardan çok, kentin kendisi Henry Miller'a göre. Bir Paris bağımlısı olarak geçiriyor günlerini. Hem ondan gitmek istemiyor hem de geldiği yere, karısına merakla yaşıyor sefil ve düşkün günlerini. Seine nehrine saygı duruşu gibi ona sözcüklerle bitiriyor romanı. Yengeç Dönencesinde her şey olması gerektiği gibi ve olması gereken yerde sürüyor hayat, yazarımız da bu hayatın içinde yengeç dönencesini yaşıyor.
Yazar, 20'li yılların başında yaşadıklarını kaleme almış. Ancak siz günümüze dair bir roman okurcasına anda yaşayacaksınız. Bu bile okunmaya değer. Değil mi?

1 Ağustos 2014 Cuma

Sulu Boya


Canım anneciğimin ölmeden önce yaptığı tablo.

 Yarından Önce'nin arka kapağındaki resmin sulu boya çalışması en değerli varlığım...